Gözlerimi İstanbul’un o güneşli sabahlarına değil, Mardin’in taş duvarlarını döven sert bir gün ışığına açtım. Geceki o sarsıcı anların yorgunluğu göz kapaklarımda asılı kalmıştı ama ayağa kalkmak zorundaydım. Üzerime sade ama şık bir elbise geçirdip, boynumdaki o ağır anka kuşu madalyonunu hırkamın altına gizledim. Onu taşımak bile canımı yakıyordu. Aşağıya indiğimde kahvaltı sofrası çoktan kurulmuştu. Babamın otoriter duruşu, abimin o pişmanlıktan çökmüş yüzü ve annemin telaşlı hali... Sanki her şey normale dönmüş gibi kahvaltı yapıyorlardı ama masadaki sessizlik bir bıçak kadar keskindi. Sandalyemi çekip oturdum, iştahım olmasa da tabağımla oynamaya başladım. Annem, elindeki çay bardağını tabağına bırakıp bana döndü. Gözlerinde hem bir şefkat hem de görevini yapmanın getirdiği o gar

