Çamur...

1330 Words
Sabah uyanıp da güne başlamamı sağlayan tek motivasyon, babamı bu hayattan kurtarmama çok az kalmış olmasıydı. Günler önce evimin mutfağında yaşadığım o ürkütücü an bile hedeflerime daha sıkı odaklanmam için başlı başına bir sebepti. "Seni bu sefaletten kurtarabilirim" diyen insanın niyeti metrelerce öteden bile belli olurken; kendi öz annemin bu duruma bilerek ya da bilmeyerek çanak tutuyor oluşu bile zincirlerimi zorlamam için yetip artıyordu. Her zaman olduğu gibi yine kurduğum alarmdan önce uyandım. Alarm çalana kadar yatağın içinde geçirdiğim o birkaç dakikayı kendime kim olduğumu ve nereye varmak istediğimi hatırlatmak için harcıyordum. Bugün haftanın son günüydü ve hafta sonu boyunca önümüzdeki hafta başlayacak olan final sınavlarına sıkı bir hazırlık yapmak niyetindeydim. Umarım annem yine olur olmadık bir meşgale çıkarmazdı. Yarım saat içerisinde hazırlıklarımı tamamlayıp babama veda ettikten sonra evden çıktım. Kış ayları henüz bitmediği için eve döndüğüm saatler gibi evden çıktığım saatlerde de hava karanlık oluyordu. Neyseki sabah saatlerinde işine ya da okuluna yetişmek için evden çıkanlar olduğu için kendimi yalnız hissetmiyor ve daha rahat hissediyordum. Hastaneye varıp üzerimi değiştirdiğimde kapı üzerindeki çizelgeye tekrar göz attım. Genel cerrahi servisinde görev yapacağım için, acil çıkış merdiveninden çıkmaya karar verdim. Bulunduğumuz kanattaki servislerde çalıştığımda genellikle bu merdiveni kullanmayı tercih ediyordum. Çocukluğumdan beri üzerime yapışan kapalı alan korkusu sebebiyle asansörler daima korku kafesi olmuştu bana. Bu sebeple her ne olursa olsun kullanmamak için elimden geleni yapıyordum. Bu korkumu bir tek Sırma, Emre ve Ayşenur biliyordu ve benimle oldukları her mekanda sırf bu korkum yüzünden merdivenleri tırmanmak durumunda kalıyorlardı. Her ne kadar benim için bunu yapmalaraına gerek olmadığını söylesem de onları bu maceradan vazgeçirememiştim. Aklıma geldikleri her an gibi şimdi de yüzümü gülümsetmişlerdi. Temizlik malzemelerinin olduğu arabayı malzeme odasında çıkarıp koridorun sonundaki odaya doğru ilerlerken hemşire bankosundan boşalan odaların numaralarını da öğrendim. Odaları yeni hastalar için hazırlamak, benim için ekstra özen isteyen bir görevdi. Her zaman kendimi onların yerine koyup sağlıkları konusunda yaşadıkları kaygıyı hafifletebilmek adına azami özen gösteriyordum. Bazen haddinden fazla huysuz insanlarla karşılaşabiliyorduk. Yine de sükunetimi kaybetmemek için çabalardım. Çalıştığım kurum aynı zamanda bir eğitim araştırma hastanesi olduğu için işinin ehli profesörleri de bünyesinde barındırıyordu. Bu sebeple bir çok kalbur üstü aile hastanemizi tercih eder durumdaydı. Öyle ki her katta bulunan özel odalar daha da ayrıntılı bakıma tabii tutulurdu. Ama bana göre normal odada kalanın da süit odada kalanın da görmesi gereken hizmette bir fark olmamalıydı. 