BÖLÜM 1- TUZAK KURULUYOR
Fırtına, yaralı bir canavar gibi uluyor, dondurucu dağ yağmurunu siyah lüks sedanın karartılmış camlarına kırbaç gibi vuruyordu. Aracın içindeki sessizlik o kadar yoğundu ki, dışarıdaki gök gürültülerine tezat olarak adeta insanın kulaklarını tırmalıyordu. Selin Soydan, kucağındaki eski deri çantasını göğsüne sıkıca bastırmış, parmak eklemleri beyazlaşana kadar sıkıyordu. Araba virajlı, medeniyetten tamamen izole dağ yolunda yavaşça tırmanırken, gözlerini zifiri karanlığa dikmişti; farların yoğun sis tabakasını bir bıçak gibi keserek ilerleyişini izliyordu. Yolun her kıvrımı, onu bildiği dünyadan biraz daha uzaklaştırıp geri dönüşü olmayan bir uçuruma sürüklüyor gibiydi.
Yol uzadıkça, gözlerinin arkasında bir süredir baş gösteren o tanıdık, sızılı zonklama daha da şiddetlendi. Bu hissi çok iyi biliyordu; son beş yıldır uykularını kabusa çeviren, onu kan ter içinde uyandıran o sanrıların ayak sesleriydi. Selin gözlerini sıkıca kapatıp ellerinin ayasıyla şakaklarını ovdu, derin nefesler alarak midesindeki o ani bulantı dalgasını bastırmaya çalıştı. Hayır, sakin ol. Bu yolu daha önce görmedin. Sadece panik atak geçiriyorsun, diye fısıldadı kendi kendine. Sadece yeni bir işin, büyük bir sorumluluğun stresi bu.
Beş yıl önce geçirdiği o korkunç araba kazası, hayatını tek bir anıyla bile birleştiremeyeceği milyonlarca küçük parçaya ayırmıştı. Steril bir hastane odasında uyandığında, zihni bomboş bir beyaz sayfadan ibaretti; tıp literatüründeki adıyla geçmişe dönük tam bir hafıza kaybı. Geçmiş yoktu, aile yoktu, bir çocukluk arkadaşı ya da ona kim olduğunu hatırlatacak tek bir insan yüzü yoktu. Beş yıl boyunca kendi bedeninde bir hayalet gibi, sır sır üstüne binen bir çaresizlikle yaşamış, kirasını bile ödemekte zorlandığı döküntü bir çatı katında maddi imkansızlıklarla boğuşmuştu. İşte bu yüzden, Alkan ailesinin hukuk firması onunla iletişime geçip malikanenin o köklü, gizli arşivini restore etmesi için hayatını değiştirecek kadar büyük bir meblağ teklif ettiğinde, hayır deme lüksü yoktu. Bu para, ona sadece borçlarından kurtulmayı değil, belki de zihninin kilitli kapılarını açacak daha iyi doktorlara ulaşmayı vaat ediyordu. Sonu nereye varırsa varsın, bu karanlık yolculuğa çıkmak zorundaydı.
Birden, ağır sedan yavaşladı. Selin gözlerini açıp yağmur damlalarının akıp gittiği camdan dışarı baktı. Yoğun sisin ardında Alkan Malikanesi’nin devasa, keskin hatlara sahip demir kapıları belirdiğinde, boğazında keskin, nefes kesici bir hıçkırık düğümlendi. Kalbi göğüs kafesini parçalamak ister gibi güm güm vurmaya başladı.
Öyle yoğun, öyle ürkütücü bir dejavu dalgası ruhunu sardı ki, omurgasından aşağı dondurucu bir terin süzüldüğünü hissetti. Ben bu kapıyı tanıyorum, dedi zihninin derinliklerindeki o tekinsiz ses. Demirlerin gökyüzüne doğru pençe gibi kıvrılışını daha önce gördüm.
"Selin Hanım?" Şoförün soğuk sesi sessizliği böldü. Şehirden çıktıklarından beri, o üç saatlik kasvetli yolculuk boyunca tek bir kelime bile etmemiş, dikiz aynasından yüzüne bir kez olsun bakmamıştı. Gözleri, sanki devasa bir canavarın çenesi gibi iki yana ağır ağır açılan demir kapılara kilitliydi. "Geldik."
Araba, fırtınada vahşice savrulan asırlık salkımsöğüt ağaçlarının gölgelediği uzun, çakıl taşlı yoldan içeri süzüldü. Yolun sonunda ise Karahan soyunun o dillere destan ihtişamı, yani Alkan Malikanesi yükseliyordu. Gotik ve ultra lüks bu yapı, karanlık taş duvarları ve gökyüzüne uzanan kuleleriyle adeta altından bir kafesi andırıyordu. Sert mimari hatları etrafına mutlak bir tehdit yayarken, aynı zamanda nesiller boyu birikmiş gücün ve paranın o ezici aurasını taşıyordu.
Araba nihayet durdu. Şoför hızla inip Selin'in kapısını açtı ve başının üzerinde devasa siyah bir şemsiye tuttu. Selin, botları çamurlu su birikintisine basarken dondurucu dağ havasını ciğerlerine çekti. Rüzgar ince paltosunu çekiştiriyordu ama o an soğuğu hissetmeyecek kadar donmuş durumdaydı. Tüm dikkati, malikanenin devasa meşe kapısına kilitlenmişti. Daha elini pirinç kapı tokmağına uzatamadan, ağır kapı içeriden, sanki ev onun gelişini uzun zamandır sabırsızlıkla bekliyormuş gibi kendiliğinden açıldı.
Giriş holüne adım attığı an, içerideki ihtişam Selin’in nefesini bir kez daha kesti. Yüksek tavanlardan sarkan devasa kristal avizeler, cilalı mermer zemine uzun, titrek gölgeler düşürüyordu. İçerideki havada pahalı balmumu, eski parşömen kağıtları ve sedir ağacının kokusu harmanlanmıştı; burası buram buram zenginlik kokuyordu. Ancak bu göz alıcı lükse rağmen, içeride tekinsiz, neredeyse insanı ürperten bir soğukluk ve ölüm sessizliği vardı.
Fakat Selin’i asıl donduran, nefesini boğazına düğümleyen şey evin bu ihtişamı değildi; geniş mermer merdivenlerin tam başında, karanlığın içinden ona bakan o adamdı.
Karan Alkan.
Bir iş adamından ya da sıradan bir milyarderden çok, kendi karanlık krallığına hükmeden bir hükümdarı, bir avcıyı andırıyordu. Uzun boyu, omuzlarının genişliği ve etrafına yaydığı o baskın enerji, onun bulunduğu odadaki herkesten mutlak bir itaat talep ediyordu. Üzerindeki kusursuz kesim koyu takım elbise, holün loş ışığını yutuyor gibiydi. Keskin yüz hatları sert ve ifadesizdi, çenesindeki hafif kirli sakallar ona daha da tehlikeli bir hava katıyordu. Ama Selin’i asıl esir alan şey, adamın gözleriydi; kömür karası, delici ve insanın ruhunun en derinini görebilecek kadar keskin gözler. O koyu hareler Selin’e kilitlendiği an, genç kadın göğsünde ağır bir yükün ezildiğini hissetti.
Karan ilk başta tek bir kelime bile etmedi. Merdivenlerin başında öylece durup yukarıdan ona baktı. Bakışları yavaş, hesaplı ve derin bir analiz içeriyordu; Selin’in solgun yüzünde, titreyen ellerinde ve ıslak saçlarında gezindi. Bu, yeni işe başlayan bir çalışanla karşılaşan bir patronun bakışı değildi; bu, çok uzun zamandır kayıp olan ve sonunda tuzağa düşen bir avı izleyen bir yırtıcının bakışıydı.
Karan merdivenlerden yavaşça aşağı inmeye başladı. Attığı her adım, mermer basamaklarda ritmik bir yankı bırakıyor ve Selin’in kalbinin deli gibi atışıyla senkronize oluyordu. Adam ona doğru yaklaştıkça, salondaki hava daha da ağırlaştı, aralarında anlık, nefes kesici ve boğucu bir fiziksel tensiyon doğdu. Bu öyle güçlü, öyle karanlık bir çekimdi ki, Selin’in tüm bedeni görünmez bir bağla ona doğru çekiliyordu.
Selin bir adım geri kaçmak istedi. İçindeki tüm hayatta kalma dürtüleri ona arkasını dönmesini, o açık meşe kapıdan fırtınanın içine doğru koşup kaçmasını söylüyordu. Ama bacakları mermer zemine çakılmış gibiydi. Felç olmuştu; adamın üzerinden etrafa yayılan o baş döndürücü, o tehlikeli auraya tamamen teslim olmuştu.
Karan merdivenlerin son basamağını da inip Selin’in tam önünde durdu. O kadar yakındı ki, vücudunun sıcaklığı holün dondurucu havasını delip geçiyordu. Selin adamın pahalı, maskülen parfümünü duyabiliyordu; tütün, deri ve omuzlarına sinen o keskin yağmur kokusunun karışımıydı bu. Karan, devasa cüssesiyle onun üzerine öyle bir gölge düşürmüştü ki, Selin sanki onun dünyasının içinde tamamen kaybolmuştu.
Adamın bakışları bir an için Selin'in dudaklarına kaydı, orada bir saniyeden çok daha kısa bir süre asılı kaldı ve Selin’in kasıklarına ani, elektrikli bir ateşin yayılmasına neden oldu. Ardından gözleri yeniden Selin’in panik dolu gözleriyle birleşti; dudaklarının kenarında karanlık, anlamı bilinmez bir kıvrılma belirdi. Duruşundaki o kibir eziciydi ama bunun altında yatan o ham sahiplenme duygusu Selin'in anlam veremediği bir ürperti yaratıyordu.
"Solgun görünüyorsunuz, Selin Hanım," diye mırıldandı Karan. Sesi, Selin’in kemiklerine kadar titreyen, derin ve boğuk bir bariton tonundaydı. Genç kadının omurgasından aşağı istemsiz bir ürperti gönderdi. "Yolculuk sizi çok mu yordu?"
"Ben... Ben iyiyim, Karan Bey," diye fısıldayabildi Selin, profesyonel görünmek için tüm gücünü toplasa da sesinin titremesine engel olamamıştı. "Sadece fırtına biraz fazla şiddetliydi."
"Bu bölgenin fırtınaları insanları kapana kıstırmayı iyi bilir," dedi Karan, ses tonundaki o gizli anlam Selin'in tüylerini diken diken etmişti. Adam elini yavaşça aralarındaki mesafeye doğru kaldırdı. Selin nefesini tuttu, hareket bile edemedi; Karan’ın uzun, sert parmakları Selin’in yanağına yapışan ıslak bir saç telini yavaşça geriye doğru itti.
Dokunuşu, genç kadının soğuk tenine değdiği an ateş gibi sıcaktı. Bu küçücük temas, Selin’in omurgasından aşağı elektrikli, şiddetli bir darbe gönderdi ve zihninde aniden keskin bir ışık patlamasına yol açtı. Saliseler içinde, gözünün önündeki lüks hol yok oldu; yerine ezilmiş metaller, patlayan camlar belirdi ve kulaklarında birinin büyük bir çaresizlikle kendi adını haykırdığını duydu.
Selin nefesi kesilerek yarım adım geriye sendeledi, eli gayriihtiyari göğsüne gitti. Gözleri şaşkınlık ve dehşetin karışımıyla kocaman açılmıştı.
Karan ise onun bu kaçışına izin vermedi. Anında ileriye doğru büyük bir adım atarak aralarındaki mesafeyi kapattı, o dominant kontrolünü yeniden kurdu. Hafifçe eğildi, dudakları Selin’in kulak çizgisine değecek kadar yaklaştı. Sıcak nefesi boynunu yalayıp geçerken, o boğuk ve emir veren sesiyle son darbeyi indirdi:
"Evine hoş geldin, Selin."
Selin’in nefesi tamamen boğazına kaçtı, ciğerleri havayı kabul etmeyi reddetti. Evim mi? Neden ona adıyla hitap edecek kadar samimi yaklaşmıştı? Neden "Malikaneye hoş geldiniz" demek yerine "Evine hoş geldin" demişti? Ve neden, paramparça olmuş zihninin en karanlık, en kilitli köşelerinde, bu ürkütücü ve sahiplenici dokunuş can yakacak kadar tanıdıktı?