Ruh gibiydim, Rüzgâr'la karşılaşmam hiç iyi olmamıştı benim için. Savaş eski haline dönmüştü, suratsız ve sessiz. Buna şuan minnettardım gerçi. Mağazadaydık ve o bana denemem için kıyafet veriyor bende ikiletmeden kabine girip kıyafetleri giyiyordum. Ne giydiğimin bile farkında değildim.
Kabinden dışarı çıktığımda oturduğu yerde kitap okuyordu ve beni bekliyordu. Bakışları sanki kitaptaki karakterle kavga ediyormuş gibiydi. Sahiden o kitabı nereden bulmuştu? Aynaya baktığımda giydiklerimin eşofman takımı olduğunu gördüm. Savaş'a dönerek ‘‘ Bunlar ne için? ‘‘ diye sordum üstümdeki kıyafetleri gösterirken. Kafasını kaldırıp bana baktı ve gördüklerinden memnun kalmış bir ifadeyle;
‘‘ Bu gün beden eğitimi dersi var-yanındaki koltuğun üstünde duran kıyafetleri bana attı ve- bunları giy de artık gidelim. ‘‘ dedi. Birden öfkelendim ve. ‘‘ Köpeğe kemik mi atıyorsun be? ‘‘ Diye bağırdım.
Gözlerini gözlerime dikti ve yavaşça ayağa kalktı. Bu dejavu yaşatırken ne yapacağımı bilemedim. Üstüme geldi ve sert bakışlarla beni inceledi. Sırtımı dikleştirdim ve bende ona sertçe baktım. Gözleri fırtınalı bir denizi çağrıştırıyordu.
Korkmadım ve biraz daha gözlerimi pörtleterek bakmayı sürdürdüm. Bakışları birden yumuşadı ve gülümseyerek ‘‘ Dilay geri döndü’‘ Dedi ve yerden kıyafetleri alıp elime tutuşturdu, ardından beni kabine itti. Dilay geri döndü de ne demekti? Bu çocuğu anlamak için özel bir psikolojik eğitim almak gerekiyor.
Üstümdeki eşofmanları çıkardım ve bana verdiklerini giydim. Buz mavisi balıkçı yaka bir kazak ve alttan da dar bir kot pantolon. Kazağı giymeden önce tereddüt ettim ama tam olarak iyileşmediğim ve akşam şarkı söyleyeceğim için giydim. Kıyafetler tam bana göreydi ve de çok güzellerdi.
Bu çocuk kim bilir kaç kız giydirdi de bu zevki edindi? Kabinden çıktığımda Savaş yoktu. Onu gözlerim ile aradım ama bulamadım. Elimdeki eşofmanları kasiyere bıraktım ve mağazada Savaş'ı aradım. Kabinlerin yanına gittim ve kapıyı tıklattım. Ses çıkmayınca açtım ve boştu. Diğer üç kapı da aynı şekilde boştu. Bir sonraki kapıyı çaldığımda ses çıkmadı ve bende kapıyı açıp kafamı içeriye uzattım.
Savaş yarı çıplaktı ve Allah'ım sen gözlerimi koru. Bu çocuk dans etmiyor mu? Niye bu kadar kaslı ki? Savaş tişörtü hızla üstüne giyerken ‘‘ Beni çıplak görmek istiyorsan ne yeri ne zamanı. Hem randevu alman gerekiyor. ‘‘ dedi alaycı bir sırıtışla. Sinirden ve utançtan elma ile yarışırken ‘‘ Kapıyı çaldım, cevap verseydin! ‘‘ dedim ve kapıyı çarpıp Savaş'ın ben giyinirken oturduğu koltuğa gidip oturdum.
Kabinden çıktığında sırıtmıyor aksine öfkeli gözüküyordu. Ona bağırmamdan hoşlanmamıştı. Kıyafetlerin parasını o ödediği için rahatsız olmuştum. Motosikleti park ettiğimiz yere giderken ‘‘ Savaş, bir şey söyleyeceğim ama kızma. Ben bunların parasını mutlaka geri ödemeliyim. Diğer türlü inan bana rahatsız olurum. ‘‘ dedim hayır diyeceğinden korkarak.
