Nazlı’dan
Saat sabahın altısıydı ve ben kan ter içinde kalmıştım. Eee tabii bin tane ip atlamak kolay değildi. Belki başkalarına göre zordu, ama ben yıllardır yaptığım için problem yoktu. Aslında Mirhan ayısının da hakkını yiyemezdim. Adam ne zaman izine gelse beni sabahın köründe iştimaya alınan askerler gibi çalıştırıyordu. Adamın mesleği kanına işlemişti bir kere.
Düşüncelerimden çıkıp elimdeki ipi spor aletlerimin yanına koydum ve sıcak bir duş almak için banyoya girdim. On beş odalı küçük otelimde kendime ve Cansu'ya ait bir oda vardı. Küçüktü ama bize yetiyordu. Bunun yanında da beş tane çalışanımız vardı. Yetmediği yerde olaya bizde el attığımız için fazla çalışana ihtiyaç duymuyorduk. Gerçi Emine cadısı ile pek anlaşamasakta özünde iyi kadındı ve bir şekilde idare ediyorduk. Tabii benden daha fazla konuşmaması şartıyla.
Ayırdığım kıyafetleri tek tek özenle giyip aynanın karşısına geçtim. Şöyle bir makyaj malzemelerime göz attım ve siyah kalem, rimel ve kırmızı bir ruj da karar kıldım. Sonuçta beyaz ve kırmızının uyumunu seviyordum. Beyaz bir gömlek, lacivert bir kot pantolon ve altına siyah bir stiletto. İtiraf etmem gerekirse topuklu ayakkabı giymeyi seviyordum. Gerçi hangi kadın topuklu giymeyi sevmezdi ki. Tamam kabul ediyorum kıyafete, ıvır zıvıra çok para vermeyen biriydim ama söz konusu ayakkabı olunca tüm bunlar anlamsız kalıyordu işte.
"Yaklaşık on dakikadır o aynada ne bulduğunu çok merak ediyorum Nazlı?" diyen sesle irkilip arkamı döndüm. Allah aşkına kızıl ne zaman gelmişti buraya.
"Sen kaç dakikadır orada yalı kazığı gibi dikiliyorsun Cansu Hanım?"
"Sen dudaklarını maymun kıçı gibi büzüştürüp ruju badana yapmaya başladığından beri canım." deyince dudaklarımı büzerek ona yaklaşmaya başladım.
"Ama ne yapayım kızıl kafa. Sadece ruj kullanıyorum onu da mı çok göreceksin bu zavallı kardeşine?"
"Zavallı kardeşe hatırlatmak isterim yarım saat sonra misafirler geliyor." dediğinde toparlanıp hemen ikinci kimliğime geçiş yaptım. Yani en azından çalışanlar böyle diyordu. Konu işe gelince ister istemez başka bir kimliğe bürünüyordum.
"Tamam hadi inelim. Ben mutfağa geçerken sen de odaları gez. Özellikle çift kişilik odayı. Bir eksik olmasın." dedim ve hemen odadan çıktım. Zaten birinci katta sadece mutfak, resepsiyon, Cansu ve benim odam vardı.
Cansu'yu yukarıdaki odaları kontrol etmesi için yollarken, ben de mutfağa doğru yöneldim ve tam bir curcunanın içine düştüm. Bir yanda müşterilere kahvaltı hazırlığı yapan Emine abla, diğer yanda yörenin meşhur ekmeğini yapmaya çalışan yeğeni.
"Günaydın Emine abla. Nasıl gidiyor?" dedim gözlerimle ortalığı kolaçan ederek. Bir otel işletmecisi olarak temizlik benim her şeyimdi. Özellikle mutfak temizliği.
"Çaylar hazır mı?" dedim gülümseyerek...
"Hanımım çay suyunu koyduk ama daha kaynamadı." dediğinde kolumdaki saate baktım. Daha fazla oyalanırsak geç kalacaktık ve bu isteyeceğim en son şeydi. Hele ki otelleri ile adından çokça söz ettiren bir adama karşı...
"Fatoş elindeki işi bırak çay ile ilgilen tatlım. Onu ben hallederim." dedim ve belindeki önlüğü alarak hemen kendime bağladım. Açık olan saçlarımı lastik toka ile bağlayıp ellerimi yıkadım ve yağlı ekmek yapmak için tahtanın başına oturdum. Kahvaltının olmazsa olmazıydı yağlı ekmek. Ve annem sağ olsun zamanında elimin kemiklerine vura vura öğretmişti bunları. İyi ki de öğrenmiştim. Yaklaşık yarım saat sonra nihayet tahtanın başından kalkabilmiştim.
"Sen nasıl ağa kızısın, nasıl otel sahibin anlamıyorum Nazlı abla? Vallahi seni alan yaşadı." diyen Fatoş 'a gülümseyip önlüğü çıkardım ve konuşmaya başladım.
"Annem bırakmadı ki ağa kızı gibi yaşayayım. Ama olsun bak her şerde bir hayır var."
"Valla Azra Hanım Ağamdan her şey beklenir hanımım.”
"Evet canım. Benim anamdan her şey beklenir. Neyse reçelleri tazeleyin. Cansu'nun annesinden gelen turunç reçelinden de koymayı unutmayın." diyerek arkamı döndüm ve mutfaktan çıktım... En iyisi misafirler gelmeden sıcak bir duş almaktı çünkü berbat kokuyordum. Fakat daha mutfaktan çıkıp iki adım bile atamadan önden dünyaca ünlü bir markanın valizini taşıyan bir adam, ardından sarışın uzun boylu bir kadın ve en son gözünde siyah bir gözlük ile gözünü telefondan ayırmayan başka bir adam. Bunlar yüzde doksan gelecek olan misafirlerdi. Berbat bir halde olmama aldırmadan hemen konuşmaya başladım.
"Hoş geldiniz. Nasıl yardımcı olabilirim?" dedim gülümseyerek. Güleryüz önemliydi sonuçta.
"Ahhh! Merhaba bu otelin müdürü yok muydu acaba?" diyen kadına baktım.
"Maalesef... Size nasıl yardımcı olabilirim Hanımefendi?" Az önceki gülümsemem bir taraflarıma çoktan kaçmış yerinde yeller esiyordu.
"Günaydın Hanımefendi. Biz rezervasyon yaptırmıştık."
Bu sefer konuşan valizleri taşıyan adamdı.
"Kim adına ayrılmıştı odalar?" dedim cevabını bildiğim halde. Karıya gıcık olmuştum, hele ki kaşlarını kaldırıp baştan aşağı beni süzmesine daha beter gıcık olmuştum...
"Siz kim oluyorsunuz sorması ayıp hanımefendi? Anladığım kadarıyla müdür Bey’in sekreterisiniz.”
Kadının neyi ima ettiğini anlamayacak kadar salak değildim haliyle. "Ben bu otelin sahibiyim Hanımefendi." dedim ve koşturarak yanıma gelen Cansu'yu göstererek tekrar konuşmaya başladım.
"Şimdi müsaadenizle yardımcım size ayrılan odaları gösterecek umarım memnun kalırsınız." dedim ve kadını parçalamadan odama doğru ilerledim.
****
Asaf’dan…
Yorgundum, uykusuzdum ve bu durum bende istemediğim etkiler bırakıyordu. Hava şartları nedeniyle erken gelmem gereken bu yere bir saat rötarlı gelmiştim. Tüm bunlar yetmezmiş gibi yanımdaki kadının çenesine ve bir dakika bile rahat durmayan ellerine maruz kalmıştım. Şimdi de haklıymış gibi karşısındaki çalışanlardan biri ile laf yarıştırıyordu. Gerçi ben neden şaşırıyordum ki. O her zaman böyleydi.
Onların şu anda ne yaptığı beni zerre kadar ilgilendirmediği için elimdeki telefondan, otelde kalan müşteriler tarafından yapılmış yorumları okuyordum. Birkaç kişinin oda temizliğine değinmesi hariç olumsuz hiçbir yorum yoktu."Şöyle buyurun Efendim." diyen sesle kafamı kaldırıp karşımdaki kadına baktım. Değişik bir tipti... Mavi gözleri, çilli suratı ile gerçekten ilginç bir tipti. Hafifçe gülümseyip kafamla onayladım ve gittiği yöne doğru ilerlemeye başladık. Güzel bir mekandı. Taş duvarları, rengarenk çiçekleri, dar sokakları ile değişik bir havası olan bu küçük otel ilginç bir şekilde hoşuma gitmişti.
"Öncelikle otelimizi tercih ettiğiniz için teşekkür ederiz efendim. İstediğiniz her şey hazır. Umarım memnun kalırsınız."
Kibar bir şekilde konuşan kıza gülümseyip bize ayrılan odanın kapısından içeri girdim.
"Bakacağız artık." dedim ve kimseye aldırmadan kendimi yatağa bırakıp gözlerimi kapadım. Uykum vardı. Ama açlık uykusuzluğumu bastırıyordu. En iyisi kalkıp bir duş almak ve otelin restoranına inmekti. Kapının kapanmasıyla beraber yataktan kalkıp bir çırpıda üstümdeki kıyafetlerden kurtuldum ve banyoya doğru ilerledim. Havanın buz kesmesine rağmen her yer sıcacıktı. Bir kadın işletmesine rağmen her şey düşünülmüştü. Ve itiraf etmem gerekirse temizlik açısından gayet iyiydi.
