bc

TEHLİKELİ DOKUNUŞ (+18)

book_age18+
550
FOLLOW
7.1K
READ
dark
family
fated
forced
friends to lovers
playboy
kickass heroine
mafia
heir/heiress
drama
kicking
campus
city
enimies to lovers
secrets
addiction
like
intro-logo
Blurb

Gömleğinin üstteki düğmesine başparmağımı götürdüm. Tık. Sonra ikincisi. Tık. Bakışları gözlerime mıhlanmıştı. Nefesi boynuma çarpıyor, her solukta parfümünün kahveli sıcaklığı içime doluyordu.

“Ya sen çıkarırsın.” dedim dudak kenarıma yerleşen bir gülümsemeyle, “Ya da ben parçalarım.”

Cümleyi bitirirken, dün gece dudaklarımı bıraktığım yere kulağının altındaki o küçük girintiye yumuşak bir öpücük kondurdum. Teni ürperdi, omuzları hafifçe titredi.

“Okula… gitmem… gerek.” diye kekelerken nefesindeki titremeyi hissettim.

Düğmelerin geri kalanını sabırla açmaya devam ettim. Tık, tık, tık… Kumaş iki yana açıldığında altında kar gibi beyaz, ince işli, tamamen dantelden bir sütyen göründü. Gözlerimi kaçırmadım ama ellerimi uslu tuttum.

Yeniden kulağına eğildim. “Dersinin başlamasına daha iki saat var.” dedim alçak sesle. “Üzerini değiştirmene yeter, bence.”

Beline sarıldım, kendime doğru çektim. Göğsü göğsüme yaslandığında kalbi avuçlarımda atıyormuş gibi hissettim.

“Dün gece ne düşündün?” diye sordum, gözlerinden hiç ayrılmadan. “Kucağımdayken ne hayaller kurdun? Sana dokunduğumu mu, yoksa… daha fazlasını mı?”

Sözlerim havada asılı kaldı. Cevap yerine gözleri kapandı. O an, oda da yankılanan tek şey nefeslerimizin ritmiydi.

Avuçlarım belinden sırtına kaydı. Parmak uçlarımı dantelin kenarında gezdirdim. Çenesinin kıvrımına bir öpücük, ardından çene çizgisinden kulak memesine kadar minik, sabırlı dokunuşlar… Kolları omuzlarıma dolandı. İnce tırnakları gömleğimin yakasında tutunacak bir yer aradı. Göğsüme değen kalp atışlarını hissettim. Ritmi benimkine karıştı.

“Beni delirtiyorsun.” diye fısıldadım, yüzümü saçlarının arasına gömerek. Kahve ve bal… Sanki her nefeste daha da sarhoş oluyordum.

Boynunun kıvrımına dudaklarımı bastırdım, dantel askıya takıldım. Dişimle hafifçe çektim. Derin bir inilti döküldü dudaklarından. O ses bütün damarlarıma ateş gibi yayıldı.

“Elimden kaçamayacaksın, Gülce.” dedim boğuk bir fısıltıyla. Belinden kavradığım gibi kucağıma aldım. Bacakları anında belime dolandı. Yatağa doğru adımlarken, gözlerini gözlerimden ayırmadı.

Yatağa vardığımızda gömleğini omuzlarından kaydırdım. Onu yatağa yatırdım, kendim de üzerine kapandım. Avuçlarım iki yanına dayalıydı, nefesim dudaklarına değiyordu.

“Bak bana…” dedim alçak bir sesle. Gözlerini açtı, bakışlarında hem korku hem arzu vardı. Dudaklarımı önce boynuna, sonra köprücük kemiklerine indirdim. Dantelin kenarından dilimi geçirirken tüm vücudu gerildi.

Sütyen askısına bir kez daha dişimle takıldım ve bu kez tamamen aşağıya indirdim. Göğüsleri önüme açıldığında derin bir nefes aldım. Birini avucuma alıp, diğerini dudaklarıma götürdüm. Dilimle yavaşça çevresini çizdim, ardından ucunu ağzıma alıp emmeye başladım. Gülce’nin sırtı kavislenip yukarı kalktı, ağzından boğuk bir inilti koptu.

“Emir…” dedi fısıltıyla ama beni durdurmadı.

Diğer göğsüne geçtim, aynı tutkulu öpücükleri oraya da kondurdum. Ellerim belinde geziyor, parmaklarım kalçasının hatlarını takip ediyordu. Taytın üzerinden hissediyordum sıcaklığını.