Bana sert bir bakış attı ve ‘‘ Elbette ödeyeceksin ama şimdi değil. ‘‘ dedi ve ben ne demek istediğini anlamadım. Ne demek istediğini sormak için motora binmemizi bekledim. Motora bindiğimizde deri ceketi bana uzattı ve ‘‘ Giy, hava serin. Ayrıca lütfen soru sormaya kalkma başımı ağrıtıyorsun. ‘‘ dedi. Sanki zihnimi okumuştu, ceketi giydim ama sinirde olmuştum.
Bay Çok Bilmiş! Gözlerimi devirdim ve ‘‘ İyi tamam. ‘‘ dedim beline sarılırken. Derin bir nefes aldı ve bende hemen ‘‘ Yarına kadar soracaklarımı bir kâğıda yazarım. Merak etme! ‘‘ dedim yüzümde şeytani bir sırıtışla. Ofladı ve bezmiş bir şekilde motoru çalıştırıp okula doğru sürmeye başladı.
Okula vardığımızda ikinci teneffüse çıkmıştı herkes. Tüm gözler şaşkınlıkla bizi izliyordu. 'Allah'ım bana güç ve dayanma gücü ver' diye içimden dua ettim. Savaş'la motordan indim ve motorun anahtarlarını Savaş'tan alıp kask bir elimde eşofmanlarımın olduğu poşet diğer elimde kimseye bakmadan yürümeye başladım.
Bakışların ezici kuvvetini elle tutulur bir şekilde hissediyordum. Savaş neredeydi, tam arkamdan mı geliyordu? Bilmiyordum. Alternatif evrenden geri dönmüştüm. Fısıldamalar, alaycı kahkahalar, iğneleyici sözler peşimden kuyruk gibi geliyordu. 'bu nasıl bir kız? Ne kadar da yüzsüz!' 'bir de Alp Hoca'nın gözdesi. Kim bilir belki de onu da baştan çıkarmıştır' 'okula Savaş'la geldiğini görmüşler' 'Kutlu ve Barış'ı da elde etmeye çalışıyor pislik'.
Dövseler, yüzüme tükürseler belki de bu kadar acıtmazdı. Kimse bana sormamıştı o kâğıtta yazanlar gerçek mi diye. Bir dedikoduya inanıp bir insanı taşlamaya bu kadar meraklıydılar. Acıma yoktu, gerçeği öğrenme istekleri yoktu; sadece benim canımı yakmak için yanıp tutuşuyorlardı.
Dolabımın bulunduğu kata çıkıp şifreyi girdim. Dolabın kapağını açar açmaz yüzlerce kâğıt etrafa saçıldı. Kâğıtlar havada dans ederek ayaklarımın dibine düştüler. Kâğıtların üzerinde ' Melinda Kaya kaldığı yetiştirme yurdunun eski müdürü tarafından cinsel istismara uğramıştır ' ' Sahtesin! Git buradan! ' 'Pis Kaltak! ' ' Okulumuzu geçmişin ile lekeliyorsun! ' daha niceleri yazıyordu kâğıtlarda.
Bazılarında telefon numaraları bile vardı. Ağlamamak için dudağımı dişlerken kaskımı ve anahtarlarımı dolaba koydum. Dolabımın kapağını hızla kapattım ve en yakın tuvalete gidip kapıyı kilitledim ve zil çalana kadar da çıkmadım. Dışarıdan boğuk sesler geliyordu ama umursamadım. Toparlanmalıydım, güçlü olmalıydım.
Hadi ama Dilay! Güçlüsün sen, utanmana gerek yok, korkmana gerek yok. Sana bir şey yapamazlar. Hem gerçek bile değil dedikleri. Sen, en çok sana acınmasından nefret edersin. Böylesi daha iyi benim için.
