Seher komidinin üzerinden ona bakan fanusu eline aldı. Belki tek başına bu gülü tanıyıp da kendi aldığı gül olduğunu anlamazdı ama gülü ona verdikten sonraki gün Bora bu fanusu gül için yaptırmıştı. Fanusun zemine değen tahta kısmında kazılı baş harfleri de bu gülün o gül olduğunun kanıtıydı.
B&S
O zamanlar Bora adını kullanmıyordu. Brandon diye tanımıştı Seher onu. Annesi Türk, Amerika’dan gelmiş bir yabancıydı. Babasının öldüğünü, onun topraklarını görmek istediğini, o yüzden Türkiye’ye geldiğini söylemişti o zamanlar. Seher karşısındakinin çocukken oyun oynadığı babasının arkadaşının oğlu Bora olduğunu bilmiyordu. Bora’nın söylediğine göre o dönem onun da hiçbir şeyden haberi yoktu. Seher buna inanmak istese de bir tarafı Bora’ya güvenmiyordu. Bunun için çok da sebebi vardı ama işte bazen öyle bir şey yapıyordu ki. Tıpkı bu gül gibi. Geçmişteki aşklarının yalan olmadığını, Bora’nın hala onu sevdiğini haykırmak istiyordu.
Kalbi bunu istese de zihni hep tetikteydi. Bu gülün masumluğunda kaybolmak istese de dikenleri hala göze batıyordu.
“Ne güzelmiş o gül öyle. Küçük Prens’in fanustaki gülü gibi.”
Tam olarak buydu anlamı. Bora Seher’in üniversitesinde yüksek lisans yaparken okuldaki herkes ondan bahsederken ‘Prens’ demeye başlamıştı. Bunda Bora’nın görünüşü, giyimi, aksanının etkisi vardı. Üniversitede dikkat çeken bir gençti. Ama onun dikkatini çeken tek bir kişi vardı. Fanusundaki gül gibi. Eşi benzeri olmayan tek bir kişi vardı.
Seher bu çiçeği Bora’nın daha önce hiç çiçek almadığını öğrendiğinde yanlarına gelen bir çiçekçi abladan almıştı. ‘ilk çiçeğini ben alayım sana bari’ diyerek biraz da işi şakaya vurarak almıştı ama sonraki gün fanus içindeki gülü gördüğünde ‘iyi ki almışım’ diye düşünmüştü. Bora ona daha öncesinde çiçek almıştı. Daha öncesinde doğum günlerinde de çiçek alırdı. İlk defa Seher birine çiçek almıştı. Birine çiçek alıp kendini bu kadar değerli hissedebileceğini düşünmemişti.
O zamanlar çok değerli hissetmişti ama şu an ne hissetmesi gerektiğinden emin değildi. Bora bu gülü bile geride bırakamamışken kendisini nasıl geride bırakabilmişti.
“Baktın kaldın Seher. Tamam sıradan bir gül işte hadi giyinmen lazım.”
“Sıradan bir gül.” diye tekrar etti Seher mırıldanarak. Gözleri hala fanus içindeki güldeydi.
“Sıradan bir gül değil.” diyen Bora’nın sesiyle başını odanın kapısına doğru çevirdi. Bora kapı girişine hafifçe yaslanmış bir şekilde Seher’e bakıyordu. “Sıradan bir gül değil, benim gülüm.”
Bora’nın cümlesiyle Seher bakışlarını gülden Bora’ya doğru çevirdi. Gözlerindeki o bakış Seher’in kalbinin teklemesine neden oldu.
İkisi arasındaki bakışmanın şahidi olarak Ayla’nın gözleri aralarında fır dönüyordu.
“Niye geldin sen? Hazırlanmadım ben daha.” dedi Seher oturduğu yataktan kalkarak.
Bora yaslandığı kapı girişinden Seher’e doğru adımladı. Gözü Ayla’ya değdi, Seher’in tam karşısında durup kulağına doğru iyice yaklaştı. “Belki hazırlığın ortasında gelirim diye ümit etmiştim ama sen daha hazırlanmaya başlamamışsın bile.”
Kulağının dibindeki Bora’yı göğsünden iterek kendinden uzaklaştırdı Seher. “Git, hazırlanacağım.”
Dudaklarından sadece bu kelimeler çıkabilmişti. Bora’nın dudaklarına yerleşen yan gülüşüne aldırmamaya çalışarak ondan uzaklaşarak kılıfındaki elbisesine doğru ilerledi.
“Bekliyorum, kapıdayım.” diyerek geldiği kapıdan çıkarken kapıyı da arkasından kapattı Bora. ‘Bekleme, neden bekliyorsun?’ diye bile soramadı Seher. Öylece kapıya bakakaldı.
“Ay ne bakıştınız be kızım be!” diyen Ayla’yla Seher gözlerini kapalı kapıdan ayırabildi. “Ne var bu kadar bakışacak? Ben hiçbir şey anlamadım.”
“Bir şey yok.” dedi Seher kıyafetlerini çıkarmaya başlamışken. Gözü hala daha fanustaki güle kayıyordu.
“Ne bu gülün olayı?” dedi Ayla merakla.
Seher umursamaz gibi görünmeye çalışarak koyu kırmızı elbisesini askıdan çıkardı. “Küçük Prens hikayesi işte. Severim ben kitabı. Belli ki Bora da seviyormuş.”
Ayla’ya Bora’yla olan geçmişini söyleme konusunda kararsız kalmıştı Seher. Bunu kimseye söylememek şu an için en iyisi diye düşünmüştü. O dönem görüştüğü arkadaşları Bora’yı görseler tanırlardı ama üniversiteden kimseyle görüşmüyordu. Ayla ile de sonrasında tanışmışlardı. Kötü bir aşk hikayesi olduğunu biliyordu Ayla ama bu kişinin Bora olduğunu bilmiyordu.
“Ay ay ay. Daha şimdiden ortak noktalar bulunmuş. Nazar değmesin. Gören de görücü usulü değil de aşk evliliği sanır.”
Ayla’nın gülerek söylediği şeyler Seher’in kulağına hiç de komik gelmiyordu. Bir yerde aşk evliliğiydi aslında. Ama bitmiş, külleri savrulmuş bir aşktı bu. Geri dönülmesi imkânsız ikisini de sadece tüketecek bir aşktı. Bir yerde de görücü usulü sayılırdı çünkü karşısındaki adamı tanıdığından emin değildi.
Seher koyu kırmızı, ince askılı, göğüs dekolteli, belini ve kalçasını saran, uzun, birkaç santim kuyruğu olan balık model elbisesini üzerine geçirdi. Yatağın üzerine oturup ayağına da topuklu ayakkabılarını giydi. Ayağa kalktığında karşısındaki aynadan kendini süzüp düzeltilecek minik noktaları düzeltti. Rujunu da tazeledikten sonra hazırdı. Saçlarını ensesinden toplamıştı. Saçlarının modeli göğüs dekoltesinin daha çarpıcı olmasını sağlamıştı.
Hazır olduğuna emin olduğunda elinde allıkla onu bekleyen Ayla’ya döndü. “Uçuyor zaten biraz daha sürelim.” diyen kıza teslim oldu.
Kapıyı açtığında Bora’nın duvara yaslanmış bir şekilde elinde telefonla onu beklediğini gördü. Bora başını telefondan kaldırdığı anda bakışları Seher’i baştan aşağıya süzdü. Gözleri elbisede ve açık yakasında biraz fazla dolanmıştı. Sonunda bakışlarını Seher’in gözlerine çıkarabildiğinde duruşunu düzeltti, telefonunu cebine koydu. Yaslandığı yerden doğrulup Seher’e doğru bir adım attı. Şimdi aralarında çok mesafe olmadan karşı karşıya duruyorlardı.
