3. BÖLÜM
AYBÜKE
Yasın bir takvimi yokmuş. Bunu tam 7 yılda öğrendim.
Günler, haftalar, aylar ve yıllar birbirini kovalarken ben hep o ilk günde, beni buldukları yerdeydim. Yalnız. Tek başıma.
Adımlarımın altında ezilen karın çıkardığı o iç gıcıklayıcı sesle birlikte, beyaz örtünün saflığıyla perdelenmiş o iki mezar taşına doğru ilerledim.
Soğuk ve karlı bir çarşamba günü. Hava gri.
Ve ben tam da o gün, yine böyle iliklerime dek hissetmiştim o üşüme hissini. Ama mevsimin getirdiği bir his değildi bu.
Yalnızlığımın bir tokat gibi yüzüme çarpıldığı o yoğun gerçeklik duygusuydu. O kaçınılmaz farkındalık. Belki reddedilmiş bir bilinç, belki kabullenilmiş bir çaresizlik.
O gün, kalabalıklar içindeki yalnızlık duygusuyla tam aramda duran o koruyucu kalkanın yerle bir edildiği gündü.
O gün, bir çocuğun en güvenli limanının yok edildiği gündü.
" Sayın seyircilerimiz, elimize ulaşan bir son dakika haberini aktarmak istiyorum. İstanbul Beykoz'da freni boşalan yük dolu bir tırın hakimiyetini kaybederek bir otomobile feci şekilde çarptığı... "
Kulakları sağır eden bir patlamayla birlikte gökyüzüne uzanan siyah, yoğun duman ve o alev topuyla birlikte küle dönen çocukluğum, genç kızlığım, inandığım ve tutunduğum her şey...
" Çarpışmadan sonra otomobilde meydana gelen büyük patlamayla birlikte otomobil sahibinin olay yerinde can verdiği, tır şoförünün ise kazayı hafif yaralarla atlattığı... "
Özür dilerim baba. O gün bütün yoğunluğuna rağmen sırf beni en mutlu günümde yalnız bırakmamak için yanımda olmak isteyişini bencilce kabul ettiğim için özür dilerim.
" Son olarak bu feci kazada kaybettiğimiz kişinin kimliği ise maalesef, ülkemizin önde gelen değerli teknoloji yazılım uzmanı Timur Karaca olarak kesinleşmiş durumda. Ailesine buradan baş sağlığı dileklerimizi...
Eğer o gün seni arayıp da " Kutlamama gecikme ne olur baba. Mumları üflerken sen de yanımda ol istiyorum " demeseydim...
Ya da " Benim yüzünden erken çıkma, akşam geldiğinde telafisini yaparız birlikte " diyebilseydim sana...
O saatte o kavşakta olmasaydın belki...
Keşkeler, eğerler, acabalar, belkiler...
Artık hiçbirinin önemi yok gözümde. Artık hiçbir keşke, içimde kendime duyduğum öfkeyi bastırmıyor.
Ve annem, ona minnettarım. Kendime olan öfkemi unutmama bir gün olsun izin vermediği için.
Kirpiklerime dökülen ince, beyaz kar tanelerini umursamadan adının yazılı olduğu taşı temizleyip, soğuktan üşümüş ellerimi pantolonuma sürterek derin bir nefes aldım.
" Çok... " diyebildim yalnızca. Boğazıma oturmuş o koca yumruyu güçlükle yutkundum. " Seni çok özledim baba. "
Yüzlerce kabristanın arasındaki derin sessizliğin içinde rüzgarın uğultusu kulaklarımı yalayıp geçti tüm sertliğiyle.
" Bugün doğduğum günmüş baba, öyle diyorlar. Geleceğime dair güzel dileklerle onlarca mumu söndürmemi benden bekledikleri günmüş bugün. Oysa bilmiyorlar. Hiçbiri bilmiyor baba, sen benden gittiğin günden beri ben hiç doğum günü kutlamıyorum ki. "
Buz kesmiş yanağıma süzülen sıcak damlaları hızlıca paltomun koluna silip burnumu çektim.