Zil çalınca lavabodan çıktığımda kâğıtların toplanmış olduğunu gördüm. Koridorda kimse olmadığı için rahatladım ama içimde büyük bir sıkıntı ile sınıfa girdim. Kimseye bakmadan yerime doğru ilerlerken ayağım bir şeye takıldı ve öne doğru düştüm. Yerde dizlerimin ve ellerimin üzerindeydim. Kahkaha sesleri sınıfta yankılanırken ‘‘ Kesin şunu! ‘‘ diye bağıran Kutlu'nun sesini duydum.
Hızla toparlandım ve ayağımın takıldığı şeye baktım ayağa kalkarken. Bu kız sınıfın en sessiz kızıydı ve pek arkadaşı yoktu. Ama şimdi etrafı kız ve erkek kaynıyordu. Kutlu yanıma geldi ve ‘‘ İyi misin? ‘‘ diye sordu. Kolumdan tuttu yara alıp almadığıma bakarken. Ama benim gözlerim Savaş'taydı.
Sırasında oturmuş bana boş bakışlarla bakıyordu, belki o da içten içe gülüyordur bu halime. Kutlu'nun kolumdaki elini ittim ve sırama geçip oturdum. Kulaklarımı tıkayacaktım ve umursamayacaktım. Kutlu yanımdaki yerine oturmak için hamle yaptığında ona ters bir bakış attım. İçeri psikoloji öğretmeni girdiğinde sınıftaki fısıldamalar ve gülüşmeler kesildi. Gerçekten ikiyüzlü insanlardı bunlar.
Dersi can kulağı ile dinlemeye başladım ve hoca ne derse not aldım. Bu sayede kafam biraz rahatlıyordu. Kafama çarpan şeyle irkildim ve ne olduğuna bakmak için yerimde döndüm. Kafama çarpan şey bir silgiydi ve etrafına bir kâğıt sarılmıştı. Kâğıdı açıp okuduğumda 'bize zevk vermeye hazır ol' yazısını görünce şok oldum. Öfkeyle kâğıdı atanı bulmak için sınıfta gözlerimi gezdirdim.
Ya uyuyorlardı, ya da kendi aralarında konuşuyorlardı kısaca silgiyi atan kimse, renk vermiyordu. Öfkeden saçımı başımı yolabilirdim. Kâğıdı not defterimin arasına koydum. Kafamı dağıtmak için akşam sahnede söyleyeceğim şarkıları düşündüm. Çünkü eğer bunun üstüne düşersem, durmadan düşünürsem kafayı yiyebilirdim. Sesim daha önce hiç hastalandığım için kısılmamıştı. Şimdi de iyiydi.
Umarım sahnede bir şey olmazdı. Zil çaldığında psikoloji hocası ‘‘ Haftaya insan psikolojisini işleyeceğiz. Kendinize birini seçin ve onun ruhsal halleri ve davranışları konusunda not tutun. Derste inceleyeceğiz’‘ dedi ve sınıfı terk etti. Sınıftaki herkes beden eğitimi için soyunma odalarına gidip hazırlanmaya başladığı için ben en son giden olmak istiyordum.
Onları dinleyemezdim giyinirken. Ya birilerine zarar verirdim ya da kendime. Müzik çalarım yanımda olsaydı, müzik dinler ve diğerlerini duymazdım. Duvardaki saate bakıp elime eşofmanlarımın bulunduğu poşeti aldım ve alt kattaki soyunma odasına gittim. Soyunma odası dediğim yer içinde duş kabinleri, kişisel dolaplar bulunan bir yerdi. İçerde birkaç tane kız vardı ve beni görünce konuşmayı bıraktılar. Hızla kabine girdim ve kıyafetlerimi değiştirmeye başladım.
‘‘ Nasıl utanmıyor ya? Ben onun yerinde olsam bir daha ne okula gelirim ne de insan yüzüne çıkarım. Utanmaz bu kız! ‘‘
‘‘ Aman! Boş ver o onun namussuzluğu, ar damarı yok kızın görmüyor musunuz? Kutlu, Alp Hoca, Barış, Savaş... Nedir ya? ‘‘ diye havadan sudan muhabbet etmeye devam ettiler.