Düşüncelerimden çıkıp sıcak suyun tenimi rahatlatmasına izin verdim. Beynim, bedenim, ruhum her şeyim yorulmuştu artık. Otuz bir yaşındaydım... Belki de hayatımın en güzel dönemi. Ama nedense kendimi dışından baktığında hiçbir şeyi olmayan, ama içine bakıldığında çürümüş, kurtlanmış olan bir çınar ağacına benzetiyordum.
"Hayatım bende gelebilir miyim?" diyen sesle düşüncelerimden çıkıp banyo kapısında çırılçıplak duran kadına baktım.
"Çıkıyorum Ebru." dedim bakışlarına aldırmadan.
"Banyoda beni yalnız mı bırakacaksın?"
"Bu yaşına kadar hep ben mi yanındaydım?" dedim sinirle. Ona aldırmayarak hemen banyodan çıktım.
"Senin derdin ne lanet olası?"
"Benim bir derdim yok Ebru. Sadece yorgunum. Kendi isteklerini sürekli ön planda tutacağına biraz da beni düşünsen." dedim çıplaklığıma aldırmadan saçlarımı kurularken.
"Seni çok seviyorum neden anlamıyorsun." deyip sarılması ile daha fazla uzatmayarak bende ona sarıldım.
"Sen biraz dinlen. Ben kahvaltı ya ineceğim. Sonra da otele geçerim zaten. Akşam da yemeğe çıkarız." dedim ve üzerimi giyinmek için dolaba yöneldim. Beyaz bir gömlek, altına siyah bir pantolon giydim ve Ebru'nun dudaklarına baştan savma bir öpücük bırakarak aşağı indim. Ortalıkta kimse yoktu... Gerçi bunu doğal karşılıyordum, çünkü burası küçük bir oteldi.
"Buyurun efendim." diyen sesle karşımdaki genç çocuğa baktım. Gözlerinin içi parlıyordu.
"Kahvaltı salonuna baktım." dedim sakince.
"Beni takip edin efendim." dediğinde önümde ilerleyen genç çocuğu takip etmeye başladım. Burası gerçekten güzel bir yerdi. En önemlisi bina eski olmasına rağmen, içindeki her şey modern ve kaliteli duruyordu. Belli ki buranın işletmecisi baya bir para harcamıştı.
"Buyurun efendim. On dört çeşit kahvaltılıklarımız ve beş çeşit ekmeğimiz vardır. Ama ben size kesinlikle buranın meşhur ekmeklerinden yağlı ekmeği önerebilirim. Gerçekten çok güzeldir efendim." Çocuk anlatırken gözlerinin içi parlıyordu resmen.
"Pekala teşekkür ederim küçük bey." dedim saçlarını karıştırarak.
"İyi günler efendim. Umarım memnun kalırsınız çünkü Nazlı abla müşterilerin memnun kalması için çok çabalıyor." dediğinde hafifçe gülümsedim. Anlaşılan o ki bu küçük bey patronunu çok seviyordu.
"Bırak da buna ben karar vereyim değil mi delikanlı?" dedim cebimden bir miktar para çıkarıp çocuğa uzatırken...
"Gerek yok efendim." demişti gözlerini kaçırarak.
"Ama sen bunu hak ettin." dedim gözlerinin içine bakarak.
"Peki efendim teşekkür ederim." deyip utanarak parayı cebine koymasını izledim ve daha fazla burnuma gelen mis gibi kokuya dayanamayarak büfeye yöneldim. Sade ve doyurucu şeyler vardı... Servis tabağına içinde garip otlar olan peyniri es geçerek birkaç peynir çeşidinden koymuştum ki duyduğum sesle kaşlarımı çattım.
"Otlu peynir. Doğunun vazgeçilmez tatlarından bir tanesidir. Tavsiye ederim." diyen kadına bakmadım bile. Ne yiyip ne içeceğime kendim karar verebilirdim.
"Bu arada otelime hoş geldiniz. Ben Nazlı Ateşoğlu." diyen sese aldırmadan konuşmaya başladım.
"Teşekkür ederim Bayan Ateşoğlu ama bu-" Karşımdaki kızı görmemle birlikte kelimelerimi yutmuştum. Boğazım düğümlenmiş, cümleler birer birer ağzımın içinde yuvarlanmıştı. Yıllardır küçük bir kız çocuğunun hayaleti ile uğraşırken, şimdi capcanlı karşımdaydı. Nazlı Ateşoğlu… Cihan Ateşoğlu'nun bir tanesi Nazlı Ateşoğlu yıllar önceki gibi pas parlak mavi gözleri ile bana bakıyordu. Ama sadece bakıyordu. İçimde kopardığı fırtınalardan habersiz, sıradan bir insanmışım gibi... Oysaki ben onun yıllardır hayaleti ile savaşıp yaşamaya, nefes almaya çalışıyordum...
Düşüncelerimden çıkıp nefes aldım ve konuşmaya başladım.
"Hoş geldim mi göreceğiz Bayan Ateşoğlu!"