Nazlı’dan
Zengin veletlerinin ezici bakışlarını hep kitaplarda okumuştum şimdiye kadar. Ama bugün okumak yetmezmiş gibi bir de yaşamıştım. Oysaki bu tip insanların hep uydurma olduğuna inanmıştım. Tamam. Kabul ediyorum bende zengindim, daha doğrusu ben değil ailem. Ama ben hiçbir zaman param var diye karşımdaki insana böcekmiş gibi bakmadım. Bu çok onur kırıcı bir durumdu. Her şey insanoğlu için di. Yokluk, acı, zenginlik ve maalesef görgüsüzlük. Aynen sarışın ve yandaşlarının olduğu gibi. Konuşurken bile ağzı, yüzü bir tarafa ayrılan elit tabakanın cahilleri, üç beş marka çanta alıp koluna takınca çantanın sahibi ile evli sanan kuş beyinliler. Tabii bu durum herkes için geçerli değildi o ayrı bir konu tabii.
Beynimde dolanan tilkileri saklandıkları deliğe postalarken kendimi hemen sıcak suyun altına bıraktım. Ekmeğin yağ kokusu üstüme sinmişti resmen. Ama olsun. Umurumda bile değildi. Ben ekmeğim için her şeyi yapardım. Çünkü kendimden önce evine ekmek götüren çalışanlarım vardı ve ben onları düşünmek zorundaydım.
Duştan çıkıp karşı duvarda asılı olan saate baktım ve hafifçe gülümsedim. Annem ve yakışıklı babamın hediyesiydi. Ama hala anlamadığım tek nokta saatin içine neden benim fotoğrafım yerine kendi fotoğraflarının olduğuydu. Gerçekten komediydi. Karşımdaki fotoğrafta onların birbirlerine olan aşkını görebiliyordum. Onların bir elmanın yarısı gibiydi. Annem yokken babam, babam yokken annem kahroluyordu ve ben yıllardır bu aşka şahitlik ediyordum... Bu yüzden değil miydi yıllardır sap gibi tek başıma dolanmam. Her kadın gibi sevmek, sevilmek istiyordum. Annem gibi, Lizge ablam gibi... Gözlerine baktığında konuşmadan anlayabilecek, varlıkta yoklukta yanında dimdik durabilecek, en önemlisi sevgi kelimesi dillere düşmeden hissettirebilecek bir adam istiyordum. Ben babam gibi seven, Baran dayım gibi gözümün içine bakıp ne demek istediğimi anlayacak adam gibi adam istiyordum. Hayaller babam ve dayım, gerçekler namı diğer yalnızların bir numaralı dostu sap... Aklımdaki boktan düşünceye mal gibi gülerken bir taraftan üzerimi giyiniyordum. Siyah sade bir buluz, altına da annemin dikiş kursunda dikip, gençliğimden beri zorla giydiğim alacalı bulacalı deri kalem eteğimi giymiştim. Ne zaman atmak için hazırlık yapsam küçük Emrah tiplerine girip "Ama ben onu ne hayallerle diktim meleğim, ben giyemedim sen giy sarı kuzum." deyip benim kalemi içten fethediyordu. Az değildi Azra Sultan. Şimdi ise ben çok seviyordum bu eteği ve severek haftada en az iki kez giyiyordum.
Aynada son kez kendime baktığımda her şey tam da istediğim gibiydi. Sabahın aksine bu sefer gayet sadeydim. Hoş zaten çok makyaj yapan biri değildim, tabii gerektiği yerlerde yapardım o ayrı bir konu. Zaten başımda muhteşem ikili varken buna imkân yoktu. Yok boya kutusuna mı düştün, yok sıvamı yaptın falan filan. Onların dırdırını çekmektense yapmamak daha iyiydi sanırım.
Dikkatli bir şekilde merdivenlerden çıkıp otelin restoran bölüme geçtim. Ortalık sakindi. En fazla on kişi oturmuş yanan sobanın sıcaklığı ile kahvaltı keyfi yapıyordu. Otelde kalorifer sistemi olmasına rağmen, buraya soba kurdurmayı tercih etmiştim. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse Annemin tek başına yaşadığı zorlukları anlattığından beri aklımdaydı bu fikir. Şimdi ise iyi ki de yapmışım dediğim bir şeydi.
Gözlerimle önce büfeyi taradım... Düzen ve görsellik benim için çok önemliydi. Derken bu sabah gelen misafiri gördüm ve yanına doğru ilerledim. Servis tabağına yiyeceği kahvaltılıkları tabağına koyarken Otlu peyniri es geçtiğini gördüm ve hemen balıklama olaya daldım. Sonuçta tanıtım önemliydi ve bu işten geçimini sağlayan bir sürü insan vardı. Ama ne desem boştu. Adamın önünde sallandırdığı şeyinin ucunda bile değildim, bir kere bile yüzü bakmamıştı. Kibarlık edip kendimi bile tanımıştım oysa. Neyse ki konuşmam dan sıkılmış olacak ki birden dönüp konuşmaya başlamıştı. Fakat bunun yanında bakışları değişmiş, birkaç dakika sessiz kalmış, sonrasında tekrar konuşmaya başlamıştı ukala bir şekildeki bu benim en nefret ettiğim şeylerden bir tanesiydi.
"Üzgünüm ama ne demek istediğinizi anlamadım?" dedim kaşlarımı kaldırarak. Oysa laf ağzından döküldüğünde bal gibi anlamıştım.
"Bakıp göreceğiz dedim Bayan Ateşoğlu!" deyip ardına bakmadan yeşil bitkilerin oradaki masaya geçmesini izledim. Ego manyağı sarışın soyka... Soyka! Aman yarabbi aynı Cansu'ya benzemeye başlamıştım. Eee tabi körle yatan şaşı kalkar hesabı nerden baksan yedi yıldır ayrılmamıştık hiç.
"Adamı yedin bee! Utanmasan üstüne atlayıp don gömlek parçalayacaksın." diyen sesle irkilip arkamı döndüm.
"Sana da günaydın kızıl kafa. Kahvaltı yaptın mı?" dedim gülümseyerek.
"Hayır yapmadım. Yeni gelen Hanımefendinin ayak işlerini görmekten bu vakte kaldım." deyince kaşlarım çatılmıştı.
"Önemli bir şey değildir umarım."
"Aman ne olacak Nazlı klasik zengin tavırları. Yok sıcak su kalmamış, yok otel terliğini giymezmiş, yok kahvaltıda frambuazlı kek olması gerekiyormuş falan filan işte… Neyse hadi biz kahvaltıya geçelim işimiz çok." deyip bir servis tabağı almış ve doldurmaya başlamıştı. Bende arkasından aynı işlemi uygularken gözlerimle çaktırmadan az ilerde homini gırtlak tıkınan adama bakıyordum. Maşallah yürüyüşünden bile ego fışkıran otel zincirlerinin tek veliahttı löp löp mideye indiriyordu önündeki kahvaltılıkları. Ha bir de ellerimle açtığım yağlı ekmeği.
"Sen otur ben geliyorum." dedim ve kızılın kaş kaldırmasına aldırmadan bay ego'nun masasına ilerledim.
"Nasıl, kahvaltıyı beğendiniz mi Asaf Bey?" dedim kollarımı göğsüme sararak.
"Neden soruyorsunuz?”
"Merak ettim. Maşallah iştahla yediğinizi görünce sorma gereksiniminde bulundum. Malum sizde iyi bilirsiniz; Müşteri memnuniyeti her şeyden üstündür."
"Siz böyle yaptıkça memnuniyetimden çok memnuniyetsizliğim artıyor, Nazlı Hanım. Bu tavırlarınız tüm müşteriler için geçerli mi yoksa bana özel mi?" demişti yamuk bir gülüşle.
"Müşteri memnuniyeti önemlidir bu meslekte. Aslında bunu benden daha iyi bilmeniz lazım Asaf Bey!" dediğim de âdem elmasının oynadığını görmüştüm. Bir de yüzündeki kasların gerildiğini fark etmiştim.
"Müşteri memnuniyetini öğrenecek yaşı çoktan geçtiğimi düşünüyorum. Ayrıca müşterilerinize gösterdiğiniz misafirperverlik takdire şayan ama yanlış anlaşılmaya da elverişli. Bu yüzden bu samimiyetten hiç hoşlanmadım!" deyip bir ayağını diğerinin üstüne atmıştı. Güya laf sokmuştu ego yığını.
"Bu kadar rahatsızsanız keşke kendi otelinizde kalsaydınız Asaf Bey hem siz rahat ederdiniz hem de biz kız arkadaşınızın kaprisini çekmek zorunda kalmazdık."
******
Asaf’dan
Hiç değişmemişti. Yıllar önce nasılsa hala öyleydi. Sadece biraz şey olmuştu… Şey kadınsı... Evet, kadınsı olmuştu. Siyah bluzunun altından dimdik duran göğüslerinden anlıyordum bunu. Azıcıkta boyu uzamış bu durum zaten güzel olan uzun bacaklarını daha çekici kılar olmuştu. Yıllar sonra onu karşımda görmek koca bir tırın altında kalmak gibiydi.
Elimdeki tabağı alarak yavaşça cam kenarındaki masaya geçtim. Kendime gelip bu durumu sindirmeliydim. Onun ne konuştuğunu şu anlık dinleyecek durumda değildim ve bu yüzden kendimi kahvaltıya verdim. Otel küçük olmasına rağmen güzel ve düzenliydi. Her şeyden önce tertemizdi. Ortada dolanan bir sinek bile yoktu o derece yani. Yemek yenen kısma gelecek olursam iç dizayndan daha farklıydı. Daha çok orman bitkileri mevcuttu bu kısımda. Çıtır çıtır yanan sobanın keyfine ise diyeceğim yoktu. Derken onun bakışlarını üstümde hissediyordum. Acaba beni tanımış mıydı? Tanısa hissederdim değil mi? Ve bingo! Uzun bacakları ve topuklu ayakkabılarıyla bir kuğu misali yanıma geliyordu. Lanet olası bu durum ise nedenini bilmediğim bir şekilde beni geriyordu.
İşte yine başlamıştı konuşmaya. Tabii haliyle bende dinlemeye...Ta ki haddini aşıncaya kadar. Yavaşça oturduğum sandalyeden kalkıp karşısına dikildim. Önce gülümsedim, sonra da yavaşça ona yaklaşıp konuşmaya başladım.
"Size bir tavsiye Bayan Ateşoğlu. Kiminle nasıl konuşacağınıza dikkat edin?" deyip elimi cebime koyarak yavaşça oradan ayrıldım ve dışarda bekleyen arabama atlayıp kendi otelime doğru yol aldım. Tanımadığı yetmezmiş gibi bir de bilmişlik taslıyordu ya işte buna delirmemek mümkün değildi. Yıllar önceki tavırları hiç değişmemiş, yıllar üstüne daha fazla eklemişti. Telefonumun çalması ile düşüncelerimden çıkıp elimdeki telefonun ekranına baktım.
"Efendim Ebru." dedim başımı arkaya yaslayarak.
"Otele geçtin mi bebeğim?"
"Yoldayım Ebru."
"Keşke beni de götürseydin. Biliyorsun burada yalnız kalmak istemiyorum."
"Geç vakte kadar işlerim var Ebru." dedim derin bir iç çekerek.
"Bu lanet yeri sevmedim sevgilim. Her yerde böcek çıkacak gibi hissediyorum. Ayrıca hiç beğenmedim bu oteli. Neden kendi otelinde kalmak varken böyle rezil bir yerde kalıyoruz?"
"Otele geldim Ebru, kapatmam lazım. Akşam gelince konuşuruz, bu arada geç geleceğim. İncelemen gereken evraklar, konuşmam gereken personeller var." dedim bir çırpıda. Bir an önce bu memleketten gitmem gerekiyordu.
"Seni bekliyor olacağım bebeğim." dediğinde cevap vermeden telefonu kapadım. Aslında yaptığımın yanlış olduğunu çok iyi biliyor ama kendime engel olamıyordum. Arabanın durması ile şoförü beklemeyip hemen indim ve şehrin göbeğindeki sekiz katlı lüks otele giriş yaptım. Girişte hiç kimseye rastlamamıştım ve bu durum çoktan sinirlerimi bozmaya yetmişti. Karşılama önemliydi bu ortamda. Hele güler yüz her şeyden önemliydi ama gel gör ki kapıda bir Allah’ın kulu bile yoktu.
"Otelin müdürü nerede?" dedim sert çıkan sesimle.
"Müdür Bey odasında efendim. Buyurun ben yardımcı olayım." diyen resepsiyon görevlisine baktım.
"Kapıda neden kimse gelen müşterileri karşılamıyor?"
"Şey… Efen-" sonunu bildiğim cümleleri dinlemeye ihtiyacım yoktu benim.
"Müdür Bey’i hemen buraya çağır ve bir saat sonra toplantı odasında temizlikçisinden, aşçısına kadar tüm personel toplansın." dedim ve otelin kafe kısmına geçtim. Zaten beş dakika geçmemişti ki otel müdürü süzülerek yanıma gelmişti.
"Buyurun nasıl yardımcı olabilirim?"
"Müşterileri kim karşılıyor?" dedim sakince.
"Bunun sizi ilgilendirdiğini sanmıyorum beyefendi."
"Beyefendi değil. Asaf Çavuşoğlu! Şimdi bir açıklama bekliyorum." dedim bu sefer sesimi yükselterek.
"Efendim şey... Kusura bakmayın. Emin olun hemen işine son verece-" elimi kaldırıp ona susturdum.
"Sen kimseyi işten çıkaramazsın. Buna ancak ben karar verebilirim. Ayrıca buradan sorumlu kişi sensin. Kapıda müşterileri karşılayan adam değil... Şimdi hemen personeli toplantı odasında topla ve otelin aylık dosyalarını getir."
"Peki efendim." demiş ve arkasına bakmadan gitmişti. Zaten bundan sonrası kafamı kaşıyacak vaktim bile olmamıştı. Bir an evvel gitmek istiyordum ve tüm çabam bunun içindi. Ama öyle görünüyor ki en azından iki gün daha buradayım.
Kolumdaki saate baktığımda çok geç olduğunu fark ettim ve ceketimi alarak otelden dışarı çıktım. Kapıda bekleyen arabama atlayıp hemen kaldığım otele doğru yol aldım. Tilkiler saklandıkları delikten kuyruklarını sallamaya başlamışken hemen onları geldikleri yere postaladım. Beynim yeterince sikilmişti zaten bir de onu düşünüp kendimi paralayamazdım.
Otele geldiğim de etraf sessizdi. Sadece resepsiyon kısmında bir çift sarmaş dolaş televizyonda bir şeyler izliyordu o kadar. Ve kapıdaki adamlar da geç olduğu halde hala ayakta dikiliyorlardı. Takdire şayan ve ilginç... Kafamda kıyaslamaları yaparken üçüncü kattaki odama doğru yöneldim fakat az ilerde bilgisayar başında bir adamla konuşan Nazlı'yı görünce adımlarımı yavaşlattım. Gecenin bu vaktinde bir erkekle konuştuğuna göre mutlaka erkek arkadaşı vardı. Konuşan ikiliyi rahat bir şekilde görebiliyordum. Zaten hoşlanmadığım bu duruma bir de ekrandaki adamı görünce iyice gerilmiştim. Adam yakışıklıydı... Hem de öyle böyle değil. Bu da yetmezmiş gibi bir de asker kıyafeti vardı üstünde. Lanet olsun! İçimden kendime lanetler savururken ayaklarım benden habersiz bacak bacak üstüne atmış sarışına doğru ilerlemeye başlamıştı bile. Önüne geldiğimde hafifçe genzimi temizledim ve kendimi fark ettirdim. Tabii fark edecekti. Ben fark edilmeyecek adam mıydım sonuçta. Tekrardan genzimi temizleyip tam konuşmaya başlayacaktım ki el işareti ile sessiz kalmamı söylediğinde ona uydum. Ama erkeğin söylediklerinden sonra bir kez daha sikik beynime lanet ettim.
"Geç oldu hadi kapat miniğim!"