301 Numaralı odaya girdiğimde işimin oldukça zor olduğunu görüp yüzümü buruşturdum. Elbette bizim gösterdiğimiz özeni göstermeyen hasta yakınlarıyla da sık sık karşılaşabiliyorduk. İki kişilik olarak tasarlanan oda adeta bir savaş alanını andırıyordu. Buruşturulup atılmış peçeteler, ambalaj kağıtları, kirli komidinler ve dolaplar ve henüz akıbetini bilmediğim bir banyonun temizliği beni beklemekteydi. Eldivenlerimi elime geçirip öncelikle ortalığa dağılan çöpleri toplamaya başladım. İşe başlamadan önce kulaklığıı takıp kaydettiğim dersleri dinlemeyi de atlamadım elbette. İşe başlayıp ikinci öğretime geçince kendimce böyle bir çözüm bulmuştum. Günü gününe dersleri tekrar edebildiğim için kısıtlı zamanda sınavlara çalışsam da istediğim verimi alabiliyordulm. Neredeyse yarım saatten fazla zamanımı alan odadan çıktığımda bir sonraki odaya gitmeden önce eksik malzemeleri tamamlamak adına malzeme odasına yöneldim. Koridorun sağında kalan odaya gitmek için adımlarımı hızlandırdığımda sağda kalan odalardan birinin kapısı aniden açıldı ve içeriden günler önce acilde bana zorbalık yapan adam çıktı. Soner inşaatın yöneticilerinden birisi olduğunu bildiğimden otomatikman onu da kara listeye almış ve güvenilmez olduğuna kanaat getirmiştim. Telefonla konuştuğu için beni görmediğini düşünüp adımlarımı biraz daha hızlandırdım. Malzeme odasına girdiğimde o adamın koridordan çıkması için kendime biraz fazla zaman tanımış olabilirim. Fazla oyalandığımı anladığımda derin bir nefes alıp odadan çıktım ama karşı duvarda kollarını bağlamış şekilde beni bekliyor olacağını ne yazık ki tahmin edemedim. - Biraz daha çıkmasaydın düşüp bayıldığını düşünecektim. - Anlamadım? Bir şey mi istiyorsunuz? - Tanımadın mı beni? - Tanıdım ama neden sürekli karşıma çıktığınızı anlamadım. - Sadece merak diyebilirim. - Neyi merak ediyorsunuz tam olarak? - Zor olmuyor mu senin için? Gündüz yorucu bir işte çalışıp, akşam da oldukça zor bir bölümün derslerine girmek. Notların da fena değilmiş bu arada. Sanırım seni tebrik etmem gerekiyor. - Beyfendi size hayatım hakkında ayrıntı verdiğimi hatırlamıyorum. Eğer benim iznim olmadan hayatımı araştırıyorsanız bu kişisel verilerin korunması kanununa aykırı ve Anayasa'mızda bir karşılığı var. - Hakkında bir şeyler öğrenmek için yasadışı yollara başvurmadım ki. Ama hastane koridorlarında hakkında konuşulanlara kulak asmadım da diyemem. Senden övgü ile bahsediyorlar. Oldukça mücadeleci biriymişsin. - Sizinle burada durup daha fazla sohbet edemem. Yapmam gereken işlerim var, izninizle. - Pekala Dilrüba. Oda numaramız 309. Bir ara gelip kardeşimin çarşafını değiştirisen memnun olurum. - Hemşire bankosuna bilgi verin, onlar bize iletirler. Kafamıza göre iş yapamıyoruz, takdir edersiniz ki. Geçmiş olsun tekrar. Özellikle o odaya girip, Bora Soner'in yüzünü görmeyi asla istemiyordum. İki yıl önce babam için karşısına çıktığımda, kolumdan tutup bir çöpmüşüm gibi şirketten dışarı atışını unutmamıştım çünkü. Aciz ve yaralı bedeni bile zerre kadar acıma hissi uyandırmamıştı bende. Yerimde başkası olsa bana muhtaç oldun der ve kendince böbürlenebilirdi. Ama ben, onlarla baş edebilecek ve onlara hak ettikleri cezayı aldırabilecek yeterliliğe gelmeden hiçbirisiyle karşılaşmak istemiyordum. Buna şirketle o zamanlar bir bağı olmadığı söylenen Kaya Soner de dahildi. Zira soy adının Soner oluşu bile bende aynı antipatiyi oluşturuyordu. Belki de böyle düşünerek hukukçu olmanın gerektirdiği objektiflikten uzaklaşıyordum ama söz konusu hakları yenen kişi benim babamdı. Öyle ya da böyle bir şekilde, 309 numaralı odanın temizliğini Nezaket ablaya devretmiş ve onlarla karşılaşmaktan kurtulmuştum. Bugün diğer günlere nazaran biraz daha fazla yorulduğumu hissediyordum. Üstelik hafif de kırgınlığım vardı. Soğuk alıp hasta olacak olmak şu süreçte en son isteyeceğim şey bile değildi. Üzerimi değiştirip Aralık soğuğuna kendimi bıraktığımda ise üzerimdeki kabanın yetersiz oluşu bir kez daha kendini hatırlattı. Her ne kadar içime kalın şeyler giydiğimi düşünsem de, rüzgar bir şekilde bedenime sızıyor ve mümkünmüş gibi daha fazla üşümeme neden oluyordu. Durağa kadar yürüyebildiğim kadar hızlı yürüdüm. Ancak beklemediğim bir şekilde durakta Emre ile karşılaşınca şaşırmadan edemedim. - Ne işin var senin bu soğukta burada? Evin önünden direk metroya binsene akıllım. - Salak salak konuşma. Neden bana da söylemedin Hakan'ın seni rahatsız ettiğini kızım? Bostan korkuluğu muyuz biz? - Aman boşver ya. Osalak için canını sıktığına değmez. Zaten bir sürü derdin var başında. - Onlar benim derdim değil ki. Çok sevgili anamın babamın dertleri. Pek severler burunlarını boka sokmaya. Her neyse biz arada bir kendimizi gösterelim de kimsesiz sanmasın seni ibne. - Allah razı olsun be abi. Ver elini öpeyim. - Cıvıma hemen, ciddi söylüyorum. Bu dallama ne zamandan beri sana yan gözle bakıyor? Kızım akraba kontenjanından sürekli evinize girip çıkmıyor mu bu herif? Bu ne cibilliyetsizlik ulan. - Sorma. Annemden buluyor yüzü. Eli kolu dolu gelince ondan iyisi yok annem için. Ya göz yumuyor onun bu hallerine, ya da gerçekten konduramıyor. - Kızım bir anne anlamaz mı kızının ne kadar sıkıldığını, rahatsız olduğunu. Madem konduramıyor diyosun, açık açık söyle sen de. Gizlemek zarardan başka bir şey getirmez. Bak kızım bu adam niyeti bozar, sana bir fenalık yaparsa baban ne kadar üzülür aklın alıyor mu senin? Önünü önceden kesmek lazım o itin. - Ne yapabiliriz ki Emre? - En olmadı bizim beden eğitimindeki çocuklara dövdürür, senden uza kdurmasını söylerim. - Oldu, daha da bilensin ondan sonra. Çıkıp anneme desin ki bunun çevresini ne idüğü belirsiz insanlar sarmış, en iyisi ben bunu nikahıma alayım da yerini yurdunu bilsin. Oğlum ben malımı avucumun içi gibi biliyorum. Onun bütün niyeti bu. Neden kendisini sürekli gözüne sokuyor annemin sanıyorsun? - Hay sikeyim böyle işi be. Ulan baban olmasa çık kurtul şu evden diyeceğim ama o zaman da resmen açık hedef haline gelirsin. Ne bela oldunuz başıma be kızım. Sen bir yandan Sırma bir yandan. En uslunuz Ayşenur ha. Helal olsun ona, hiçbir vukuatı olmadı şimdiye kadar. - Ayşenur o ürkeklikle nasıl avukat olacak bilmiyorum zaten. - Ben okul bitince açacağım bir büro, toplayacağım sizi de dizimin dibine. en azından gözümğn önünde durursunuz anasını satayım. - Ay hadi inşallah. - Dalga geçme hırpo. Alırım ayağımın altına. Emre ile yaptığımız söz dalaşı önümüzden geçen siyah bir arabanın duraktakilerin üstüne su sıçratması ile son buldu. Emrenin omzuma sardığı elini çözüp arabanın arkasından ana avrat sövmesi elbette pasif bir direnişti. Ancak benim plakaya takılan bakışlarım olayın hiç de sıradan bir hata olmadığını fısıldıyordu. 34 SNR 3461...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD