8.Bölüm

2171 Words
Ne çok bilmediklerim varmış meğer. Yaşamayı bilmiyormuşum mesela ya da mutlu olmayı. O kadar mecbur hissediyormuşum ki gülmeyi, içimde ağlayan hislere dönüp bakmıyormuşum. Ne çok göz ardı etmiştim kendim. Kolum kanadım bu kadar kırıkken güçlü durmayı başarabilmiş miydim? Sessizce çekilirken karanlığa birine ışık saçabilmiş miydim? Bunları bilmiyordum, aslında ben hiçbir şey bilmiyordum. Yaşamak çetrefilli bir yolculuktu benim için. Ayağımın altını kanatan dikene hissiz kalmışım ama ayaklarım kan revan içinde kalmıştı. Yutkunamadım. Boğazımda düğümlü kalan bir his vardı, engelliyordu. Pencereye yasladığım başım ağrımaya başlamıştı. Yanaklarımı az da olsa ıslatan yaşları sildim. Yalnızlığı çok iyi hissetmiştim bu sefer. Üşüyordum, ruhum titriyordu. Üzerime hırka alıp odadan çıktım. Bu akşam sohbet vardı, oraya gitmişti yengemle Aylin. Bana da demişlerdi ama bir an gitmek istememiştim. Aslında gitmeyi çok istemiştim ama yapamamıştım. Nefsime ağır gelmişti sanırım bu durum. Belki biraz zaman geçtiğinde bu duruma ayak uydurabilirdim. Kendime bir bardak çay yapıp kitabımı da alarak balkona çıktım. Serindi hava ama üşütmüyordu. Gecenin o dingin vakitlerindeydim. Hafif böcek sesleri iyi hissettirmişti. Bardağı masaya koyup sandalyeye kuruldum. Önce temiz havayı içime çektim, daha sonra bacaklarımı da kendime çekerek kitabımı açtım. Aklım doluydu ve ben bilmem kaçıncı satıra gelmeme rağmen okuduğum yerleri anlamıyordum. Bu yüzden kitabı kapatıp sertçe masaya koydum. Aklımdaki çözülmeyen sorular biriktikçe de böyle olacaktım. Avucumun arasına aldığım çayı yudumlarken bir yandan gökyüzüne bakıyordum. Yarın hava güzel olmalı ki yıldızlar gökyüzünü mesken eylemişti. Bu güzellik karşısında tebessüm ettim. Bazı zamanlar baktığım gökyüzü yüreğimi ferahlatıyordu. Bu sanırım biraz Allah’ı anımsamamdandı. O her yerdeydi ama gökyüzüne bakıp bu güzelliği görmek bana O’nu anımsatıyordu. Bazı zamanlar Talat babamla oturup Allah’ı ve yarattığı güzelliği konuşurduk. İstemsizce çekilirdi kalbim o tarafa. Eskiden hep konuşurduk ve ailem öldükten sonra bu unuttuğum anlardan biri olmuştu. Talat babamdan sonra bu gerçeği en son ne zaman düşünmüştüm bilmiyordum. “İyi akşamlar.” Duyduğum ses gökyüzünde olan bakışlarımın hedefini şaşırttı. İndirdim başımı ve karşımdaki adama baktım. Elindeki çay kupası ile aynı şekilde bana bakıyordu. Sanırım yeni gelmişti, onu şu an fark ediyordum. “İyi akşamlar,” dedim aynı şekilde. Yüzündeki ifade benim aksime oldukça dingindi. Çayından bir yudum alıp aynı şekilde benim gibi gökyüzüne baktı. Yan profili kusursuz denilecek kadar nizamiydi. Burnu bir erkeğe göre ufak ve kemerliydi. Âdemelması uzun boynunda gözden kaçmayacak kadar belirgindi. Yeni tıraş olmuş yüzü uzun çehresini daha fazla ortaya koymuştu. Karanlığa rağmen sokak lambasının ışığından uzun ve sık kirpiklerini görebiliyordum. “Yarın Bursa’ya geçeceğimizi söyledi eniştem.” Sessizliği bozan ilk o oldu. Hâlâ ayaktaydı ve bu sefer bana bakıyordu. Aramızdaki muhabbet soğuk bir havanın etkisi altındaydı. Bunu duyunca biraz önce üşümeyen bedenimi bir ürperti aldı. “Ya istenilen sonuç çıkmazsa?” “Kesin gözüyle gitmiyoruz ki. Az da olsa bir şeyler yakalarsak bu her açıdan bir ilerleme olacak.” Yine de umudum yoktu. Fakat Talat babamın zeki bir adam olduğunu biliyordum ve Yunus amca’nın da az da olsa parmağı olduğuna… Beni rahatlatmak istiyordu ama bunun için ne çok uğraştıklarını anlayabiliyordum. Bir şey sorabilir miyim?” Ne soracağımı merakla bekler gibi baktı. “Bu meseleyi amcam istediği için mi araştırıyorsun?” “Hayır, beni de ilgilendiren bir mesele çünkü.” Ne demekti bu? Gözlerimi kısıp yüz ifadesine baktım. Soğuk bir üslubu vardı ve ben onu anlayamıyordum. Ama onu ilgilendiren meseleyi sormadım. Bu beni ilgilendirmiyordu, sadece aramızdaki ortak nokta merakımı törpülüyordu. “Ne zamandır uğraşıyorsunuz?” “Uzun zamandır.” “Bu kadar zor olmamalı bu işi çözmek.” Alaycı bir gülüş belirdi dudaklarında. Sanırım ben hafife almıştım meseleyi. Biraz da bilmediğim için böyle yorum yapma mecburiyeti hissediyordum, böyle öğrenmek kolay oluyordu. Ama artık susmam gerektiğini anladım. Bu beni zorlasa da karşımda daha yeni tanıdığım adama ne sorabilirdim ki? Soğumuş çayımı masanın üzerine koydum. Sözde kitap okuyacaktım ama kafama bir dünya dolmuştu. Sanırım biraz da endişeliydim. Ne olacağını az buçuk tahmin edebiliyordum. O an Tarık bir şey konuşmak istemişti ama bir anda araladığı dudakları kapanmıştı. “Dünya klasiklerini seviyorsun sanırım?” Önümdeki kitabı ima etmişti. Önümde Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü kitabı vardı. Daha sabah başlamıştım ama şu an bitecek gibiydi. “Severim.” Sanki başka konu kalmamış gibi önümdeki kitap hakkında konuşamazdık değil mi? Bu saçma olurdu, ben sorularıma cevap arıyordum ama o sorularımı belirsiz bırakıyordu. “İvan İlyiç’in ölümü. Sanırım okuyup da beni derin düşüncelere iten bir kitap olmuştur.” Haklılığını belirtircesine başımı salladım. “Bence ortak bir pay yakalamışızdır kitapta.” “Ya da hepimiz bir İvan ilyiç’izdir.” “Olabilir, aile ve arkadaş yönünden şanssızsak İvan gibi olabiliriz.” “Öyle.” O an uzaklara daldım. İvan kadar yalnızdım ama bu İvan’ın yalnızlığı gibi de değildi. Sevildiğimi hissediyordum; sevdiğim adam dışında. O beni ölüme yollarken sevilmediğimi daha iyi anlamıştım. Hissizce soludum. Karanlığın içinde daha çok çekildim. Döndüm karşımdaki adama baktım. Yoktu, gitmişti. Ne ara gittiğini bile fark etmemiştim. Sessizce gelmiş, sessizce gitmişti. … Korkunç bir kâbusla açmıştım gözlerimi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi atıyor, yüzüm terden cayır cayır yanıyordu. Sanki gerçeğin ortasına düşmüş gibiydim, tek fark odamdaydım. Sanki bu kâbus bana yeniden her şeyi yaşatmıştı. Yaralı olan adamın yüzü, beni baştan beri izleyen o adamı yeniden hatırlamak boğuştuğum bu histe beni karanlığa daha çok hapsediyordu. Ellerimi terlemiş saçlarımın arasından geçirip enseme yapışan saçları topladım. Şu an birine sarılmaya ne çok ihtiyacım olduğunu hissettim. Bu ihtiyaca ise anne özlemini sığdırdım. Şu an annem olsaydı ona