" Yaş alıyorum sanıyorlar, ama sensiz geçen her sene biraz daha can verdiğimi kimse bilmiyor baba. Onlar... hiçbiri bilmiyorlar. Ben... çok... " Hıçkırdım. " Çok üzgünüm baba. Doğduğum gün benim yüzümden yitip gideceğin gün olacağını bilseydim... yemin ederim hiç doğmamış olmayı dilerdim. "
Bakışlarım hemen yanında duran mezar taşına kaydı. Titreyen dudaklarıma yerleşen kırgın bir gülümsemeyle diğer ismin üzerini de temizleyip öpücüğümü bıraktım.
" Canım... Uraz'ım... Seni de öyle çok özlüyorum ki... Özür dilerim Uraz. Sesini duyamadığım, elinden tutamadığım için çok özür dilerim. "
Gözyaşlarım peşi sıra yanaklarımı ıslatırken toparlanmak için derin bir nefes daha alıp yanaklarımı kuruladım tekrar. Kucağımdaki buketleri ayrı ayrı topraklarının üzerine bıraktım.
" Uzun bir yolculuğa çıkıyorum. Ne zaman döneceğim belirsiz. Hem zaten artık burada beni bekleyen kimse de kalmadı, değil mi? Biliyorum, şimdi burada olsan bana şaka yollu kaşlarını çatar, " Böyle söyleme, o da seni çok seviyor " derdin. Ama bilmezdin baba, o kişi annem bile olsa beni hiç kimse senin gibi sevemezdi bu hayatta. Ve Uraz gibi. "
Yalan değildi. Bazen annemin tek çocuğu Uraz'mış gibi hissettiğim zamanlar çok olmuştu. Benim küçük kardeşim. Abla kardeşten öte en iyi arkadaşım. Kimi zaman dert ortağım. Ama ben dert ortağımın bile en sessiz çığlıklarını duyamayacak kadar kör bir ablaydım.
Ayaklanıp beremi düzelttikten sonra son bir kez mezarlarına baktım içimdeki burukluk hissiyle. En yakın ne zaman onları görebilirdim emin değildi çünkü. Sanki onlara olan hasretim yeterince azmış gibi, şimdi bir de kilometreler girecekti aramıza.
Çalan telefonumla irkilip paltomun cebine uzandım. Tahmin ettiğim gibi Ezo'ydu.
" Kendini bana affettirebilecek sebepleri sunmaya hemen başlar mısın, yoksa şu dakika zılgıtı vereyim mi?! "
Kulaklarımı sağır edercesine yükselen sesiyle gülümsedim.
" Her gece sabaha kadar partiliyoruz ve malzemeler benden. Ayrıca gelişimi çiğköfte partisiyle kutlamana izin veriyorum, yeter ki merhamet et bana. "
Nefeslenişinden bana gerçekten kızdığını anlayabiliyordum. Kısa bir sessizlik olduğunda devam ettim.
" Yemin ederim söyleyecektim Ezo. "
" Ne zaman prenses? Göreve başladığın gün buraya geldiğinde mi? Yemin ederim öyle bir niyetin vardıysa Hakkâri'ye adımını atttığın an o rapunzel saçlarını yolarım. Tek tek! "
Dizlerime dek uzanan karda bata çıka mezarlığın çıkışına doğru ilerlerken telefonu diğer elime alıp, soğuktan uyuşmuş elimi paltomun cebine sokuşturdum.
" Benim için de her şey yeterince ani oldu zaten. Bugün arayacaktım seni, ama sen erken davrandın. "
" Lanet olsun içimdeki bu durdurulamaz Aybüke sevgisine! Ya kızım geleceğini binbaşıdan duyunca şok oldum resmen. Ay şaka gibi, bestimle resmen bir araya geliyoruz yine, eski günlerdeki gibi. "
Otobüs durağında yakaladığım taksiye binip yolu tarif ettim hızlıca.
" Geleceğim yerin senin görev yerin olduğunu ben de sonradan öğrendim. Bundan daha iyi bir tesadüf olamazdı herhalde. "
" Tesadüf mü? Kızım deli misin sen, ne tesadüfü? Ay resmen kader bizi bir araya getirdi tekrar. Hem geçen hafta burcumun aylık yorumuna bakmıştım ben. Merkür Venüs retrosu bu ay benden yana, mük bir haber alacağımı söylüyordu zaten. Al işte kapı gibi haber, ha hay! "
Hafifçe kıkırdadım.
" Ezo Allah aşkına, retro nedir ya? Hakkâri'de bile hâlâ burç yorumlarına mı bakıyorsun sen? "
" Kızım istersem dünyanın el değmemiş kabilesinin yaşadığı yere gideyim. Hiçbir güç beni burç yorumlara bakmaktan alıkoyamaz. Ay neyse, sen onu bunu bırak da, ne zaman yola çıkıyorsun şimdi? Bak sakın görevden bir gün önce falan deme, düşüp bayılırım revirin ortasına şimdi. Acil gelmen gereken konular var kızım, dedikodular birikti. Eğer biraz daha içimde tutarsam vallahi çatlayacağım artık! "
" Aslında bugün yola çıkmayı düşünüyordum. Zaten göreve başlamama da 5 gün var. Sana gelirim, birkaç gün dinlenirim, hem de bana görev yerimden falan bahsedersin. Oraları gezdirirsin belki, ben de tanımış olurum biraz, ne diyorsun? "
Kısa bir es verdi.
" Senin sesin niye böyle geliyor? Neredesin? "
" Nasıl geliyormuş? "
" Buğulu, hafif çatallı. Belli, yeni ağlamışsın sen. Zaten telefonu açtığından beri burnunu çekip duruyorsun sümüklü seni. Dökül hemen. Çabuk. Şimdi. "
Hafifçe nefeslendim.
" Bir şeyi de anlamasan olmuyor değil mi? "
" Kızım, senin ses tonunun her oktavının ne anlama geldiğini ezbere bilecek kadar uzun zamandır tanıyorum seni. Kime ne anlatıyorsun, hey yavrum hey. "
" Mezarlığa gitmiştim, " dedim kıvırmadan. " Yola çıkmadan son bir kez göreyim dedim onları. "
" Aybüke... " Derin bir nefes aldığında aynı anda sessizleştik. " Nihan teyzeyle konuştun mu? O ne dedi yeni görevine? "
" Hiç. Hiçbir şey. "
" Vallahi delireceğim ya. Off, aman neyse. Sormadım say. Geldiğinde konuşuruz bunları. Sen şimdilik bana gelene kadar moralini yüksek tutmaya bak. Geldiğinde ben sana serotonin, dopamin, Allah ne verdiyse hepsini fulleyeceğim tamam mı? "
Güldüm. " Tamam deli, tamam. İyiyim zaten, merak etme. Babamla Uraz'ı ziyaret etmek iyi geldi. Neyse, eşyalarımı son bir kez kontrol edip çıkacağım yola zaten. Bana adresini gönder, taksiyle geçerim havaalanından. "
" Tamam, atıyorum şimdi. Kendine cici bak, öpüldün çiçeğim. Hadi bays! "
Telefonu çantama sallayıp nihayet eve vardığımda taksinin ücretini ödeyip indim araçtan. Kar biraz daha şiddetlenip görüş açımı kapatmaya başlamışken, güvenliğe belli belirsiz bir tebessümle baş selamı verip turnikeden geçtikten sonra anahtarlığımı çıkardım.
Bu kapıyı çalmayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Bana en son açılması ise 5 yıl önceydi. İçeri kendim girmek, kapının isteksizce açılmasından daha az canımı yakıyordu hiç değilse.
Paltomu asıp salonun kapısına vardığımda onu yine aynı yerde bulmuştum. Pencerenin kenarındaki sallanan koltuğuna oturmuş, önünde babamla gittiği yurtdışı tatilinde özel olarak aldığı o favori çini desenli kahve fincanı, bahçeyi beyaz bir örtüye bürüyen kar tanelerini izliyordu sessizce.
Yanına yaklaştığımı hissetmiş gibi " Gelmişsin, " dedi arkasında onunla göz teması kurma tutkusuyla yanıp tutuşan bana kafasını dahi çevirmeden.
Derince yutkunup karşısındaki sallanan koltuğa oturdum. Onu bu manzaraya karşı bir gün olsun yalnız bırakmamış babamın koltuğuna.
" Bir şey söylemeyecek misin anne? Yani... belki... "
" Ne söylememi bekliyorsun? Gitme dememi mi? " Alaycı bir ifadeyle dudakları belli belirsiz kıvrıldı. " İnan bana o cehenneme gitmeyi tercih ederek hayatının en doğru kararını aldın. "
" Cehennem mi? "
" Allah'ın dağı. Hırsızı, uğursuzu, teröristi boldur oraların. Yurtdışında gezdiğin yerlere benzemez oralar. "
" Gideceğim yeri gayet iyi biliyorum ben. "
" Öyle mi küçük hanım? "
" Öyle, " deyip oturuşumu dikleştirdim. " Çok iyi bildiğim başka şeyler de var. Oranın ve orası gibi diğer tüm doğu illerinin, bu cennet vatana düşman alçaklar yüzünden cehenneme çevrildiğini çok iyi biliyorum mesela. Oradaki insanların bu topraklar için canını hiçe saymış o kahraman askerlerimize, onları korumaya çalışırken manen yaralanan askerlerimizin de bana ve benim gibi doktorlara nasıl ihtiyaç duyduklarını da biliyorum. Ve ben bu uğurda bana düşen görev neyse onu yapmaya sonuna dek hazırım. Sonucu ne olursa olsun. "
Dudaklarından dökülen kahkahası gittikçe büyürken ilk kez bakışları benimkileri bulmuştu.
" Sana düşen görev, öyle mi? "
Bir kez daha kıkırdadı. Nihayet gülüşü yavaş yavaş dudaklarında solarken gözleri kısılıp kaşları çatıldı, o hep aşina olduğum haliyle.
" Tek bir şey. Yapman gereken tek bir şey vardı senin. Ama sen onu bile beceremedin. Söyledim ya, oraya gitmeyi kabul ederek hayatının en doğru kararını aldın. Yokluğunda biraz olsun yüreğimin yangını soğur belki. Hoş, pek sanmıyorum ya. "
" Anne... "
" Sen, " deyip işaret parmağını bana doğru uzattı hırsla. " Sen kendini ne sanıyorsun, ha? Allah'ın dağında tanımadığın etmediğin insanlar için kahramanlık yapmaya kalkıyorsun! Ama daha gözünün önündeki kardeşinin çığlıklarını bile duyamadın sen Aybüke! Sen kardeşini göremedin! Onun sana en çok ihtiyacı olduğu anda onu fark edemedin! Onun gözlerimizin önünde... "
Devamını getiremediğinde bir kez daha gözyaşlarım yanaklarıma doğru hücuma geçmişlerdi çoktan.
Başını iki yana salladı.
" 5 yıl boyunca en iyi yerlerde, en tanınmış kliniklerle çalıştın ama kimin umurunda?! "
" Denedim, " diye fısıldadım yalnızca.
Bir kez daha alaycı bir kahkaha attı. " Denedin? Hayır Aybüke, denemedin. Onun yerine senin tek yaptığın şey bencil biri olup sadece kendi geleceğini önemsemek oldu. Aman en iyi okulda okuyayım, aman şahane bir geleceğim olsun, aman şöyle parlak kariyerim olsun... Söylesene, Timur neden öldü? Ben sana hatırlatayım. Benim kocam onca önemli işinin arasında çok sevgili kızı üzülmesin diye işinden apar topar çıkıp, senin o kutlama saçmalığına yetişmeye çalıştı ve sen ona " Gelemesen de önemi yok " diyemeyecek kadar bencil bir insansın. Zaten çocukken de hep öyleydin. Bayılıyorsun ilginin üzerinde olmasına, değil mi? "
" Onun olduğu kadar senin de kızın değil miyim? Neden canımı yakmak için bunca çaban? " İçimi çekip hızla gözlerimi kuruladım. " Babamın ölmesini ben ister miydim sanıyorsun? Ya da kardeşimin gözlerimin önünde kayıp gitmesinin bana nasıl hissettirdiği hakkında bir fikrin var mı anne? Ben 7 yıldır ne hissediyorum bunu hiç düşündün mü? Babamla Uraz'ın kaybının beni nasıl mahvettiğini... "
" Sen... Sen... Sen...! Varsa yoksa senin duyguların, senin acıların! Benim oğlum tam 2 yıl boyunca kurtarılmak için bekledi, tam 2 yıl! Sessiz çığlıklarını içine attı ve sen...! Herkesin yardımına koşan, tanımadığı bir yığın insanın o aptalca dertlerine bir şekilde çözümler bulan iyilik timsali Psikolog Aybüke Karaca, söz konusu kardeşi olduğunda onun ne kadar acı çektiğini göremedi! Benim evladım gözlerimin önünde günden güne kendi içinde kendi kendini yiyip bitirdi, sen hiçbir şey yapmadın! Karşıma geçip de bana onun için ne kadar üzüldüğün martavallarını okumayı kes artık! "
Kendimi bildim bileli o hep sormak istediğim soru nihayet dilimden dökülmüştü o kısa sessizliğin ardından.
" Neden benden bu kadar nefret ediyorsun? "
Kısa bir an öylece sustuğunda saliselik gözlerime bakıp başını çevirdi.
" Neden her şey benim suçummuş gibi davranıyorsun? Neden benim de senin gibi acı çektiğimi görmezden geliyorsun? "
" Çünkü hepsi senin suçun. İster kabul et, ister etme, ama gerçek bu. Ve hayatının sonuna dek bu gerçek senin omuzlarında gittiğin her yere seninle birlikte gelmeye devam edecek. O çok bayıldığın dağda bayırda hastalarınla ilgilenirken de bunu hatırlamaktan asla kaçamayacaksın. "
Dudaklarım daha fazlasını söylemek istercesine kıpırdandığında vazgeçmiştim. Onun bitmek tükenmek bilmeyen öfkesine karşı kendimi savunmaya çalışmak, akıntıya karşı yüzmekle eşdeğerdi çünkü.
Titreyen parmaklarıyla kavadığı fincanı dudaklarına götürüp küçük bir yudum alırken yeniden bakışlarını pencereden dışarıya çevirmişti. Derin bir nefes alıp ayaklandığımda, yanından ayrılmadan önce son bir kez döndüm ona.
" Küçüklüğümden beri her göz göze gelişimizde anlamını henüz çözemediğim bir duyguyu görüyorum bakışlarında. Adını koyamadığım. Ne küçük, savunmasız bir bebekken, ne de şimdi. Sen bir kez olsun gözlerime beni anlamak için bakmadın anne. Yalnızca merak ediyorum, neden? "
Göğsü belli belirsiz kabarırken derince yutkunup, bir kez daha başını dahi çevirmeden mırıldandı şefkatten kilometrelerce uzak, o net sesiyle.
" Gözlerine baktığımda ne gördüğümü bilmek istiyor musun gerçekten? Söyleyeyim o hâlde. Hayatımın en büyük pişmanlığı. "