Zil çaldığında ancak dışarıya çıkıp beni sessizlikle baş başa bıraktılar. Onlar gittikten sonra kısa bir süre kendimi toparlamaya çalıştım. Başıma ağrı girmişti ve sıcaklık sanki artmış gibi terlemeye başlamıştım. Kabinden çıkıp aynaya baktığımda yanaklarımın kızarmış olduğunu gördüm. Ve biraz da halsizdim sanki.
Çıkardığım kıyafetlerimi, bir şey olmasın diye hızla üst kata çıkıp dolabıma koydum. Kâğıtlar temizlenmişti. Öğretmenler odasından çıkan beden eğitimi hocasını gördüm. Yanına gittim ve ‘‘ Hocam ben biraz halsizim de acaba herhangi bir aktiviteye katılmasam olur mu? ‘‘ diye sordum. Gerçekten hasta gözüküyor olmalıydım çünkü hoca izin verdi. Bahçeye çıktığımda kenarda durdum – çünkü diğerleri sıraya geçmek gibi bir harekette bulunmamışlardı- ve öğretmeni dinlemeye başladım.
‘‘ Dilay –dediğinde ona döndüm- madem hastasın, spor salonuna git, oradaki spor odasından; bir basket, bir futbol bir de voleybol topu al, gel. ‘‘ dedi. Ne yani, tek başıma mı? Bir şey demedim ve spor salonunun olduğu tarafa yöneldim.
Okulun ana kapısı anayola bakıyordu. Büyük bir bahçesi vardı ve dersliklerin bulunduğu binanın arkasında konferans salonu ve spor salonu vardı. Yemekhane ise iki binanın arasındaydı. Kantin dersliklerin olduğu binadaydı. Spor salonuna girdiğimde etrafın loş olduğunu gördüm. Sanki tribünlerin arkasından canavarlar çıkacakmış gibiydi.
Boş alanı geçip spor odası olduğunu tahmin ettiğim odanın kapısını açıp içeriye baktım. Bir köşede minder dediğim büyük mavi spor minderleri; diğer tarafta öğretmen masası. Köşeye dayanmış olan büyük sepette de toplar vardı. Hocanın dediği topların en iyilerinden seçip ikisini sağ kolumun altına diğerini de sol elime aldım ve çıkmak için kapıya yöneldim.
Kapıda bir hareketlilik fark edince hızla kafamı kaldırdım. Kapıda iki erkek öğrenci vardı ve ben onları tanımıyordum. İçimi tedirginlik kaplarken kendime sakin olmam gerektiğini söylüyordum. Ne diyeceğimi düşünürken onlar hızla içeriye girdiler ve kapıyı arkalarından kilitlediler. Korku yumru olup boğazıma takılınca ne yapacağımı bilemeyerek geriye doru iki adım attım.
Sesimin titrememesini dileyerek ‘‘ Ne yapıyorsunuz siz? Beni hoca bekliyor, gitmem gerek. Kapıyı açın! ‘‘ dedim onları hocanın beni beklediğini söyleyerek korkutmaya çalışıyordum. Herhalde hoca gelmediğimi fark edip birilerini gönderirdi. O zamana kadar bana yaklaşmamalarını sağlamam gerekiyordu. İkisi de sırıtarak birbirlerine baktılar.
‘‘ Buraya beden eğitimi dersinin iptal edildiğini söylemeye geldik. Hocanın eşi doğum yapıyormuş da acilen gitti. Biz de bu tarafa doğru geliyorduk ve sana haber verelim dedik. ‘‘ dedi uzun esmer olanı sırıtarak
Tedirginliğim artarken ne yapacağımı bilemeyerek etrafıma bakındım. Çığlık atsam beni duyarlar mıydı? Sırtımı dikleştirdim ve ‘‘ İyi, haber verdiniz. Şimdi, kapıyı açın. ‘‘ dedim kendimden emin bir ses tonu kullanarak. Ben eğer bu durumdan kurtulursam konservatuara gitmeliydim. Bendeki bu yetenek heba oluyor ya! Sarışın olan üstüme doğru yürümeye başlayınca ben geriye doğru gittim.