sarılır, büyüsem de kollarının arasına bir çocuk gibi sığınırdım. Anne lügati ben de özlemden başka bir şey olmadı hiç. Nefesimi titreyerek soludum. Yanağıma düşen tek bir gözyaşımı elimin tersiyle ittim. Anne diye haykırmak istiyordum ama şu an kimseyi başıma toplayamazdım. Kalktım. Önce lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım. Mutfağa geçip bir bardak su içecektim ama salonda namaz kılan Aylin’i görünce duraksadım. Köşeye oturup onu izleme gereksinimi duydum. Birden namaz kılma hissi tebelleş etmişti ama diğer yandan da üşeniyordum. Aslında önceden tek tük kılardım, şimdi ise en son ne zaman namaz kıldığımı hatırlayamayacak hâle gelmiştim. Aylin namazını bitirip arkasına döndüğünde beni gördü. Yüzündeki gülümseme çoğaldı. Seccadeyi çekmeceye koyup yanıma ulaştığında birbirimize sakince baktık. O da hemen yanıma oturdu. “Dün akşam keşke sen de gelseydin.” “Sanırım başka derse.” “Şu an ne hissettiğini anlayabiliyorum.” Anlayabilmesi normaldi. Kendimi ele verdiğimi anlıyordum. “Ama ben anlayamıyorum. Neden böyle yapıyorum ki?” “Nefisle uğraşmak kolay değil.” “Sen hiç zorlanıyor musun? “Tabii ki. Herkes zorlanır.” “O zaman kendimi sana teslim ediyorum. Evlenene kadar öğrencin olacağım. Sonra kocanın öğretmeni olursun.” Gülerek söylendim. İrilen gözleriyle beraber koluma çimdik attı. “Utanmaz. Neyse sana takılırdım ama uykum var. Sen de git yat.” Cık cıklayarak odadan çıktı. Benim uykum çoktan kalkmıştı. Sonra aklıma gelenle çalışma odasına geçtim. Oradan bir dua kitabı aldım. İçerisinde namaz sureleri vardı ve altında da okunuşu yazıyordu. Aşinası olduğum birkaç duayı hayret edeceğim derecede unutmamıştım. Bazılarını ise bir iki defa okumam yetiyordu. Onları da önceden biliyordum ama unutmuştum. Bu beni biraz olsun mutlu etmişti. Kitabı kapatıp geriye yaslandım. Yüzüm tavan dönüktü. Böyle yaparak Talat babama ihanet etmişim gibi geliyordu. Bana öğretmek için çok çabalamıştı ama ben hiçbirini ciddiye almamıştım bile. Eksikliğimi yüzüme vuran bu yalnızlık hissi boğucu bir hâl aldığında aklıma gelebilmişti. Biraz da ölümü hissetmiştim. O gece yağmurun altında ıslanırken öleceğimi düşünürken şimdi buradaydım. Yine de bir yanım hep eksikti. Ölüm ne demekti bilirdim ama ölümü hissettiğimde daha da iyi öğrenmiştim. Şimdi ölüden farksız olan ruhuma neyin iyi geleceğini biliyordum. Yıllardır hep istediğim ama bir türlü nefsime hâkim olamadığım bu duyguyu yaşamayı öğrenecektim. … Dün gelen haberle beraber evin içinde mekik dokuyorduk. Bu sabah biten temizliğin ardından kendimizi mutfakta bulmuştuk. Bu gece Aylin’in sözü olacaktı. Bu yüzden Bursa’ya gitme işi yarına kalmıştı. Aylin, pembe düşlerde olduğu için çoğu zaman yengemin söylenmelerine maruz kalıyordu. Gerçi Aylin’in bunu da pek ciddiye aldığı söylenemezdi. Saatler yaklaştıkça heyecanı artıyor ve panşkle bir oradan bir buraya koşturuyordu. İki saat öncesinden gelen organizasyon şirketi ile vakti epey bir doldurmuştuk. Salon şu an çiçek bahçesine dönmüştü. Çok bir iş kalmadığı için Aylin’i odasına göndermiştim. Dün duyduğu haberle