“Canımı almak istediğini biliyordum.” dedi dudaklarına yerleştirdiği yan gülüşle.
Ayla boğazını temizleyerek kapıdan çıktı ve “Ben aşağıdayım.” diyerek merdivenlerden indi.
“Geldi mi insanlar?” dedi Seher sanki Bora’nın bakışları altında teni alev almıyormuş gibi.
“Geldi. İnsanlar. Bizi bekliyorlar.”
Bora konuşurken bakışları bu sefer de Seher’in yüzünün her bir noktasında geziniyordu. Koyu makyajlı gözlerinde en az elbisesi kadar renkli dudaklarında ve al al olmuş yanaklarına dolaştı bakışları.
“E gidelim o zaman.” dedi Seher üzerinde hissettiği bakışlardan kaçmaya çalışarak.
“Benimle nişanlanmaya bu kadar hevesli olman gözlerimi yaşarttı gerçekten.”
Bora’ya gözlerini deviren Seher koridorda ilerlemeye başlayınca Bora bir iki adımda ona yetişti ve elini tuttu.
“İstersen sen git ben beş dakika sonra geleyim? Böyle girmeyeceğiz herhalde içeri Seher.”
“Ne? Giriş şovu mu yapacağız?”
Seher’in sözlerine cevap vermeden tuttuğu eli koluna doladı Bora. Bakışları ‘böyle gireceğiz.’ der gibiydi. Seher tepki vermeyince yürümeye devam ettiler. Merdivenin başına geldiklerinde aşağıdaki insanlara baktılar. Melis abisinin ve Seher’in yukarıda olduğunu fark edince ‘Geliyorlar.’ diyerek insanların dikkatini birazdan nişanlanacak olan çifte çevirdi.
İnsanlar merdiven başında gördükleri çifti alkışlamaya başladırlar. Bora ve Seher alkışlar eşliğinde merdivenden inerken ikisinin de yüzünde bir gülüş vardı. Gerçek mi yoksa yalan mı ayırt edilemeyecek bir gülüş. İkisi de duygularını gizlemek konusunda başarılı insanlardı. Dışarıya karşı ne hissediyorlarsa tam tersini gösterebilirlerdi ama bakışlarını birbirlerine çevirdiklerinde bu gülüşlerin altında farklı duyguların olduğunun ikisi de farkındaydı.
Bora ve Seher nişan alanına indiklerinde Bora kolundaki Seher’in elini avuçları arasına aldı. “Bugün bu mutlu günümüzde bizi yalnız bırakmayan dostlarımıza çok teşekkür ediyoruz. İyi ki geldiniz. Bugün burada bir milada tanıklık edeceksiniz.” Bakışlarını yanında duran Seher’e çevirdi. “Seher Soyluhan ve Bora Karacan’ın miladı.”
Alkışlar Bora’nın konuşmasını ardından sürerken Halit Soyluhan sahneye çıktı. Bora’nın yanına geçti. Musa Karacan’sa tekerlekli sandalyesiyle Seher’in yanındaki yerini aldı. Bu günlerde çok fazla öksürüyordu o yüzden sadece misafirlere ‘hoş geldiniz’ dedi ve konuşmayı Halit’e bıraktı.
“Musa da ben de bu günleri gördüğümüz için ne kadar mutluyuz anlatamam. Bora ve Seher küçükken bu evde birlikte oynarlardı. O zamandan beri Musa’yla konuşurduk ileride dünür olma işini ama sonra hayat talihsizlikleriyle gelince hepimiz uzun bir süre Bora evladımızdan ayrı düştük.” Hüzünle kısılan sesin bir numara olduğunun Seher gayet farkındaydı. Babası iyi bir oyuncuydu. “Ama neyse ki kötü günler geride kaldı ve biz yıllar öncesinden konuştuğumuz o güzel günlere nihayet ulaşıyoruz. Bugün de burada çok önemli bir adım atacağız. Bora oğlumun da dediği gibi iki ailenin de miladı olacak bugün. Sizler de hem bugüne hem de bundan sonra birlikte büyüyüşümüze şahitlik edeceksiniz. Lafı çok uzatmayalım. Bir an önce yüzüklerimizi takalım.” dediğinde Asya elinde yüzük tepsisiyle babasının yanına geldi.
Halit önce kızının parmağına taktı yüzüğü. “Bu yüzük parmağından hiç çıkmasın.” dedi sadece Seher’in duyabileceği bir tonda. Üstü kapalı bir tehditti bu. Geri dönüşün yok mesajını veriyordu. “Hep mutlu ol kızım.” dedi sonra herkesin duyabileceği bir şekilde.
Diğer yüzüğü alıp Bora’ya döndü. “Kızım sana emanet.” dedi yine herkesin duyabileceği bir şekilde. Yüzüne bir gülüş yerleşti Bora’nın “Sizden daha iyi koruyacağıma şüpheniz olmasın.” dedi fısıltıyla. Duyduğu cümle Halit’in hoşuna gitmese de şu an burada bu cümlenin anlamı üzerine bir tartışma yaratamazdı.
Yüzükleri kesmesi için makası Musa’ya uzattı. Musa titreyen eliyle aldığı makası kurdeleye doğru uzattı ve zor da olsa kurdeleyi kesti. İki yana düşen iplerle kalabalıktan yine bir alkış sesi yükseldi.
Garson bir şişe şampanyayı getirip Bora’ya uzattı. Bora eline aldığı şampanyayı profesyonel bir şekilde patlattı. İlk kadehi doldurup nişanlısına uzattı. Ardından kendine bir kadeh doldurdu ve babalarına bir kadeh doldurulması için şampanyayı tekrar garsona uzattı. Seher’in yanına gidip elini beline attı. Bakışları nişanlısının yüzüne düştüğünde gülümsedi. “Miladımıza.” dedi Seher’in kulağına doğru. Ardından misafirlere dönüp daha yüksek sesle tekrarladı. “Miladımıza!”
Misafirler de ellerindeki kadehleri havaya kaldırdılar. İçlerinde iki ailenin bu yeni ortaklığını kıskananların sayısı oldukça fazla olsa da sanki onlar adına çok mutlularmış gibi rol yapıyorlardı. Bu odadaki çoğu insan bu gece boyunca rol yapacaktı.
Seher ve Bora kadehlerinden bir yudum aldıklarında bakışları tekrardan birbirlerini buldu. Bora Seher’i biraz daha kendine çekerek Seher’in uyaran bakışlarının arasında alnına bir öpücük kondurdu. Öpücükten sonra Seher yüzüne bir gülümseme yerleştirerek kendini biraz da olsa uzaklaştırmaya çalıştı ama pek başarılı olamadı.
Bora Seher’in kulağına doğru eğildi. Seher Bora’nın burnunu boynunda hissedebiliyordu. Burnunu olduğu yere hafifçe sürtüp Seher’in, nefesini hissetmesini sağladı. İçinden bir elektriklenmenin geçtiğini hisseden Seher hafifçe titredi. Bu titreme Bora’nın Seher’in belindeki elini daha da sıkıştırmasına sebep oldu.
Sanki söylemek istediği şeyden vazgeçmiş gibi güldü hafifçe. “Nişanlının kolları arasındayken bu kadar korkma.”
Hiçbir şey olmamış gibi Seher’in boynundan geri çekildiğinde elindeki kadehi birkaç kez Seher’in kadehine vurarak dikkatleri üzerine topladı. “Bu arada buradaki insanlara özel olarak haberi erkenden verelim. Bir ay içinde düğünümüz olacak. Hepinizi bekleriz.”