Firuze...
Demir kapı, ardımdaki hayatın üzerine bir giyotin gibi kapandı. O gıcırtı, on dokuz yıllık çocukluğumun kemik sesleri gibiydi. Ayaklarımın altındaki toprak yanıyordu sanki; hıçkırıklarım boğazımı parçalarcasına dışarı çıkmak istiyor ama nefesim kesiliyordu...
Kaçıyordum. Babamın o pazarlık kokan ellerinden, annemin suskunluğuna sinmiş o ağır tokat izinden, en çok da o yabancının, o satın alıcının üzerime çöken karanlık gölgesinden...
"FİRUZE!"
Adım, gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yardı. O ses... o yabancının sesiydi. Öyle otoriter, öyle mülkiyet sahibi bir tondaydı ki, sanki beni çoktan tapulu malı ilan etmişti.
Durmadım. arakama bile bakmadan Can havliyle avlunun dışındaki saman çadırlarının arasına daldım. Saman tozları genzimi yakıyor, gözyaşlarıma karışıp yüzüme yapışıyordu. Ahırın arkasındaki o dar, zifiri karanlık boşluğa sığındım. Hayvanların huzursuz nefesleri, dışarıdaki o vahşi avın yanında bir ninni gibi kalıyordu.
Eteğim çalı çırpıya takılıyor, her bir "çıt" sesi kalbime indirilen bir darbe oluyordu. Ahırın arkasındaki ıssız patikaya saptığımda, arkamda bir ışık hüzmesi belirdi.
Bir el fenerinin çiğ, beyaz ışığı ağaç gövdelerini tek tek tokatlayarak yaklaşıyordu. "Firuze! Dur diyorum sana! Kaçamazsın!" sırtıma kurşun yemiş gibi kaskatı kesildim. peşimi bırakmıyordu. Ayak sesleri... Ağır, kendinden emin bot sesleri kuru yaprakları eze eze geliyordu...
eteğimi toplayıp koşmaya, karanlıkta bilinmezliğe adımladım. Patikanın kenarındaki o uçuruma benzer yamaca kadar koştum ve orada nefesim tükendi. Ciğerlerim bir körük gibi inip kalkarken, ışık tam ensemde durdu. Gölgesi, devasa bir karabasan gibi önüme düştü.
Hızla arkamı döndüm. Gözlerim yanıyordu, öfkem korkumun üzerine bir zırh gibi giyinmişti. "Gelme!" diye bağırdım. Sesim vadide yankılanırken hıçkırıklarım titredi. "Gelme üzerime! Sana yetmedi mi aldığın? Babamı, onurumu, evimi aldın! Daha ne istiyorsun benden? Kanımı mı içeceksin?"
ama o, nefes nefese kalmış, elindeki feneri yavaşça yere indirdi. Işık şimdi sadece toprağı ve yırtılmış eteğimin ucundan görünen tozlu bacaklarımı aydınlatıyordu. Yüzü karanlıktaydı ama o simsiyah gözlerinin bana bir kamçı gibi vurduğunu hissedebiliyordum. ne yaptığını anlamadan yavaşça elini cebine attı. Cebinden katlanmış, buruşuk kağıdı çıkardı. "Ben seni satın almadım," dedi. Sesi bu sefer daha alçak, daha hırıltılıydı; sanki o da bir kavgadan çıkmış gibi nefes nefeseydi. "Ben o avluda senin canının daha fazla yanmasına izin vermem dedim. Baban olacak o adamın ellerini bir daha senin üzerinde görmeyeceğim." dedi bilmiş bilmiş...
"Sen kimsin ki?" dedim nefretle, bir adım geri giderek. "Sen kahraman mısın? haa?! Sen banyoda beni bir mal gibi süzen, sonra da babamın önüne balya balya para atan bir namertsin!.. Kurtarmakmış... Sen sadece tapulu malını almak için peşimden geliyorsun! Sen bir hırsızsın! Benim gençliğimi çalıyorsun!" diye dudaklarım titreye titreye isyan ettim.
ama o, sanki ağladığımı görünce nefesi daralmış gibi derin bir soluk alıp, bir adım yaklaştı. Kokusu; tütün, sert bir parfüm ve dışarıdaki yağmurun toprakla birleşmiş o hırçın kokusuydu. yutkunup , elindeki kağıdı bana doğru salladı, "Bak bu kağıtta ne yazıyor biliyor musun?" dedi, kağıdı gözümün içine sokarcasına. "Babanın borçları, abilerinin açgözlülüğü, babanın o tek t tarlasının ipoteği yazıyor. Ben onları satın aldım, seni değil! onlar da karşılık olarak seni bana verdiler... Şimdi bunu yırtıp atarsan, o eve döner, babanın dizinin dibinde o dayağı yemeye devam edersin. ve belkide o borçları kapatmak için daha başka bir şekilde seni bilmediğin birine... veya birilerine meze Ederler... Ya da benimle gelir, o evin sultanı olursun." dedi kendinden emin bir sesle.