heyecanlanmış, kendimizi mağazada bulmuştuk. Üzerine taş rengi bir elbise almıştı. Seçimleri çok güzel olduğu içinde şu iki günü kazasız belasız halledebilmiştik. Odasına geçip bir eksiği var mı diye baktım ama gayet hazırdı. Aynada kendine bakıp gülümsüyordu. Yanakları pembeleşmiş, ufak burnu kızarmıştı. “Leyla, nasıl olmuşum sence?” “Çok güzelsin, enişte düşüp bayılacak.” Dalga geçtiğimi anlayınca burnunu kırıştırdı. “Ama ben heyecandan bayılabilirim.” İkimizde yatağın ucuna oturduk. Gözleri parlıyordu. “Merak etme, bayılmazsın.” Aramızdaki muhabbeti kapının zil sesi böldü. Heyecanla ayağa kalkıp, “Ay geldiler,” dedi. Eli ayağı birbirine dolanmıştı ama düşündüğü gibi olmamıştı. Gelenler teyzesigildi. Yağmur’un içeriye girmesi ile Aylin eski hâline geri döndü. Yüzü bir an düşse de tez toparladı. Yağmur önce bana bakıp göz kırptıktan sonra Aylin’e laf atmadan duramadı. “Kızım, evlenmeye bu kadar meraklıydın madem niye daha önce evlenmedin?” Aylin bir an afalladı ama daha sonra yapılan şakayı anlayınca, “Ha ha çok komik Yağmur,” dedikten sonra açılan kolların arasına girip Yağmur’a sarıldı. Artık odadan çıkma vaktimiz gelmişti. Tama zamanlı çıkmış olacağız ki yine zilin sesi evde yankılandı. Bu sefer gelmişlerdi. Ev ahalisi hole çoktan çıkmıştı. Yengemin ve amcamın gözleri Aylin’e kaymış, bir an duygusallıktan ötürü dolan gözlerini kaçırmışlardı. Aylin bir an duraksadı. Önce ne yapacağını bilemedi, daha sonra amcamın yanına gitti. Amcam yerde olan bakışlarını kaldırdı. Kızına bakarken gözbebekleri titriyordu. Aylin, amcamın elini öperken amcam hiçbir şey diyemedi. Daha sonra kapıyı açmaya gitti. Önce besmele çekti akabinde kapıyı yavaşça araladı. İçeriye giren aileler ile kenara çekildi. Önden büyükler girerken ardından Musa elinde bir demet şakayık ile girdi. Aylin, heyecanla Musa’ya bakıyordu. Gözlerinin nasıl parladığına anbean şahit oluyordum. Musa’da bir ara Aylin’e bakıp gülümsedi. Elindeki şakayığı verirken onların fotoğrafını çektim. Çok güzel olmuştu. Erkek misafirleri salona gönderirken kadınları misafir odasına aldık. Aylin’le beraber biz gençler mutfağa geçmiştik. Aylin elindeki çiçeği vazoya yerleştirirken heyecandan ne yapacağını bilemez duruma gelmişti. “Enişte zevkliymiş. Sevdim buketi.” Aylin aynı şekilde onayladı Yağmur’u. Gül değilde şakayık alması farklı olmuştu, bu da Aylin’in hoşuna gitmiş olmalıydı. Çektiğim fotoğrafı görmesi bile yetmişti ona. Parmakları resimde dolandı. “Ya çok güzel olmuş. Bana atarsın bunu.” “Atarım.” “Hadi kahveleri yap da geçelim içeriye.” “Tamam ama sen şu köşeden tepsiyi getir Yağmur.” Yağmur köşedeki tepsiyi almaya giderken ben de bardaklara suları doldurmaya başladım. Aylin yaptığı kahveleri fincanlara koyarken ayırdığı kahveye ufakta olsa tuz serpti. Birbirimize gülerek baktık. Heyecanla tepsiyi alırken kapıdan başını uzatan yengeme hazırladığı tepsiyi gösterdi. “Leyla sen bunu erkek tarafına götür, Tarık abi alacak kapıdan. Ben de bunları içeriye dağıtayım.” “Tamam, ama sen bunları ver beraber götürelim. Sonuçta damat adayının yüz ifadesini görmeye hakkımız var.” İkimizde birbirimize kötücül bir bakış attık. Aylin hızlıca kahveleri dağıtırken ben de diğer tarafa ilerledim. Tarık kapıda bekliyordu. Beni görünce yaslandığı yerden doğruldu. “Bunlar bu tarafınmış.” “Doğrudur, kapıyı aralık bırakayım mı gelecek mi Aylin.” “Gelecek.” Uzattığım tepsiyi aldı. İçeriye girmeden evvel safirlerine denk geldim. Bir an gülümsedi ve bir şey demeden içeriye girdi. Peşi sıra bakakaldım. O gece bana bakan gözlerindeki hissi değil bambaşka yönünü gördüm. O gece soğuk ve mesafeliydi ama bu gece safilerinde barınan ne varsa beni baştan aşağı kuşatmıştı. Hızlıca çektim bakışlarımı. Aylin ve Yağmur’da geldi yanıma. Aralık kapıdan baktık Musa’ya ama o an benim bakışlarım hemen sağında oturan Tarık’a kayıyordu ara sıra. O da sanki bir şeylerden kaçamıyor gibi bana bakarken buluyordu kendini. Musa kahvesini içerken hafiften buruşan yüzünü görünce kızlarla gülmeden edemedik. Zaten içerideki beylerde gülüyordu. Bizim aklımıza video çekmek gelmemişti ama içeride biri çekiyordu. Sanırım Musa’nın akrabasıydı. “Ya nasıl kızardı.” Aylin yüzü düşerek söylemişti bunu. “Kıyamadın değil mi?” Yağmur ise alaycı bir şekilde söylemişti. Aylin çocuk gibi omuz silkerken onun bu haline şaşırarak baktık. Biz Aylin’i gerçekten hafife almıştık. Artık isteme faslı olmuştu. Heyecanla içeride dönen muhabbeti dinledik. Kapı çok az bir şekilde aralık olduğu içinde zor görüyorduk. Amcamın onayı ile artık burada durmamamız gerektiğini anladık. Hanımlarda haberi almış olacak ki Aylin tek tek büyüklerin elini öptü. Kayınvalidesi vakur biriydi. Davranışları, konuşmaları çok nahifti. Aylin’le de çok iyi anlaşmıştı. Yarım saattir sohbet edişlerini izledim. Kadının Aylin’e bakarken gözlerinin parladığına şahit olmam bundan sonrası için aralarının iyi olacağını gösteriyordu. “Teyze, müsaitseniz yüzükleri takalım diyor eniştem.” Tarık başını hafiften uzatıp seslenince sohbete ara verdik. “Tamam Tarık, biz müsaitiz gelebilirler.” Beyler bu tarafa geldi. Sandığımdan da kalabalık olmuştu. Oda oldukça büyük olsa da gençler kapı dibinde kaldı. Kalabalığın bu tarafa gelmesi benim sıkışmama neden oldu. Bir anda bedenime teğet geçen bedenle kenara çekilmek zorunda kaldım ama bu bir anda dengemi sağlayamama neden oldu. Köşeye çekilmemle Tarık’ın dibinde yer aldım. Kolum koluna dokununca bana baktı. Sıkıştığımı anlayınca bir iki adım kenara çekildi. Şu an biraz daha iyiydi. “Kusura bakma göremedim seni.” “O kadar da küçük değilim ama.” “Kargaşaya denk geldi.” Güldü. Yanağında oluşan kocaman gamzeye takılı kaldım. “Ezilme sonra.” “Ben de o kadar küçük değilim.” “Ama ezilebilirsin.” Cevap vermeden önüme döndüm. Aylin’e baktım. Yanakları utançtan kızarmıştı. Sonra yüzükler takıldı. Odada bir alkış tufanı koparken iki genç birbirlerine hayranlıkla bakmaya başladır. Sonra ise birbirlerinden çektiler bakışlarını. O bir iki saniye onların bir ömre talip olduklarının şahidiydi. Birbirlerini kabul etmişler, bir yüzükle hayatlarını bir çember altına almışlardı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD