ZÜHRE
Kampüs kapısından adımımı attığımda, yaz tatilinin ardından şehrin havası bile değişmiş gibiydi. Betonun, çimenin ve öğrencilerin hareketli sesi birbirine karışmıştı. Tatil boyunca yalnızca telefon ve görüntülü konuşmalarla bağ kurduğum hayat, şimdi önümde gerçek hâliyle duruyordu. Kimse bilmezdi ne hocalarım ne de yanımdan geçen öğrenciler bu kampüste adımlarını atan o “hukuk fakültesi üçüncü sınıf öğrencisi”nin, aslında aynı zamanda “Albatros” olduğunu.
O tarafımı burada kimseye anlatmadım, anlatmam da. Burası benim iki dünyamın kesiştiği tek yerdi. Biri kan, ter ve barut kokan, diğeri kitap, ders ve kahve kokan.
Kafeye doğru yürürken gözlerim kalabalığın içinde onu arıyordu. Gülce… Yaz tatilini yalnızca ekranlardan paylaşabildiğim tek dostum. Evet, dostum. Çünkü benim gerçek dünyamda dostluk, ailemin ve timimin sınırları içinde kalırdı. O sınırın dışındaki tek kişi Gülce’ydi.
Kafeye girer girmez onu gördüm. Pencere kenarında oturuyor, telefonu ile uğraşıyordu. Sessizce arkasına yaklaştım, kollarımı boynuna doladım.
“Gül Bahçem…” dedim fısıltıyla.
“Çoban Yıldızım…” Gülce gülerek başını bana çevirdi.
O an tatilin bütün mesafesi ortadan kalktı. Kucağına bıraktığı çantasından telefonunu çıkarıp bana uzattı.
“Bak, Göksel ve Aras bir yaşına bastı!”
Ekrandaki fotoğraflarda, yanakları tombul, gözleri ışıl ışıl bakan ikizleri gördüm. Gülce parmağını kaydırdı, başka fotoğraflar geldi.
“Mizginim koca kız oldu, dokuz yaşında. Pusatım da beş oldu. Büyüdüler resmen.”
Anlatırken gözleri parlıyor, sesi sevecen bir tonda titriyordu. Ben de gülümsedim, ama sessizdim. Onun heyecanı zaten ikimize de yetiyordu.
Bir süre böyle fotoğraflar, anılar, küçük hikâyeler… Ardından konu yeni dönemin ilk etkinliğine geldi.
“Bahar partisini duydun mu?”
“Evet. Yine geleneksel mi olacak?”
“Aynen. Okulun açıldığı ilk haftanın cumartesi akşamı. Seninle birlikte gitmek istiyorum.”
“Olur.”
Gülce ile olan bağımın ne kadar nadir olduğunu bilseydiniz, bu basit kelimenin ne kadar anlam taşıdığını da anlardınız. İnsanlara karşı hep mesafeliyim. Ne sınıf arkadaşları, ne hocalar… Ailemin ve timimin dışında kimseyi yanıma yaklaştırmam. Ama Gülce, o sınırı aşmayı başardı. Ve bundan en çokta annem memnundu. Çünkü ilk defa ailemin ve timimin dışında bir dostum vardı.
Kahvemizi bitirip kampüste birkaç sınıf arkadaşımızla selamlaştık. Kısa sohbetler, tatilin nasıl geçtiğine dair klasik sorular… Sonra fakülteye geçip ders programlarımızı aldık. Tüm dersleri birebir aynı olacak şekilde ayarladık. Böylece bütün günlerimiz aynı tempoda geçecekti.
“Parti için elbise bakmaya çıkalım mı?”
“Olur.”
Şehir merkezindeki mağazaları dolaştık. Birkaç model denedim, bazıları fazla resmî, bazıları fazla abartılıydı. Gülce kendine yakışanı hemen bulmuştu. Onun enerjisi, elbise seçerken bile dışa vuruyordu.
Alışverişten sonra bir kitapçıya uğradık. Rafların arasında dolaşırken, önümüzdeki dönemde lazım olabilecek birkaç hukuk kitabı aldık. Kitapların ağırlığı çantalarımıza, sohbetimizin sıcaklığı ise aklımıza yüklendi.
Akşamüstüne doğru vedalaştık. Eve döndüğümde sofra kurulmuştu. Babam, her zamanki gibi sakin, annem ise gözlerinde dikkatli bir ışıkla beni süzüyordu.
Yemek sırasında annem, laf arasında, “Gülce ile vakit geçirmen çok hoşuma gidiyor.” dedi.
Bunu biliyordum. Çünkü o, benim dünyamda Gülce’nin neyi temsil ettiğini anlıyordu. İlk defa farklı bir dostum vardı. Onun gözleriyle bana bakışı, “Bu halini daha çok görmek isterim” der gibiydi.
Annemin bakışlarından aklından geçenleri her zaman anlarım. O, Albatros’u dizginleyip beni normal bir kız gibi davranmaya yönlendirmeye çalışsa da, bunun her zaman mümkün olmadığını da bilir.
Yemekten sonra biraz sohbet ettik, ardından odama çekildim. Giysilerimi çıkarıp yatağa uzandım. Tüm günün hareketliliği, tatilden sonraki bu ilk buluşmanın sıcaklığı… Gözlerim kapandığında zihnimde hâlâ Gülce’nin gülüşü vardı.
Uyudum.
■■■■■
Cumartesi sabahı, gözlerimi Gülce’nin odasında açtım. Perdelerin arasından sızan ışık, duvarlardaki açık krem tonunu yumuşak bir sabaha çeviriyordu. Bu evde uyandığım sabahların bir ritmi var. Koridordan gelen ince deterjan kokusu, mutfak dolaplarının yavaş açılıp kapanma sesi ve sanki perde aralığından içeri giren rüzgârla evin nefes alıp verdiğini fısıldayan bir sessizlik. Burada, zihnimdeki bütün alarm düğmeleri birkaç kademe kısılıyor. Kalabalık bir evin telaşlı seslerinden ve tim toplantılarının demir disiplininden uzak, sade ve derli toplu bir sığınaktı burası.
Gülce yüzünü yastığa gömmüş, bir kolunu yorganın üstüne atmıştı. Saçları yastığın üzerinde dağılıp yüzünü yarım perde gibi kapatıyordu. Onu izlerken aklıma hep aynı düşünce gelir. Benim dünyamda insanlar ya görev arkadaşım ya ailemdir. Bunların dışında birini “dost” diye anmak, kırılacak bir cam parçasını avucunda korumak gibidir. Gülce, o cam parçasını hiç düşürmedi.
“Gül Bahçem,” dedim fısıltıyla, omzuna dokunup.
“Daha sabah olmadı ki.” Mırıldandı.
“Neredeyse öğlen olacak. Hadi parti için hazırlanacağız daha.” Göz kapaklarını ağır bir kapı gibi araladı, gülümsedi.
“Tamam, Çoban Yıldızım. Önce kahve, sonra dünyayı kurtarırız.”
Gülce’nin bu evi, iki kişilik bir çalışma kampı gibi düzenli. Not kâğıtlarıyla kaplı mantar pano, masanın köşesine dizilmiş renkli kalemler, rafta duran dava örnekleri… Yanında rahat bir koltuk, ucunda battaniye. Vize ve finallerde bu koltukla masanın arası bizim mesafemiz olur. Not alır, birbirimize paragraf okur, tartışır, sonra sanki bir düğmeye basılmış gibi aynı anda susarız.
Mutfakta ikimiz de otomatik hareketlerle işe koyulduk. Kahvaltı masasına taze sıkılmış portakal suyu, kızarmış ekmek, tulum peyniri, dilimlenmiş avokado, domates ve zeytin yerleştirdik. Gülce ince belli bardaklara çay koydu. Masanın ortasına küçük bir saksı nane vardı. Kokusu, evin sabahına “uyan” der gibi yayılıyordu.
“Bu gece bizde kalman iyi oldu. Parti hazırlığı tek başına yapılmaz.” dedi Gülce.
“Yapılır da tadı çıkmaz. Beraber saçmalama lüksümüz var.”
Kahvaltı sessiz ve düzenli geçti. Arada bir, dün gece konuştuğumuz saç makyaj planını hatırlayıp gülümsedik. Ben genelde işlevsel olanı seçerim. Yüzümü yormayan makyaj, hareketimi kısıtlamayan elbise. Gülce ise detay sever. Küçük bir toka, hafif bir parıltı, ince bir küpeyle bile sahnenin ışığını ayarlar. Aynı masada oturup farklı yerlerden bakan iki insanız biz. Bu yüzden birlikte iyi dengeleniriz.
Kahvaltıdan sonra hazırlığa geçtik. Kuaföre bilerek gitmedik. Zamana karşı yarışırken bağımsız olmak bazen en iyi konfordur. Gülce banyodan büyük bir kutu getirdi. İçinde fırçalar, düzleştirici, maşa, tokalar ve lastikler.
“Önce saç. Parti akşamı rüzgâr çıkar, bozulmasın.” dedi.
Onun saçları doğuştan dalgalıydı. İri maşa ile kıvrımlarını belirginleştirip ensesinden gevşek topladı. İki ince tutamı, yana düşecek şekilde serbest bırakıp yüzüne hafif gölge yaptı. Ben saçlarımı düzleştirip yarım topladım. Önlerden birkaç tel bıraktım ki yüzümün çizgilerini yumuşatsın. Savaşçıların bile bazen zırhını satenle astarlaması gerekir.
Gülce, göz kapağına sıcak altın tonlar, kirpik diplerine neredeyse görünmez bir kahve çizgi ve dudaklarına nude bir ton sürdü. Tenini parlak göstermeyen, ama ışıkta pürüzsüz görünen ince bir aydınlatıcı kullandı. Ben eyeliner’ı tek hamlede çekip bıraktım. Gözümün karakterini gereksiz konuşmadan anlatan bir çizgi. Allığı çok hafif. Dudaklarıma mat bordo sürdüm. Koyu lacivert elbiseyle birlikte ciddiyeti dengeler.
“Tehdit algısını düşür, ağırlığını koru,” diye kodladım içimden.
Dolap kapakları açıldı, elbiseler sırayla askılardan indi. Gülce’nin elbisesi uçuk pembe, omuzları açıkta bırakan, diz üstünde biten zarif bir model. Kumaşı ipek saten karışımı, adım attığında dalga gibi hareket ediyor. Gümüş rengi ince topuklular ve minimal küpelerle tamamladı. Koluna, küçük ve parlak bir bileklik taktı. Abartıdan kaçınırken ışıltıyı inkâr etmedi. Ona baktım, gülüşüyle elbise aynı renkteydi.
Benim elbisemse koyu lacivert, belden oturan, uzun ve tek omuz, asimetrik kesim. Sağ bacakta hareketi kolaylaştıran ama göz yormayan bir yırtmacı vardı. Kumaş, ışığı emiyor, ama parlamıyor, parıltısını içeride saklıyordu. İnce siyah topuklular ve taşsız, düz bir bileklik. Parfümü bile ölçülü sıktım. Yakına gelince duyulan, uzakta sır olan türdendi.
Hazırlık bittiğinde saat 19.00’ı gösteriyordu. Gülce, aynanın karşısında bir dönüş daha yaptı.
“Şimdi mi güzeliz, yoksa gece ışığında mı?” diye sordu.
“Gece ışığı bizi yakalamaya çalışacak.”
Gülce’nin arabası, sokağın köşesinde gölge gibi bekliyordu. Camdan baktığımda, şehrin akşamüstü rüzgârı, eylülün ilk serinliğini yüklüyordu. Emniyet kemerini çekip taktım. Ellerim alışkanlıkla torpido, koltuk altı ve kapı ceplerini taradı, mesleki deformasyon. Arabada gerek yoktu. Yine de zihin listemi tutarım, güzergâh, ışık ve park planı.
“Bence bu gece iyi geçecek. Biraz dans, biraz sohbet, biraz da bizim tahmin oyunumuz.”
“Kaybeden kahve ısmarlar,” dedim.
“Kaybeden değil, kaybedenler. Benim kazanma oranımı biliyorsun.”
“Biliyorum. Ama ben de iyiyim.” Gülümsedim.
Üniversitenin girişinde güvenlik görevlileri misket gibi dağılmış, gelenleri yönlendiriyordu. Partinin yapılacağı açık alan, baştan aşağı düzenlenmişti. Girişte, ince iplerle asılmış uzun ışık şeritleri, etrafa sarımsı bir parlaklık veriyordu. Masalar yuvarlak, her birinin ortasında küçük cam fanuslar içinde beyaz mumlar vardı. Çiçek aranjmanları lavanta ve okaliptüs kokuyordu. Rüzgâr hafifçe estiğinde, kokular masaların arasından dolaşıp sahnenin önüne doğru yayılıyordu.
Sahne, alanın merkezine konumlandırılmıştı. Arka fonda üniversitenin amblemi, iki yandan asılı lacivert ve beyaz kumaşlar. Ses sistemi temiz, cızırtı yok. Işıklar, sahne önünü net aydınlatıyor, geri plandaki kalabalığı hafif bir gölge gibi bırakıyor. Bu tür ışık planlamalarını severim.
Rektör, saat tam 20.00’de sahneye çıktı. Ses tonu resmi, cümleleri kısa.
“Yeni dönemin hepimize sağlık, huzur ve başarı getirmesini diliyorum. Bugün burada, bir arada olmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Hepinize iyi eğlenceler.” Alkışlar ölçülüydü, öğrenciler yeni dönemin ilk gecesine saygılı bir giriş yapmak istiyordu. Ardından öğrenci birliği başkanı sahneye çıktı. Sesi daha yükseldi, mimikleri daha genişti.
“Bu sene daha az bürokrasi, daha çok dayanışma, daha çok kütüphane, daha çok kahve! Ve tabii daha çok eğlence. Hoş geldiniz!”
Müzik yükseldi. Kalabalık sahnenin önüne doğru aktı. Gülce elimi tuttu, “Gel,” dedi. Adımlarımızı müziğin ritmine göre ayarladık. Kalça hareketi ve omuz çizgisi arasında konforlu bir orta yol bulduk. Gülce’nin dansı daha neşeli, benimki daha kontrollüydü. İkimiz de farkında olmadan birbirimizin ritmini eşitledik.
Bir süre dans ettikten sonra kalabalığın kenarında nefeslenmek için durduk. Tam o sırada tahmin oyunumuz başladı. Kenarda tek başına duran, elinde kitap taşıyan uzun boylu bir oğlan pantolonu ütülü, gömleği bedene oturuyor, bakışları sahnede değil, konuşanların dudaklarında.
“Sosyoloji ya da hukuk.” dedim.
“Hukuk, çünkü kitap, medeni hukuk kitabı, sırtındaki renk kodundan tanırım.” Bir başka grup kulaklarında kulaklık, tenis ayakkabılarıyla sahne çevresinde volta atan iki kız girdi görüş alanımıza.
“İktisat." dedi Gülce.
"Biri İktisat, biri İşletme. Çünkü şaka yaparken vücut dilini değil, kelimeyi öne çıkarıyorlar.”
Tahminler art arda geldi. Çoğunu doğru bildik. Yanımıza uğrayan sınıf arkadaşlarıyla kısa kısa sohbet ettik.
“Tatilde neredeydin?”
“Kütüphanenin yeni düzenini gördün mü?”
“Ders programları nasıl?” Benim cevabım hep kısaydı.
“İyiyim, hazırız, görürüm.” Gülce daha renkli anlatır; ikimizin toplamı ideal orta tonu bulur.
23.30’dan sonra, kalabalık daha da sıklaştı; müzik bir iki vites daha hızlandı. Saat 00.00’a yaklaşırken sunucu mikrofondan kapanış anonsunu yaptı. Rektörlük kuralları, gece yarısından sonra kampüste gürültünün azalmasını ister.
“Parti bitmiştir,” dendiğinde alkışlar yine ölçülüydü.
Tam ayrılacakken yanımıza hukuk sınıfından altı arkadaşımız geldi. Her biri kendi rengiyle belirdi, sanki kalabalıktan seçilmiş altı ton.
Mert, esprili ve laf cambazı, gömleğinin kolunu dirseğe kadar kıvırmış. “Şurada yeni açılan bir kulüp var, geceyi orada tamamlayalım mı?” dedi. Göz kırpışı “itirazı dinlemeyeceğim” tonundaydı.
Selin, dümdüz bir at kuyruğu ve keskin bakışlarla araya girdi. “Kalabalık ama güvenliği iyiymiş. Listeyle alıyorlar.” Selin’in cümleleri daima plan kokar.
Efe, sessiz görünen ama yerinde çıkışları olan, koyu renk kapüşonlusunun iç cebinden not defteri çıkarıp gülerek salladı. “Ben adrese baktım, otoparkı geniş.”
Cansu, sosyal, insan ilişkilerinde güçlü; kahkaha atarken başını geriye atması bir imza gibi. “Dans pistinin ışıkları efsaneymiş,” dedi.
Berk, dışa dönük ve atletik; sporcu disiplini yüz hatlarına kazınmış. “Gidiyoruz,” diye özetledi. Karar cümlesi kısa, kas yapısı kadar net.
Asya, detaycı, ince çerçeveli gözlüğünün arkasındaki bakışlar, etrafı tarayıp duruyor. “Rezervasyon listesine adımızı yazdırdım,” dedi. “Sekiz kişilik yer hazır.”
“Ne diyorsun?” Gülce bana baktı.
“Gidelim. Yeni döneme bir hatıra gerekir.”
Arabalara dağılıp kulübe doğru yola çıktık. Şehrin gece ışıkları, camlarda uzun çizgiler gibi akıp gidiyordu. Güzergâhı aklımda haritalandırdım yine. Ana cadde, yan yol, köprü altı, sol cep. Kulüp, iki katlı bir binaydı. Girişte kırmızı halı yoktu ama ışık şeritleri binanın önünü bir sahne eşiğine çeviriyordu. Kapının iki yanında güvenlik görevlileri duruyordu. Kulaklıkları, omuz hattı ve ayak açısı, profesyonel olduklarını söylüyordu. Liste kontrolü hızlıydı. Asya isimleri söyledi, içeri girişimiz bir dakikayı bile bulmadı.
İçeride hava, parlak ve koyu bir arasıydı. Loşluk, ışık gösterileriyle bölünüyor, tavandan aşağı sarkan lazer çizgileri, müziğin ritmine göre titreşiyordu. Alt katta geniş bir bar, karşısında dans pisti. Üst katta, balkon gibi uzanan bir localar koridoru. Yukarı çıkanların kim olduğunu anlamak zordu, bu kasıtlıydı. Böyle mekânlarda mimari, gizliliği sever. Kalabalık bir sır, güvenlik kadar etkili bir perde olur.
Kalabalığın içine karıştık. Cansu barın oradan içecekleri aldı. Mert bir fıkra anlattı, Selin mekânın acil çıkışlarını saydı. Asya gülerek “Seninle bir mekânda tatile çıkılmaz, her yeri tatbikat alanına çeviriyorsun” dedi. Berk pistin sınırına kadar ilerleyip ayak tabanını zemine sürttü. “Kaydırmıyor,” dedi, “iyi.” Efe arada bir saatine baktı; onda zaman, nabız gibi ritim tutar.
Müziğin içine girdik. Gülce’nin eli elimde, pistin bir adım kenarındaydık. Kalabalıkta dans edenlerin yüzleri, ışık darbeleriyle bir görünür bir görünmez oluyordu. O bölümdeki ışıklar, insanı fotoğraf kareleri gibi parçalı gösterir. Kimliğin bile ritme göre değişir. Benim gözüm, kalabalığın ritminden çok mekânın ritmindeydi. Çıkış kapıları, merdiven başları, barın köşesinde duran iki güvenliğin konuşurken omuz açısı, DJ kabininin yanında bekleyen teknik personelin sayısı. Hepsi zihnimde bir şema oluşturur. Burası eğlence yeriydi. Ama ben hiçbir yerde zihnimin gözünü tamamen kapatmam.
Sonra gözüm yukarı kaydı. Loş ışık demiri, üst katın balkonunu bir perde gibi çiziyordu. Tam karşımızdaki locada iki adam oturuyordu. Önce mekânın perspektifi, sonra yüz hatları, sonra bakış.
Tanırım. Adını duymak, bir kapının açılma sesi gibiydi. Asil Vardar. Yeraltı dünyasında “EX” diye anılır. Bazı isimlerin yanına lakap, bir gölge gibi yapışır. Yanında oturan adamı da tanırım Emir. Duruşları konuşur, birinin bakışı keskin bir su gibi, diğerinin kolu, dinlenirken bile hızlı hamlenin provasını yapar.
Zaman, kalabalık bir anda sessizliğe bürünmüş gibi ağırlaştı. Müziğin ritmi duyulmaya devam ediyordu ama sanki aramızda bir ses perdesi kalkmıştı. Gözlerim Asil’in gözlerine değdi. Uzun sürmedi göz teması, gereğinden fazla uzarsa anlamı bozulur. Ama o an, bir kare gibi zihnime yapıştı. Üst katta, locanın gölgesinde bir çift gri göze karşı, aşağı katta, pisti kenarından izleyen ben.
Onun gözlerinde, hatırladığım her gece operasyonunun, her soğukkanlı kararın, her yarım kalmış nefesin özeti vardı. Benim gözlerimde, iki dünya arasında kurduğum köprünün sessizliği. O an, kimse bilmezken yukarıdaki locayla aşağıdaki pist arasında görünmez bir çizgi çekildi.
Emir, Asil’in omzuna hafifçe eğilip bir şey söyledi. Asil, başını çok az çevirdi, sonra yeniden bana baktı. Bakışını kaçırmadım.
“İyi misin?” Gülce, koluma dokundu.
“İyiyim. Sadece kalabalığı izliyorum.”
Yalnızca bir an sürdü. Sonra dünya normal akışına döndü. DJ, bir şarkıdan diğerine, kalabalık bir ritimden ötekine geçti. Arkadaşlarımızdan biri bir şey sorunca başımı ona çevirdim. Cümleye girip yerimi aldım. Ama gözlerimin bir köşesinde, üst kattaki loş çizgi hâlâ duruyordu.
Zaman ilerledi. Gece kendi üzerine yığılıp daha koyu bir renge döndü. Biz, kulübün içinde, sekiz arkadaş kâh güldük, kâh sustuk, kâh müziğin içine karıştık. Ama hafızam bir anı şimdiden mühürlemişti. Üst katta, karşı locada oturan iki adam.