“Bunu da çıkarayım mı?” diye sordum kulağına eğilip. Cevap veremedi, dudaklarını ısırıp gözlerini kapattı. Sessizliği onay saydım. Ellerimi beline götürüp taytını yavaşça aşağı indirdim.

Bacaklarının hatları ortaya çıkınca nefesim hızlandı. Öne eğilip dizlerinden başlayarak kalçalarına kadar dilimle iz sürdüm. Teninin tuzlu tadı dilime doldu, bacak kaslarının titrediğini hissettim.

“Bu hâlini kimse görmemeli…” dedim karanlık bir tonda.

İç çamaşırının üzerinden parmaklarımı gezdirdim, ıslaklığı hemen hissediliyordu. Gülce’nin nefesi boğazında düğümlendi, elleri saçlarıma gitti. Parmaklarını bastırdığında daha da ileri gittim. Diliyle çamaşırın üzerinden en hassas noktasına dokunduğumda Gülce bir an başını yastığa gömdü, sesini bastırmaya çalıştı.

“Bırak kendini.” dedim hırıltıyla, “Ne hissettiğini duymak istiyorum.”

Çamaşırını yavaşça kenara çektim ve dilimle çıplak tenine dokundum. Gülce’nin bacakları istemsizce omuzlarıma dolandı. Elleriyle saçlarımı kavradı, kıvranarak inledi. Her dokunuşumda bedeni daha da gevşiyor, ama bir yandan daha fazlasını istiyordu.

Bir süre böyle devam ettikten sonra parmaklarımla onu destekledim, dilimle hareketlerimi hızlandırdım. Gülce’nin nefesi kesildi, bedeni titremeye başladı. Son bir iniltiyle birlikte başını geriye attı, dudaklarından boğuk bir ses çıktı. Defalarca vajinasını yalayıp yuttum.

Doruk noktasına geldiğinde dudaklarımla tüm sularını içtim. Titreyerek boşalmasını zevkle izledim. Her anında kesik kesik "EMİR!" diye inliyordu. Tamamen boşalıp rahatladığında yavaşça yukarı çıktım, dudaklarımı boynundan dudaklarına kadar gezdirdim. Sonunda dudaklarını yakaladım. Öpücüğüm aç, derin ve sahipleniciydi.

Taş gibi olan penisimi vajinasına dayadım. Pantolonum üzerimde olsa da onun için nasıl da çıldırdığımı hissetmesini istedim. Kendimi ona sürpmeye başladım.

“Şimdi git giyin.” dedim alçak sesle, alnımı alnına yaslayarak. “Ama bil ki o hâlini bir daha kimse göremeyecek. Sadece ben.”

chap-preview
Free preview
OPERASYON
ZÜHRE Toplantı odasının kapısına vardığımda, kapının ardında hâkim olan o sessizliğin bile bana bakışlarla dolu olduğunu hissedebiliyordum. 2. Blok’un güvenlik kapısından geçerken kimlik doğrulama cihazının soğuk metalik sesi duyuldu. İçeri girdiğimde annem, babam ve kardeşim çoktan yerlerini almıştı. Masanın üstünde dokunmatik ekrandan yayılan soluk mavi ışık yüzlerine yansıyor, hepsinin gözleri bana çevriliyordu. Babam, Rauf Eryıldız, alıştığım gibi dik oturuyor, avuç içleri masaya yerleşmiş, bakışları sertti. Annemin bakışında hem endişe hem de bir an önce başlayalım isteği vardı. Kerem ise, omuzları hafif öne eğilmiş, dizüstü bilgisayarının ekranına odaklanmış, parmakları klavye üzerinde durmaksızın dans ediyordu. Sandalyeme oturur oturmaz babam söze girdi. “Zühre, bu iş çok kritik.” dedi. Ardından dosyayı açtı ve detaylar sırasıyla masaya döküldü. İspanya’nın en köklü ailelerinden birinin tek kızı, kendi evinde kaçırılmıştı. Evin güvenlik sistemleri devredeyken. Olay, saatler önce yaşanmış ve aile kendi imkânlarıyla peşlerine düşse de sonuç alamamıştı. Son çare olarak bize ulaşmışlardı. Babam, uzaktan bağlantıyla aileden aldığı tüm bilgileri anlattı. Kerem, aynı anda uzaktan evin tüm sistemlerine ve cihazlarına erişmişti. İnanılmaz bir hızla güvenlik kameralarını, akıllı kilitleri, iletişim ağlarını taradı. Bulduğu ipuçlarını kısa, net cümlelerle aktarıyordu. “İçeride sızıntı var.” dediğinde annemin kaşları çatıldı. Kerem, içerideki casusun kaçmadığını, hâlâ evin içinde olduğunu tespit etmişti. Bu kişi, ailenin tüm hareketlerini dışarıya bildiriyor olmalıydı. Ama şansımıza ailenin bizimle olan temaslarından haberdar değildi. Aile, ne olur ne olmaz diye babamla gizli görüşüyordu. Aksi hâlde daha farklı bir senaryoyla karşı karşıya olurduk. Kaçırılmanın üzerinden sekiz saat geçmişti. Fidyeci grup 100 milyon dolar istemişti. Kerem, uydudan ve sinyal izleme cihazlarından aldığı verilerle kızın ülke dışına çıkarıldığını, şu anda Karadağ’da olduklarını tespit etmişti. Bölgeyi üç kilometre çapında daraltmayı başarmıştı ama coğrafya dağlıktı, bu yüzden daha fazla hassas konum veremiyordu. Babam bana döndü. “Hemen ekibinle yola çıkacaksın. Kızı sağ salim alıp getireceksin.” dedi. Babamın çağrısını aldığım anda telefonumdan acil çağrı kodunu gönderdim. Timin tamamı bu kodla, nerede olurlarsa olsunlar iki saat içinde toplanırdı. Hızla toplantı odasından çıkıp şirketin özel askeri havaalanına yöneldim. Havaalanının askeri bölümüne adımımı attığımda, diğer tüm sesleri susturan o derin uğultu kulaklarımı doldurdu. Sessiz Hüküm… Yedi canımızın birden atardamarı. Onu her görüşümde boğazımda bir düğüm oluşur. Bu sadece bir uçak değil, bizim gökyüzündeki kalesimizdi. Mat siyah gövdesi, gece operasyonlarında ay ışığını bile yutacak şekilde kaplanmıştır. Gövdenin sol tarafında, rüzgârda süzülürken kanatları ufka değen bir albatros sembolü yer alır, timin onur nişanı. Kuyruğunda ise beyazla işlenmiş iki kelime, Sessiz Hüküm. İlk göreve çıktığında, Balkanlar’da bir dağ köyünde, gece yarısı tek bir ses bile çıkarmadan 12 kilometre ötedeki hedefe inmişti. O gün, uçağın motorlarının fısıltısı bile duyulmadı. Hedefler sessizce alındı ve biz dönmeden, düşman ne olduğunu anlamadı bile. O günden beri adı bu. Sessiz gelir, hükmünü verir. Uçağın alt katı tamamen operasyon alanıdır. Zırhlı araç rampaları, mühimmat odası, tıbbi müdahale bölümü. Hepsi milimetrik yerleşmiş. Orta bölümde