Esmer olan ‘‘ Ama olur mu? Beden eğitimi dersin var ve şimdi seninle özel bir ders yapacağız’‘ dedi gözlerini üstümde dolaştırırken. Burası nasıl bir okuldu? Ünlü Kültür Koleji böyle bir yer miydi? Sırtım topların bulunduğu sepete dayanınca sarışın olan ilk defa konuştu ve ‘‘ Kaçacak yerin kalmadı 'Melinda', ‘‘ dedi adımı alaycı bir şekilde söylemişti.
‘‘ Uzak dur benden! İmdat! Yardım edin! ‘‘ diye bağırdım. Hızla üstüme atılınca hiç düşünmeden sol elimdeki basketbol topunu ona fırlattım. Top burnuna çarpınca sendeledi ve ayağı yerdeki minderlere takılıp yer düştü. Bu sefer esmer olan öne atıldı ve ben elime ne gelirse fırlatmaya başladım. Bir yandan çığlık atıp yardım istiyordum bir yandan da sepette bulduğum tüm topları onlara fırlatıyordum.
Esmer olan hentbol topuna basıp düşünce ikisi de yerde olduğu için hızla kapıya doğru koştum. Sarışın sol ayak bileğimi yakaladı ve bileğimi çevirdi. 180 derece dönmek zorunda kaldım ve dengemi kaybettim. Yere sırt üstü düşerken kahkaha attığını duydum.
Sırtım yere çarptığında ciğerlerimdeki hava boşaldı ve bir an nefes alamaz oldum. Kafam yere çarptığında gözlerim karardı ama bayılamazdım. Dudağımı dişleyip acının beni ayık tutmasını sağladım. Ayağa kalkmaya çalıştım ama eli bir mengene gibi bileğimi sıkıyordu. Gözlerimdeki siyah benekler gidinceye kadar gözlerimi kırpıştırdım.
Bileğimdeki eline sağ ayağımla darbe indirmeye başladım. Çığlık atarken gözyaşlarımı tutamaz hale gelmiştim. Esmer sağ bileğimi yakaladı ve ikisi birlikte beni kendilerine doğru çektiler. Ellerimi yumruk yapıp savurmaya başladım. Bir yandan da ‘‘ Ne olur bırakın! Biri yardım etsin! ‘‘ diye bağırıyordum. Esmer iki ayağımı birden tutunca sarışın olan kollarımı yakaladı ve başımın üstünde sabitledi.
Artık hıçkırmaya başlamıştım ve korku bedenimi ele geçirmişti. Bacaklarımı altında birleştirip üstüme oturdu. Onu atmak için ne kadar çırpınsam da çok ağırdı. Sarışın olan kollarımı dizlerinin altına sıkıştırdı ve elleri eşofmanımın fermuarına ulaştı. Esmer olan sıkıca bağladığım uçkurumu çözmeye çalışıyordu. Sarışın üstümdeki ceketin önünü açmıştı ve tişörtümü yukarıya çekmeye çalışıyordu.
Çığlık attım ve durmaları için yalvarmaya başladım. O sırada kapının çalındığını duydum. ‘‘ Yardım edin! ‘‘ diye var gücüm ile bağırdım. Dışarıdan ‘‘ Benim Savaş. ‘‘ diyen sakin bir ses duyuldu. Bu Savaş'tı ama niye bu kadar sakindi? Birini kurtarmaya giden biri bu kadar sakin olur muydu? Sarışın olan esmerle uzun süre bakıştı ve esmer onay verince tişörtümü çekmeyi bıraktı ve dizlerini kollarımdan kaldırmadan kapıya uzanıp kilidi açtı.
Savaş elleri cebinde içeriye girdi ve bize baktı. Hıçkırıklarım yüzünden doğru dürüst nefes bile alamıyordum. Yaşlı gözlerle Savaş'a bakıyordum. Esmer olan eşofmanımı aşağıya çekmeye çalışırken ‘‘ Savaş ne dersin? İlk sen mi ben mi? ‘‘ diye sordu. Savaş'a yalvaran gözlerle baktım ama aldığım tek cevap boş bakışlardı. Bana yardım etmeyecekti, beni bu işkenceden kurtarmayacaktı.
Yanımda sabaha kadar bekleyen o değil miydi? Peki, niye beni bu canilerin elinden kurtarmıyordu? Belki o da bu canilere katılacaktı. Hıçkırıklarım arasından ‘‘ Kur-tar beni lüt-fen. ‘‘ diye yalvardım.
Bakışlarını esmer çocuğa yöneltti ve ‘‘ İlk ben! ‘‘ dedi. Beynim çalışmayı bıraktı, ciğerlerim nefes almayı bıraktı. Göğsümde bir ağrı hızla büyüdü ve beni etkisiz hale getirdi. Esmer bacaklarımdan kalktı ve Savaş'a güya bir oyuncak sunuyormuş gibi yapmacık bir referans yapıp ‘‘ Buyur! ‘‘ dedi.
Acım katlanılmaz bir hale gelince tekrar bağırmaya başladım. Havaya tekmeler savuruyordum; bana dokunmalarına izin veremezdim. Çığlık attım ve bu sefer ki daha şiddetliydi. Ağzımı kapatmaya çalışan sarışın çocuğun elini kanatana kadar ısırdım. Suratıma attığı tokat o kadar sertti ki gözlerimde tekrar benekler oluşmaya başladı.
Kafam yana savrulurken esmerin yüzüne inen sert yumruğu gördüm. Gözlerimi kapattım ve her şeyin bitmesini diledim. Kollarımın üstündeki baskı kalktığında kollarımı kendime doladım ama kıpırdamadım. Boğuşma sesleri kulağıma dolarken titreme sardı tüm vücudumu.
Ayağa kalkmalıydım ve boğuşmadan uzaklaşmalıydım. Hiç takatim kalmamıştı bu yüzden sürünerek öğretmen masasının yanına gittim ve masanın altındaki boşluğa girdim. Sesler kesilene kadar bacaklarımı kendime çektim ve kollarımı etraflarına doladım. Sırtım, boğazım, bileklerim kısaca vücudum çok ağrıyordu.
Gözlerimi kapattım ve bunları hak edecek ne yaptığımı düşünmeye başladım. Beni Savaş ve diğerlerinden kurtaran kimdi? Kutlu mu? Barış mı? Belki de Dialgo, bilmiyordum. Kapının çarpılarak kapandığını duydum. Dizimde hissettiğim elle irkilerek gözlerimi açtım ve Savaş'ı gördüm. Çekilebildiğim kadar geriye çekilip eline vurdum ve ‘‘ Bana dokunma! ‘‘ diye bağırdım.
Savaş ‘‘ Şşşt! Sakin ol, her şey bitti. ‘‘ dedi ellerini havaya kaldırarak. ‘‘ Senden, bu okuldan, her şeyden nefret ediyorum! Hepiniz şerefsizsiniz ve insanlara asla acımıyorsunuz! Birer canavardan, caniden farkınız yok! Hepinizden nefret ediyorum! – tekrar dokunmak için elini kaldırdığında- o pis ellerinle bana dokunma! ‘‘ diye bağırdım.
Tekrar ağlamaya başladığımda ‘‘ Nasıl bir insan bir kişiye bu kadar ağır bir iftira atar ve nasıl bir insan araştırıp doğruları öğrenmeden buna inanır? Bunun neresinde insanlık? Bana hiç acımadınız mı dokunurken? Hele sen! Ben sana ne yaptım ha? Üstümdeki kıyafetlerin borcunu alacağım derken bunu mu kastediyordun? Seni adi, şerefsiz pislik! Sen bana iftira atanlara yardım ettin, kâğıtları çantama koymalarını sağladın. Ama ben ne zaman sana bunun hesabını sordum? Senden bir açıklama beklerken sen bana bunu yapmaya kalktın!-dedim bilerimdeki kızarıkları gösterirken- Duymadın mı Rüzgâr'ın dediklerini? Sen benim ilk öpücüğümü alan insansın, ben bu kadar acizken sen nasıl bana dokunmak isteyebilirsin? ‘‘ Diye hiç düşünmeden aklıma gelen ne varsa söyledim.
Yerde oturup susmamı beklerken herhangi bir hamlede bulunmadı. En son sustuğumda gözlerine baktım. Fırtına öncesi deniz gibiydi gözleri. Birden sığındığım masanın iki kenarını tuttu ve itti. Masaya savrulup geriye doğru büyük bir gürültü ile düştü ve masam olmadığı için artık savunmasızdım. Ardından uzanıp bana sarıldı ve beni kendine çekti. Direndim ama kolları çelikten yapılmış gibiydi.
‘‘ Şimdi beni dinle kedicik – kafamı eli ile göğsüne yasladı ve sol eli ile saçlarımı okşarken diğer eli ile sırtımı sıvazlayıp konuşmaya devam etti - Birincisi çantana kâğıtları koyduklarından haberim yoktu ve derste anlayınca seni korudum, ardından müdüre gidip şikâyet ettim. Sen beni müdürün odasında o yüzden gördün ve yanlış anladın. İkincisi ben borçlarımı bu şekilde tazmin etmiyorum. Üçüncüsü senin ilk öpücüğün olduğunu bilmiyordum ve o an o çocuğun karşısında öylece kalakalmanı istemedim. ‘‘ Bir süre sustu ve derin bir nefes alıp konuşmaya devam etti.
‘‘ Neyse, son olarak ben seni merak ettiğim için buraya geldim. Çığlıklarını duyunca yardım etmem gerektiğini anladım. Eğer kapıyı kıracakmış gibi çalsaydım sence kapıyı açarlar mıydı? Dur, ben cevap vereyim; açmazlardı. Yardım çağırmaya gitseydim seni burada öylece bırakıp giderlerdi ve bu olanları kimseye anlatmaman için sana daha kötü zarar verirlerdi. Sevdiklerine bile giderdi bu işin ucu. ‘‘ deyince aklıma Şule ve diğerleri geldi.
‘‘ Ve bildiğin üzere üstünde bu kadar iftira varken olanları birine anlatsan bile sana inanmazlardı. ‘‘ dedi eli ile sırtımı sıvazlayarak. Bu hareket yatışmamı sağlıyordu ve Savaş'ın kolları arasındayken ne kadar yorgun olduğumu fark ettim. Savaş'ın söyledikleri mantıklıydı ve tüm taşlar yerine oturmuştu. Hata etmiştim ona öfkemi kusarak.
‘‘ Ben yoruldum artık, hem ruhsal hem de fiziksel olarak. Kâbuslarım geri geldi, her gece kâbus görmek zorunda kalıyorum. Sırf bu okula geldiğim için benden nefret ediyorlar. Ben onlara hiçbir şey yapmadım ki! Neden bana acı vermek için gelecekleri pahasına iftira atıyorlar. Ben ne yaptım bunları hak edecek? Yoruldum, tükendim. Ben ailemi kaybettim be! Kimsem yok diye mi bana acımasızca davranıyorlar? Ailem yok diye mi hor görüyorlar? Söyle be Savaş niye? Neden bu işkenceler? ‘‘ diye patladım ve içimde ne var ne yok döktüm.
Hıçkırarak ağlamaya başladım, sarsılıyordum hıçkırıklarımla. Eğer sakinleşmem için uğraşan Savaş'ın kolları olmasa, patlayabilirmişim gibi geliyordu. Savaş kollarını bedenimden çekti ve elleri ile yüzümü tutup ona bakmam için çevirdi. Kafamı ne kadar aksi istikamete çevirmek istesem de başparmakları gözyaşlarımı silince donup kaldım. ‘‘ Ağlama! ‘‘ dedi sert bir sesle.
Gözlerine baktım ve engin denizlerin haşmetli derinliklerini sundular bana. İçlerinde boğulmak istedim ama kurtulamazdım geçmişimdeki acılarımdan. ‘‘ Nasıl ağlamayayım? Söyle Savaş, nasıl ağlamayayım? ‘‘ dedim isyan edercesine. Gözyaşlarımı kuruladığında ellerini çekmesini bekledim ama elleri yüzümü tutmaya devam etti. ‘‘ Sen ağlama, her şey düzelir. Yeter ki sen ağlama! ‘‘ ‘‘ Bütün okul böyle düşünürken mi? Onların düşüncelerini değiştiremem, düşünmemelerini sağlayamam! Ne dersem bana inanmayacaklar. Düşüncelerini asla değiştiremeyeceğim. Bana her zaman ucuz biriymişim gibi bakacaklar! ‘‘ dedim tekrar ağlamamak için dudağımı ısırarak.
Beni göğsüne yaslarken ‘‘ Ben yapabilirim. ‘‘ dediğini sandım ya da öyle duymak istediğim için bilinçaltım bana oyun oynadı. Bir süre daha kendimi toparlayabilmek için orada öylece sessizce oturduk. Savaş ayağa kalkarken beni de yanında kaldırdı ve ‘‘ Benim gitmem gerekiyor, sende ilaçlarını iç ve kantine gidip ıhlamur ya da papatya çayı al. Sesine iyi gelir ve vücudunu dinlendirir. Boğazının ağrısını azaltır. ‘‘ dedi cebinden telefonu çıkarıp bir numara tuşlarken.
Çocuk boğazımın ağrıdığını nerden biliyordu? Ben gerçekten şapşalım, o kadar haykırdım elbette boğazım acıyacaktı. Savaş'la spor salonunun dışında ayrıldık ve ben hızlıca kantine gidip ıhlamur çayı aldım ve daha önce gitmeye fırsat bulamadığım kütüphaneye gitmek için en üst kata çıktım. En üst kat tamamen kütüphaneye ayrılmıştı. Kapıyı açıp içeriye göz attım ve kimsenin olmadığını görünce rahat bir nefes alarak –ara da sıcak çayı yudumluyordum- raflar ve masaların arasında dolaşmaya başladım.
Bilgisayarların bulunduğu bölümü geçip en ıssız yer olduğunu tahmin ettiğim; daha doğrusu bundan emindim, çünkü kimsenin buraya gelmediği kitapların yepyeni ve toz içinde olmasından belli oluyordu; rafların yanına bir koltuk çekip oturdum ve çayımı bitirmeye çalıştım. Buradan bilgisayarları görüyordum ama oradan buranın görünmediğine emindim.
Rahat koltuğa sırtımı yasladım ve çay etkisini gösterirken bu gün olanları düşündüm. Az daha tecavüze uğrayacaktım; tabi eğer Savaş gelip beni kurtarmasaydı. Sahiden ne kadar da korkmuştum onu o boş bakışlarla görünce. Aklımda beliren iğrenç görüntüler yüzünden yüzümü buruşturdum. Ardından yüzüme bir gülümseme yayıldı.
Ne yani, şimdi Savaş benim için kavga mı etmişti? Daha doğrusu buna kavga denemezdi çünkü Savaş'ta hiç hasar yoktu. Tek taraflı bir kavga gibi duruyordu. Bardağım bitince raflardan bir kitap seçtim ve okumaya başladım. Kitabın adı 'Ölüm Üstadı' idi ve daha ilk sayfalardan kitaba bağlandım. O kadar dalmıştım ki zil çaldığında kafamı kaldırdım.
Dördüncü dersin teneffüsüne girmiştik ve benim daha bir saat daha beden eğitimi dersim vardı. Ders zili çalana kadar bekledim ve zil çalınca herkesin sınıflarında olduğundan emin olup ilaçlarımı ve kıyafetlerimi dolabımdan alıp kütüphaneye çıkmadan önce üstümü soyunma odasında değiştirdim. Ardından kantine gidip ilaçlarım için ılık su ve bir bardak daha papatya çayı aldım.
Kütüphanede ki ıssız gizli yerime gidip ilaçlarımı içtikten sonra çayımı yudumlarken kitap okumaya devam ettim. Vücudumun rahatladığını ve gerilmiş kaslarımın gevşediğini hissettim. Boğazım da hala sızı vardı ama şarkı söylememe engel olmayacağını düşünüyordum daha doğrusu umuyordum. Loş ışıkta okumaktan gözlerim ağrımıştı ve kitabı kucağıma koyup koltukta rahat bir pozisyona geçip gözlerimi dinlendirdim.