"Sultan mı?" diye haykırdım, kahkaham acı bir hıçkırığa dönüştü. "Kimin nesi olduğun belli değil! Adın ne, sanın ne, kimsin sen? Beni hangi cehenneme götüreceksin? Başka bir kafese mi? Senin altına yatmamı mı bekleyeceksin o paralar için?" diye sinirle bağırdım.
ama onun bu söylediklerime tahammülü yok gibi çenesi kasıldı. yavaşça Eğilip Feneri yerden aldı. Feneri sıkan parmaklarının beyazladığını gördüm. "Adım Timur," dedi ilk kez o ismi bir mühür gibi basarak. "Ve benim evimde sana kimse el kaldıramaz. Ne baban, ne abilerin, ne de ben... İmam nikahını kıyarız, adın çıkar diye korktuğun o dili ben kökünden koparırım. Ama şunu bil; o imzayı attığın an, artık sadece benim helalim olursun. Kimse sana 'satılık' gözüyle bakamaz. Benim gölgem olursun." dedi daha kararlı bir biçimde.
Timur...
ne yabancı isimdi...
Elimdeki eteğimi daha sıkı sıktım. Yırtılmış kısımdan sızan o ayaz, ruhumdaki o üşümenin yanında hiçbir şeydi. Karşımda duran bu adam; ya beni bu bataklıktan çekip alacak bir eldi ya da beni daha derin bir kuyuya itecek olan cellattı. Ama babamın o "Verdim seni" diyen buz gibi sesini hatırladıkça, bu yabancının karanlığına sığınmak, o babanın aydınlığına dönmekten daha onurlu geliyordu...
"Kağıdı ver," dedim, sesim bir ölü kadar ruhsuz çıkarak. Kağıdı sesizce uzattığında, elinden bir hışımla çektim. isminin Timur olduğunu idda eden adam, o kendinden emin, parayla her ruhu satın alabileceğine inanan kibri, uzattığı kağıdın hışırtısında somutlaşmıştı. Bakışlarındaki o "seni kurtardım" edası, ruhumdaki yangına benzin döktü. Kağıdı elinden aldığım an, parmaklarımın arasında bir saniye bile tutmadım; hınçla, sanki o kağıt babamın gırtlağıymış gibi lime lime ettim...
Timur daha ne olduğunu anlamadan, kağıdı tuzla buz edip yüzüne fırlattım. o bir adım atmadan, eğilip toprağın bağrından avucuma gelen en sert, en köşeli taşı kavradım. Bütün hıncımı, on dokuz yıllık suskunluğumu o taşa yükleyip tam alnının ortasına hedef alıp, hiç düşünmeden fırlattım...
Taşın eti parçalayan sesi gecenin sessizliğinde yankılanırken, Timur neye uğradığını şaşırarak geriledi. Eli refleksle saniyeler içinde kanayan alnına giderken, içimdeki o terbiyeli, süt dökmüş kedi ölmüş; yerine ağzı bozuk bir dişi kurt gelmişti.
"Bire deyyus! Bire namert!" diye haykırdım, sesim vadinin duvarlarında bir kamçı gibi şakladı. "Sen bir de kalkıp beni mi kandırıyorsun? Benim babamın borcu yok, abilerimin harcı yok! Sen beni tarladaki maraba mı sandın da kağıtla, senetle susturacağını bildin?"
Öfkem dinmiyordu. Yerden bir taş daha kapıp o alnını tutmuş acıyla inlerken, ben bu sefer bütün gücümle göğsünün tam ortasına, o kibirli kalbinin üzerine fırlattım. "Sen beni rüyanda bile göremezsin be erkek kurusu! Senin o balya balya paran benim tırnağımın kiri etmez!" diye çığlıkla bağırdım.
Timur, acıyla inleyip bir eliyle kanayan alnını, diğer eliyle göğsünü tuttu... dizlerinin üzerine çökerken alnından süzülen kan fenerin çiğ ışığında kararıyordu. Ama durmadım. Bir adım daha yaklaşıp, acıdan iki büklüm olmuş haline nefretle baktım. Ağzıma hiç yakışmayan, bugüne dek duymaya bile utandığım o en ağır bedduayı bir hançer gibi sapladım yüzüne,
"Allah o önündeki fazlalığa felç vurur da, dilerim işlevsiz, iktidarsız kalırsın inşallah! Tek bir kadına elin varmasın, tek bir helale nefesin değmesin inşallah!"
ve hiç durmadan Eteğimin çalılar arasında biraz daha yırtılmasını, bacağımın kanamasını zerre umursamadan arkamı döndüm. Patikaya yoluna saptığım an, arkamdan yaralı bir hayvanın inlemesini andıran o gür ses yükseldi. Timur, acıyla
soluyarak karanlığın içine bağırdı,
"FİRUZEEE!... AHH FİRUZEEE! Andım olsun... Andım olsun daha da kapıldım sana! Ölsem de... , yerin yedi kat dibine girsen de seni almadan gitmem! Sen artık benim ecelimsin kızım!" diye hırladı âdeta...
Sesi dağlarda yankılanıyor, kayalara çarpıp üzerime bir çığ gibi geliyordu. o an arkama bakmadan Durdum. Fenerin uzağa düşmüş ışığının aydınlattığı o gölgeye, o diz çökmüş dev adama döndüm.
ve ağzımı bir kez daha bozmaya meyletim. Küçük kardeşimin sokak kavgalarında savurduğu o çocuksu ama zehirli cesaretle elimi havaya kaldırıp orta parmağımı havaya dikip ona göstere göstere haykırdım,
"SEN BENİ NAH ALIRSIN BE EVDE KALMIŞ ERKEK KURUSU! GİT O PARALARINI KEFENİNE YAMA YAP! EŞEK OĞLU EŞŞEEK!"
Arkamı döndüğüm gibi can havliyle koşmaya başladım. Ciğerlerim patlayacak gibiydi, botlarının sesini duymamak için kulaklarımı tıkamak istiyordum. Köyün girişindeki o tek tük yanan ev ışıkları, sığınabileceğim son kaleler gibi görünüyordu gözüme. Karanlık patikada tökezleyerek, her bir ağaç gölgesini Timur’un eli sanarak koştum.
ne kadar koştum bilmiyorum ama Boş bir arazinin ortasında, ciğerlerim sanki cam kırıklarıyla dolmuş gibi yanarken adımlarım birbirine dolanıyordu. ama durup nefesleneceğim an Arkamdan gelen o tok, vahşi çat çut sesini duyduğum an kanım dondu. O ses, kuru dalların kırılışı değil, hırsından deliren bir avcının kemik sesleri gibiydi...
Durup arkama baktığımda, ay ışığının altında devasa bir gölgenin, sanki toprağa basmıyor da üzerime uçuyormuş gibi hızla yaklaştığını gördüm.
Hırlıyordu...
hemde bir hayvan gibi. Göğsünden gelen o ses, insandan ziyade yaralı, öfkeli bir hayvana aitti.
o an ne yapacağımı bilmeden hızla koşmaya devam ettim ve uzakta Kalan evlere Doğru Bağırmaya başladım.
"İMDAT! YARDIM EDİN! İMDAAAATTT!"
Çığlığım gecenin sessizliğini yırttı. Baldırıma kadar yırtılan, bacaklarıma dolanan eteğimi, kanayan dizlerimi zerre umursamadan o cılız ev ışıklarına doğru bir hamle daha yaptım. "KİMSE YOK MU? KURTARIN BENİ!" diye feryat ederken, Timur’un sesi tam ensemde patladı. Sesi öyle yakındı ki, nefesi saçlarımın arasından boynuma sızdı...
"KAÇAMAZSIN FİRUZE! BİTTİ!"
Tam o an, sesini daha yakın duyduğumda ayağım birbirine doladı âdeta. ayağım hain bir taşa takıldı. Boşluğa savruldum. Yerçekimi beni o soğuk, sert toprağa doğru çekerken gözlerimi sımsıkı kapattım. Yüzümün parçalanmasını, dizlerimin üzerine çakılmayı bekliyordum. Dudaklarımdan kopan son bir çığlıkla kendimi ölüme hazırlar gibi bıraktım ama beklediğim o sert darbe gelmedi.
Bir anda havalandım...
Sanki dünya tersine dönmüştü. Belime dolanan, demir gibi sert ve sarsılmaz bir kol beni boşlukta yakaladı. Şok içinde gözlerimi açtığımda, ayaklarımın yerden kesildiğini ve bir anda havada yükseldiğimi fark ettim. Ne olduğunu anlayamadan kendimi Timur’un o geniş, kaya gibi sert omzuna asılı buldum. Başım arkasına, kalçalarım ise göğüs hizasına gelecek şekilde beni bir çuval gibi omzuna atmıştı.
Kan beynime sıçradı, nefesim kesildi. Tam ağzımı açıp o zehirli dilimi tekrar çözecektim ki, Timur’un o devasa, kor gibi sıcak elleri yırtılan eteğimin açıkta bıraktığı baldırıma ve kalçama mühür gibi basıldı. Avuçlarının sıcaklığı, çıplak tenime değdiği an içimden bir şeylerin cız ettiğini, korkunun damarlarımda bir zehir gibi yayıldığını hissettim.
"Bırak! İndir beni namert! Bırak diyorum!" diye çırpındım ama o dev elleri kalçalarımı daha sıkı kavradı, parmakları etime gömüldü.
"Etti iki..." dedi Timur. Sesi artık bağırmıyor, aksine kemiklerimi titreten o özgüvenli, boğuk tonda konuşuyordu. "Birincisinde ayağın eşikten kaydı... ikincisinde düştün... Ben daha da izin vermem düşmene Firuze. Artık ayakların toprağa benden izinsiz değmeyecek."
O an dilimi yuttum. Korku, bir kor gibi boğazıma dizildi. O büyük avucunun açık bacağımdaki sıcaklığı, sanki tenimi dağlıyordu. Omzunda bir tüy kadar hafiftim ama onun altında eziliyordum. Beni taşıyışındaki o rahatlık, o 'ben ne dersem o olur' havası ruhumu felç etti.
Timur, sanki az önce kafasına taş yiyen, alnından kan sızan adam o değilmiş gibi, sarsılmaz adımlarla arkasını döndü. Köye doğru, o kaçtığım cehenneme doğru dev adımlarla yürürken sesi vadide bir kez daha yankılandı; ama bu kez zafer kazanmış bir komutan edasıyla,
" bitti Firuze... bitti!"
Başım aşağı sarkmış, saçlarım yüzüme dökülmüş bir haldeyken, sadece onun her adımında kalçamdaki o devasa elin baskısını hissediyordum. Kaçışım bitmişti. Bu adam beni sadece satın almamış, sanki pençelerinin arasına almıştı ve artık kurtuluş yoktu...
Timur’un omzunda sarsılarak, baş aşağı bir halde o zifiri karanlık yolda ilerlerken içimdeki isyan sağır edici bir gürültüye dönüştü. Yumruklarımı bütün gücümle o kaya gibi sert sırtına indiriyordum. "İndir beni namert! Bırak diyorum, senin o kirli ellerin bana değmesin!" diye haykırıyordum ama Timur, sanki sırtına bir tüy konmuş gibi istifini bile bozmuyordu. Adımları yere öyle bir güvenle basıyordu ki, her sarsıntıda midem ağzıma geliyor, başım dönüyordu.
O devasa, kor gibi sıcak eli, yırtılan eteğimin açıkta bıraktığı bacağımın üst kısmına daha bir hırsla kenetlendi. Parmaklarının baskısını kemiklerimde hissediyordum. Tenime her değdiğinde sanki orası mühürleniyordu.
ama benim zehirli dilim asla susmadı, zehrini akıtmaya devam ettim. "Sen sanıyor musun ki ben sana karılık yapacağım?" diye bağırdım, sesim hıçkırıklarımın arasından yırtılarak çıktı. "Sen sanıyor musun ki ben seninle evleneceğim, senin o kirli yatağına gireceğim? Rüyanda görürsün sen onu! Ölürüm de senin helalin olmam!"
Timur, yürüyüşünü bozmadan, o karanlık ve tok sesiyle arkasındaki bana doğru bir kahkaha patlattı. "Yani..." dedi, sesindeki o sinir bozucu özgüven kanımı dondurdu. "İlk başta biraz naz yaparsın, sonra teslim olursun diye düşünerek aldık biz bu kararı Firuze. Kadın milleti önce kaçar, sonra sığınacak sıcak, güvenilir, ev bildiği bir kucak arar. ee tabi sonra da beni kölen, köpeğin yaparsın diye düşündüm... Sen de alışacaksın tabi..."
Bu sözler beynimde bir şimşek gibi çaktı. "TESLİM Mİ?" diye cinnet getirircesine haykırdım. Sırtını yumruklamaktan ellerim acımıştı ama durmadım. "Beni satın alamazsınız! Ben sana asla teslim olmam! Senin o kibirli suratına bakacağıma toprağın altına girerim daha iyi! Sen benim sadece esaretimi aldın, ruhuma dokunamazsın!"
Tam o sırada avlunun kapısından içeri daldığımızı açılan demir kapıyla anladım. ne de çabuk gelmiştik... tam o sırada arkandan, Babamın o nefret dolu, hayal kırıklığıyla karışık kükremesini duydum, "VAY KAHPE VAY! BİZİ ELALEME REZİL ETTİN!"
Daha ne olduğunu anlamadan Timur beni bir çırpıda omzundan indirip yavaşça yere bıraktı. ama duyduğu söz ile bedeni kasılmış gibiydi, çünkü elleri belimden daha kopmadan başını çevirip babama öldürecek gibi bakmıştı.
Ayaklarım yere değer değmez tökezledim, saçlarım yüzüme dağılmış, nefes nefese kalmıştım. Babama doğru ağzımı açıp o içimdeki tüm zehri kusacaktım ki, avludaki manzarayı görünce dilim damağım kurudu.
Sedirin üzerinde beyaz sarıklı imam ve yanlarında köyün ileri gelenlerinden iki yaşlı adam oturuyordu.
Hepsinin gözleri, bir suçluya bakar gibi üzerimdeydi. Ama asıl yıkım o an yaşandı; o yaşlı adamların bakışları yüzümden aşağı kayıp, baldırıma kadar yırtılmış, bir parçası yerde sürüklenen eteğime ve ay ışığında süt gibi parlayan çıplak, aşınmış, ve tahriş olmuş dizlerimden akan kanlara çivilendi...
O bakışlardaki o aşağılayıcı, o "bitmiş bu kız" diyen ifadeyi gördüğüm an yerin dibine girmek istedim...
Timur, adamların o namussuz bakışlarını fark ettiği an bir aslan gibi kükredi. "LAN!" diye bir küfür savurarak elini omzuna atıp beni arkasına alarak önüme siper oldu.
Omuzlarıyla beni o kirli bakışlardan gizlerken, babama dönüp "Haddini bil Hüseyin Efendi! Kızına laf ettirmem!" diye bağırdı. ama çok geçti... yırtılan eteğim, ve aşınmış dizlerimden onlar istedikleri senaryoları kafalarında kurmuşlardı bile... ben daha ne olduğunu anlamadan Timur hızla kolumdan tutup beni eve doğru, eşiğe sürüklemeye başladı.
Eşikte annem duruyordu. Gözleri yaşlı, yüzünde ise derin bir iğrenme ve utanç vardı. Timur, annemin önüne beni adeta fırlatırcasına bıraktı. Dişlerinin arasından, o buz gibi sesiyle anneme talimat verdi,
" Firuze'ye doğru düzgün bir şeyler giydirin de getirin nikah için! yoksa benim elimden bir kaza çıkacak... Çabuk olun, bekletmeyin beni!" diye bağırdı anneme...
Karşı çıkmak, "Ben giymem, ben evlenmem!" diye bağırmak istedim ama annem, bir yılan gibi çevik bir hareketle kolumu kavradı. Tırnaklarını etime geçirerek beni içeri çekti. "Rezil ettin bizi Firuze... Bütün köyün diline düşürdün! allah kahretsin seni... nasıl böyle bir şey yaparsın sen... Gel içeri, hemen temizlen de o nikahtan sonra ne halin varsa gör!" dedi fısıltıyla, sesi bir kırbaç gibi yüzüme indi...
uyuduğum Odaya fırlatıldığımda kapı arkamdan kapandı. Dışarıda Timur’un otoriter sesi, imamın mırıltıları ve babamın öfkeli soluması birbirine karışıyordu. Ben ise o yırtık eteğimle, dizlerimdeki toprakla ve ruhumdaki o devasa boşlukla baş başa kalmıştım. Kaderim, o kapının arkasında, tanımadığım bir adamın iki dudağı arasındaydı... ve herkes beni yanlış anlamıştı... adım... adım namusuza çıkmıştı...