hücreler var. Gerektiğinde hedefleri güvenli şekilde taşımak için. Hücre kapakları hidrolik sistemle kapanır, içeriden açmak imkânsızdır. Üst kat ise bizim toplantı alanımız. Oval masa, duvara gömülü üç boyutlu coğrafi harita sistemi ve anlık veri aktarımı yapan ekranlar. Her şey, nerede olursak olalım, bir savaş karargâhı gibi çalışmamız için. Sessiz Hüküm’ün kokpitinde iki pilot değil, üç kişilik bir ekip çalışır. Biri sadece hava trafiği takibi ve düşman radarlarından kaçış rotası belirlemekle görevli. Bu sayede, en kapalı hava sahalarına bile iz bırakmadan girebiliyoruz. İçeri girdiğimde timim tam tekmil hazır bekliyordu. Yüzlerinde disiplin, duruşlarında kararlılık vardı. Üst kata, toplantı alanına geçtik. Önce kızın kaçırılma olayını tüm ayrıntısıyla anlattım. Sonra da operasyonda izleyeceğimiz taktikleri. Toplantı ekranındaki haritayı dondurdum, herkesin yüzüne tek tek baktım. Hakan – “Kartal” (Tim 2.’si / Saldırı Lideri) En önde kapıyı ilk gören göz, ilk atan omuz. Eski Özel Kuvvetler; şehir içi baskınlarda kapı disiplinini kitaba bağlayan adam. Stack’i milimetrik dizer; yakın mesafede HK416 kısa namlu kullanır, menteşe kırmak için 870 masterkey’i omzundan indirme hızını kimse yakalayamaz. Sırf onun için bir kuralım var: Kartal “gir” demeden kimse içeri girmez. Dr. Elif Turan – “Turna” (Muharebe Sağlıkçısı) Kalp atışı ile kurşun sesi arasındaki bütün boşlukların sahibidir. Gelişmiş travma protokolünü uçakta ezberletir, sahada uygular; taşınabilir ultrason, kan grubu hızlı testi, TXA—hepsi çantasında. Kuralı nettir: “Önce hava yolu, sonra kanama.” Turna yanımdayken bir kaybı “kader” diye yazmayız. Sarp – “Yelkuvan” (Elektronik Harp / ISR / Spektrum Yönetimi) Lakabını ben verdim; alçaktan uçar, uzun mesafe duyar. SDR’larıyla hava dalgalarını tarar, düşmanın telsizini gölge gibi izler. Mikro İHA’ları o uçurur; sessiz, kısa menzilli kuşlar gibi. Şifre kırmayı şov yapmaz; şifre zaten onu görünce çözülür. İspanyolca’yı haberleşme dili seviyesinde anlar, Sırpça komutları kavrar. Murat – “Akdoğan” (EOD / Patlayıcı & Breach Uzmanı) Kapı açmanın iki yolu vardır: anahtar ve Akdoğan. Mekanik, hidrolik, termal—hangi yöntem gerekiyorsa soğukkanlı bir matematikle uygular. Exothermic torch’u çakarken nabzı yükselmez; charge yerleşimini bant renkleriyle kodlar: beyaz bir, siyah iki. Onun “temiz” dediği kapı, biz girmeden çoktan teslim olmuştur. Berfin – “Şahin” (Keskin Nişancı) Rüzgârın dilini konuşur. Eski JÖH; SR-25 ve bolt-action arasında göreve göre seçim yapar. Nefesini dört sayıda kilitler, rüzgâr çağrılarını bileğindeki karta yazar. Şahin’in biletini kestiği hedef bir daha “tesadüf” kelimesini duymaz. Tibet – “Kerkenez” (Gözlemci / Keşif) Şahin’in gözü, kulağı, mesafesi. Lazer mesafe ölçer, Kestrel, balistik hesap—hepsi onun avuç içindedir. Arazide rota okur, yer şekillerini konuşur; şehirde ise kat planlarını beynine çizer. Onların ikisi bir aradayken, biz sahaya zaten bir puan önde çıkarız. İsmail – “Balaban” (Ağır Silah / Üstün Ateş Desteği) Makinalı tüfeğin ritmini kalp atışına yediren adam. Mk48’i çocuk gibi taşır ama tetiğe saygısı ağırdır; mermi sayısını sakız çiğner gibi değil, matematik gibi yönetir. Üstünüze Balaban’ın örtücü ateşi düşmüşse, başınızı kaldırmak akıllı bir fikir olmaktan çıkar. Suna – “Suna” (Müzakere / Psikolojik Operasyonlar / Dil Uzmanı) Bir odayı kurşunsuz teslim almanın yollarını bilir. Rehine durumunda nefesiyle kalp ritimlerini düşürür; “Rüzgârın Kızı” masalını bir defa dinleyen, tetikten parmağını çeker. 9 farklı dili ana dili seviyesinde konuşabilir. MP7 taşır; küçük görünür, büyük kararlar verdirir. Oğuz – “Leylek” (İntikal / Mobilite / İniş-Çıkış Ustası) Motoru kapatıp sessiz iniş yapan her aracın hamisidir. HALO/HAHO rigging, hızlı iniş, çok eksenli kurtarma—hepsi Oğuz’un defterindedir. Cem – “Atmaca” (İz Sürme / Öncü / Kırsal Harekât) Toprakla konuşur, betonla tartışır. Kırsalda iz sürmek, şehirde dokuyu okumak onun mesleği. Gözleri termal gibi çalışır; yeni açılmış kilidin suskunluğunu bile duyar. Saha işaretleme dili bizde Atmaca’nın elinden çıktı; üç parmak—sağ karanlık, sol açık. Doğan – “Doğan” (İleri Siber / Dijital Adli / Saha Ağları) Bütün logları sahte bir güncellemede gömebilen ve bunu yaparken tek bir bayt kaçırmayan kişi. Saha içinde anlık yerel ağ kurar, düşmanın kameralarını bize çevirir, kendi cihazlarını kör eder. Çantasında bilgisayar değil, hareketli bir laboratuvar taşır. Onun “görmüyoruz” dediği yerde kamera zaten hiç yoktur. “Roller net. Herkes bugün tek işini yapacak. Ben komutada, Kartal saldırı kanalında. Turna, hayat çizgisini tut. Yelkuvan, kulağın bizde kalsın. Akdoğan, kapılar senin. Şahin Kerkenez, üst örtü. Balaban, nefesimizi genişlet. Suna, yanlış kelimeye fırsat verme. Leylek, inişi fısıltıya indir. Atmaca, izimizi biz çizelim. Doğan, ışıkları bize çevir.” Kimse evet demedi, gözler yetti. Toplantı bittiğinde hepimiz kalktık. Motorların uğultusu güçlenirken, gökyüzüne doğru ağır ağır yükseldik. Karadağ’a inene kadar sessizlik hakimdi. Ben pencereden aşağıya bakarken, Sessiz Hüküm’ün kanatlarının altından geçen bulutların gölgeleri, bana tek bir şeyi hatırlattı. Gidiyoruz ve dönerken yalnız olmayacağız. Sessiz Hüküm, Karadağ hava sahasına girdiğinde gökyüzü kurşuni bir sessizlikteydi. Motorların uğultusu, bu sessizliği kesen tek sesti ama o bile içeriden duyulmayacak kadar yumuşatılmıştı. Pilotlarımız, hava trafiği radarından kaçmak için alçak irtifa ve dağların rüzgâr gölgesi rotasını izliyordu. Üst kattaki toplantı alanında, herkes sessizce son kontrollerini yapıyordu. Ben masanın başında, ekibimin gözlerine tek tek bakarak planın son maddelerini hatırlattım. “İnişten sonra 15 dakikalık yürüme yolumuz var. Atmaca ve Kartal önde keşif hattı kuracak. Yelkuvan, inişten itibaren iletişim ve spektrum taraması sende. Doğan, yere iner inmez saha içi kapalı ağı kuracaksın. Şahin ve Kerkenez, üst örtü pozisyonuna çıkacaksınız. Rüzgâr çağrılarını bana anlık verin. Akdoğan, giriş noktalarını sen belirleyecek ve breach’i sen yapacaksın. Balaban, ağır ateş desteğiyle kapıları ve kaçış noktalarını kapatacaksın. Turna, ilk müdahale istasyonunu iniş bölgesinde kur. Suna, hedeflerle ilk teması sen kuracaksın. Leylek, inişten dönüşe kadar mobilite senin sorumluluğunda.” İniş hazırlığı anonsu geldiğinde herkes otomatik pilota bağlanmış gibi yerinden kalktı. Sessiz Hüküm, dağın yamacındaki dar bir düzlüğe yumuşak bir iniş yaptı. Rampalar indiğinde gece kokusu ve dağ havası içeri doldu. Leylek önde, ikili gruplar hâlinde ilerlemeye başladık. Atmaca ve Kartal, gece görüş cihazlarıyla önden yolu tarıyordu. Atmaca’nın eli sürekli toprağa gidiyor, izleri okuyor, küçük işaretlerle bize yön veriyordu. Kartal ise omzundaki HK416’yı gövdesine yakın tutuyor, her köşe dönüşünde yarım adım önde kalıyordu. “Tüm frekanslar tarandı. İki aktif telsiz var, ikisi de binanın doğu kanadında. Veri trafiği yok denecek kadar az, muhtemelen dış bağlantı kapalı.” Yelkuvan’ın sesi kulak içi komünikasyonumdan geldi. “Yerel ağ kuruldu. Tüm kameralar bana bağlı. İçerideki dört kameradan ikisi çalışıyor, ikisi devre dışı. Aktif olanlar doğu koridorunu görüyor. Kör noktalar batı ve güney girişleri.” Doğan ekledi. Rotamız buna göre güncellendi. Şahin ve Kerkenez, batı kanadındaki yükseltiye çıkmak için ayrıldılar. Oradan hem güney hem batı cephesini göreceklerdi. Şahin’in tüfeğinin namlusu gökyüzüyle birleşirken, Kerkenez lazer mesafe ölçerle ilk hedef verilerini toplamaya başladı. Balaban, makineli tüfeğini gövdesine bağlayan kayışın boyunu kısaltıp bana baktı. “Temiz mi?” diye sordu. “Henüz.” dedim. Onun temizlik anlayışı, hedefin tamamen ateş altına alınmasıydı. Bina görüş mesafesine girdiğinde, Akdoğan diz çöküp eldiveninin parmak ucuyla duvar yüzeyini yokladı. “Tuğla karışımlı beton. Patlayıcıya gerek yok, hidrolik kamla sessiz giriş yaparım.” dedi. Plan netleşmişti. Kartal ve Atmaca öncü, Akdoğan güney kapısından sessiz breach, Balaban kuzey kanadında kaçış hattını kapatacak, Şahin–Kerkenez üst örtüde, Suna doğrudan rehine odasına, Turna müdahale istasyonunda, Leylek ve Yelkuvan ise dış çevre kontrolünde. “Başlıyoruz.” dedim ve işaret verdim. Akdoğan, hidrolik kamı kapı menteşesine yerleştirdiğinde neredeyse hiç ses çıkmadı. Saniyeler içinde kapı boşluğa doğru açıldı. Kartal, düşük bir adımla içeri süzüldü, omzunun üzerinden “temiz” işareti verdi. Atmaca hemen ardından girdi, köşe temizliğini yaptı. Ben üçüncü sıradaydım. İçeride loş bir ışık vardı, elektrikler kısılmıştı. Dar koridor ikiye ayrılıyordu. Sağ taraf mutfağa, sol taraf ana salona açılıyordu. Yelkuvan’dan bilgi geldi. “Doğu kanadında iki sıcak hedef sabit duruyor. Batı kanadında hareket var.” Kartal sağdan, ben ve Atmaca soldan ilerledik. Her adımımızda ayaklarımızın altındaki tahtalar hafifçe inliyordu ama ses, nefes alışlarımızdan daha yüksek değildi. “Kuzey temiz. Kaçış hattı kapalı.” Balaban’ın sesi fısıltı tonunda geldi. Bir kapının önünde durduk. Suna yanımdaydı, bana baktı ve dudaklarını kıpırdattı. “Rehine burada olabilir.” Başımı salladım. Kartal kapıyı tutarken Akdoğan menteşeleri susturuculu cırcırla gevşetti. Kapı milimetrik açıldığında içeriden boğuk bir kadın sesi geldi. Suna öne çıktı, İspanyolca yumuşak bir tonla konuşmaya başladı. “Tranquila… estamos aquí para ayudarte…” (Sakin ol… Sana yardım etmek için buradayız…) Kapının ardındaki kız sesi titreyerek cevap verdi. O an içerideki iki adamın gölgeleri belirdi. Kartal hızla içeri girdi, HK416’sını iki adama doğrulttu. “Düş!” diye sertçe fısıldadı. Adamlar refleksle yere çöktü. Atmaca onları kelepçelerken, Turna içeri girdi ve doğrudan kıza yöneldi. “Kan basıncı düşük, ama durumu stabil. Travma belirtisi yok, sadece şok.” dedi Turna. “Üst örtüden gözlem—dışarıda iki kişi daha var, batı girişine ilerliyorlar.” Şahin’in sesi telsizde yankılandı. “Balaban.” dedim. “Bende.” diye cevapladı. Birkaç saniye sonra makineli tüfeğin kısa, kontrollü patlamaları duyuldu. “İkisi de etkisiz.” Şahin teyit geçti. “Tüm iç kameralar devre dışı. İletişim kanalları kesildi. Dijital izimiz yok.” Doğan’dan haber geldi. Kız güvenli ellerdeydi ama hâlâ içeride iki odada daha hareket vardı. Yelkuvan, termal görüntüyle konumlarını verdi. Biri depo da, diğeri de küçük bir ofisteydi. Kartal’la depo kapısına yöneldik. Akdoğan sessizce kilidi kırdı, içeri girdiğimizde iki adam bir masanın üzerinde planlar inceliyordu. Silahları masadaydı, onlara dokunma şansları olmadı. Kartal, yere yatırıp kelepçeledi. Son hedef ofis odasındaydı. Atmaca önden girdi, kısa bir boğuşma sesi geldi, sonra “temiz” dedi. Adam yüzüstü yerdeydi, bilekleri plastik kelepçeyle sabitlenmişti. Toplam altı hedef, canlı olarak elimizdeydi. Suna kıza omzunu dayamış, onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Turna, sedyeyi açmış, kızı sabit pozisyonda yerleştiriyordu. “Çıkıyoruz.” dedim. Leylek, dışarıda motoru kapalı bekleyen arazi aracının kapısını açmıştı. İlk olarak kızı bindirdik, ardından kelepçeli hedefleri ikili gruplar hâlinde getirdik. Balaban ve Kartal, sevk sırasında çevre güvenliğini sağladı. Sessiz Hüküm’e vardığımızda rampa inmişti. Hücrelerin hidrolik kapakları açıldı, hedefler tek tek içeri sokuldu. Doğan, her birinin üzerindeki tüm elektronik cihazları topladı, sinyal korumalı çantalara koydu. Sessiz Hüküm’ün rampası kapandığında içeride metalik bir uğultu yankılandı. “Kalkış için 2 dakika” Pilotlarımızdan biri telsizden konuştu..Leylek, kalkış noktasındaki rüzgâr yönünü ve hızını teyit etti. “Temiz, kalkış hazır.” diye onay verdi. Kız, Turna’nın gözetiminde tıbbi müdahale alanına alınmıştı. Turna, serum takıyor, kan basıncını düzenli aralıklarla ölçüyordu. Suna ise baş ucunda duruyor, sakinleştirici bir ses tonuyla konuşmaya devam ediyordu. Kızın nefesleri yavaşlamış, gözlerindeki panik yerini yorgun bir teslimiyete bırakmıştı. Hedefler, alt kattaki hücrelerdeydi. Balaban, hücrelerin önünde bekliyor, kıpırdayanı uyuturum bakışıyla onları kontrol altında tutuyordu. Doğan ise hücre kapaklarındaki elektronik kilitleri bir kez daha test etti. “Kaçmaları fizik kurallarına aykırı,” dedi soğukkanlı bir şekilde. Kalkış gerçekleştiğinde Sessiz Hüküm dağın yamacından yükselip gökyüzüne süzüldü. Yelkuvan, hava sahası takibini açtı. “Karadağ radarlarından çıktık, 4 dakikaya Adriyatik üzerindeyiz.” Kokpite kısa bir uğradım. Üçüncü pilotumuz, İspanya’daki iniş koordinatlarını giriyordu. Bizim kimliğimiz her zaman ki gizli olacaktı. Bu yüzden iniş, üst düzey izinli askeri hava sahasına yapılacaktı. Babamla bağlantı kurmak için iletişim paneline geçtim. “Operasyon tamamlandı. Rehine güvende ve 6 hedef canlı.” Babamın sesi her zamanki gibi sakindi ama tonunda belli belirsiz bir gurur vardı. “İspanya’da üst düzey temaslarımız seni karşılayacak. Teslimatı yapıp hemen dönün.” Yaklaşık iki saatlik uçuşun ardından, Akdeniz kıyısındaki askeri havaalanına indik. İniş rampasında üç araç bekliyordu. İkisi zırhlı polis taşıyıcıları, biri siyah bir sedan. Araçlardan inenler sivil giyimliydi ama üzerlerindeki duruş, eğitimli olduklarını belli ediyordu. Kimliklerimizi gizli tutmak için sessiz bir protokol izledik. Hücre kapakları açıldı, hedefler kelepçeli halde polislere teslim edildi. Tüm teslim imzaları kod adlarımızla atıldı. Rehine, siyah sedanın arkasına oturtuldu. Kızın ailesi de oradaydı. Annesinin gözyaşları arasında ona sarılışı, sessiz bir teşekkürün en güçlü haliydi. “Kalkış için hazırız.” Leylek’in sesi iç kulaklıktan geldi. Sessiz Hüküm yeniden havalandığında, İspanya sahilinin ışıkları arkamızda küçülüyordu. Yelkuvan, dönüş rotasını verdi. “Türk hava sahasına giriş 3 saat 45 dakika.” Koltukta geriye yaslandım. Görev tamamdı. Ama biliyordum ki bu, sadece bir sonraki sessiz hükmün başlangıcıydı. Türk hava sahasına giriş anonsu geldiğinde, içimde fark edilmeyen bir rahatlama hissettim. Görev bitmişti ama asıl ağırlık, rapor anını yaşayana kadardı. Sessiz Hüküm’ün kokpit camından İstanbul’un ışıkları görünmeye başladığında, geceyi yaran çizgiler gibi parlayan caddeler bana her zaman medeniyetin gölgesinde bir savaşçı olduğumuzu hatırlatırdı. Biz, görünmeyen tarafın sessiz elleriydik. İniş pisti ışıkları belirdi. Leylek’in yönlendirmeleriyle Sessiz Hüküm ağır bir uğultuyla yere temas etti. Rampalar indiğinde, gece ayazı yüzümü yaladı. Motorların uğultusu yerini kışlamsı bir disipline bırakırken, ekibim sırayla araçlara dağıldı. Bizim için hiçbir görev tam anlamıyla bitmezdi. Dönüş yolunda bile herkes tetikteydi. Konvoy hâlinde şirket merkezine girdiğimizde, güvenlik protokolleri birer birer işledi. Kapılar, taramalar, kimlik kontrolleri. Her şey babamın sistemi kadar kusursuzdu. İçeri adım attığımda, koridorların loş ışıkları bana çocukluğumdan beri aşina olduğum o ağır sorumluluk hissini yeniden yükledi. Toplantı odasının kapısını bu kez tek başıma açtım. İçeride babam yine aynı yerde, dimdik oturuyordu. Annem kenarda sessizce dua eder gibi bekliyordu. Kerem’in parmakları hâlâ klavyesindeydi ama ekranında operasyonun dijital izleri çoktan kaybolmuştu. Babamın gözleri gözlerime saplandı. Sessizliği, bir sorgunun ağırlığıyla doluydu. Sonunda konuştu. “Zayiat?” “Yok.” dedim. “Tim tam kadro, sorun çıkmadı.” Bir anlık bir sessizlik daha. Sonra babamın gözlerinde çok hafif, neredeyse görülmez bir kıpırtı oldu. O kıpırtıyı yıllardır bilirdim. Dışarıdan soğuk, içten gurur. Kerem, bilgisayarını bana doğru çevirdi. “Ablacığım,” dedi, “Saha içindeki adamların kullandığı cihazlarda çok ilginç bir şey buldum. İletişim ağları kapalıydı ama kendi aralarında kurdukları küçük bir şifreleme sistemi vardı. Kimliği belirsiz üçüncü bir bağlantıya sinyal göndermeye çalışmışlar. Tam şifresini kıramadım, ama rotanın doğrudan Balkanlardan öteye, Rus uydu ağlarına yönlendirildiğini gördüm.” Babam başını Kerem’e çevirdi, sonra bana baktı. “Demek ki bu iş sadece bir fidye işi değil. Arkanda daha büyük bir gölge var, Zühre.” Ben derin bir nefes aldım. Onun haklı olduğunu biliyordum ama görev raporunun sınırlarını da aşmak istemiyordum. Yine de gözlerimin içine baktığında gerçeği saklayamazdım. “Evet baba. O gölgeyi hissettim. İspanya’da yakaladıklarımız sadece paravan. Asıl ipleri tutan henüz ortada değil.” O anda annem elini masaya koydu. Sesi titrek ama netti. “Ne olursa olsun kız sağ salim ailesine kavuştu. Allah’a şükür.” Onun sözleri, bu masada duyduğumuz nadir duygusal cümlelerdendi. Babam başını çevirip anneme baktı, bir şey söylemedi ama gözlerinde yumuşayan bir çizgi oldu. Sonra tekrar bana döndü. “Zühre. Senin işin sadece sahada değil, masada da devam ediyor. Bundan sonra her raporunu Kerem’in bulgularıyla birleştirip bana getireceksin. Bu gölgeyi bulmamız gerek.” “Emredersin baba.” Başımı eğdim. Sırtımı sandalyeye yasladım. Görev defteri bir kez daha kapanmıştı. Ama biliyordum ki aslında hiçbir defter kapanmazdı; sadece bir sonraki satıra hazırlık yapılırdı. İçimdeki ses, yaklaşan yeni bir fırtınayı çoktan duyuyordu. Ve ben, her zamanki gibi, o fırtınanın tam ortasında olacaktım.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
550.5K
bc

AŞKLA BERDEL

read
92.3K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
89.0K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
39.5K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
57.4K
bc

HÜKÜM

read
231.2K
bc

Bal dudaklım (Ağır bedeller)+18

read
36.8K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook