Defne’den…
Bugün hastanede ilk günüm.
Melis gece nöbetinde olacak.
Acil servisin cam kapısından içeri girdiğimde kalbim, monitörlerin bip sesine karışıyordu resmen.
Hemşire bankosuna yaklaştığımda görevli hemşire gülümseyerek,
“Günaydın,” deyip küçük bir kutu uzattı.
“Defne Hanım, size ait isimliğiniz hazırlandı. Önlüğünüz ve formanız ise odanızda.”
“Teşekkür ederim,” deyip odama doğru yürüdüm.
Kutuyu açtığımda içinden hastanenin konseptine uygun, parlak metal bir isimlik çıktı:
Dr. Defne Yalçın
Acil Servis Hekimi
Odama geçtiğimde ilk iş, isimliğimin resmini çekip Halilcan’a attım.
“İlk günüm.”
Anında çevrim içi oldu.
“Uzman olduğun günleri de görürüz inşallah.”
Sonrasında,
“Müsaitsen arayayım mı?” diye mesaj attığımda sanki bunu bekliyormuş gibi telefonum hemen çalmaya başladı.
Açar açmaz gayet sakin bir sesle:
“Amca kızı, nasılsın?”
“İyiyim kuzen, sen nasılsın? Durumlar ne?” diye sordum.
Malum, arkamda her şeye muhalefet iki amca, her şeyi bilen iki yenge bırakıp geldim.
Bir başladı, tek nefeste:
“Açık olacağım. Amcam sinirli. O yavşak birkaç kere daha gidip geldi, ‘böyle konuşmamıştık’ diyip amcamı darlıyor. Yengem ‘korktuğum başıma geldi, rezil etti bizi’ diye söyleniyor. Bizimkilerde ses seda yok. Soranlara da ‘göreve gitti’ diyorlar. Ben de dün çıktım nezaretten…”
Der demez bağırdım:
“Ayy, noldu? Ne nezareti?!”
“Senin yavşağı biraz dövmüş olabilirim… ama biraz.”
“Nereden benim yavşak oluyormuş?!” diye cırladım resmen.
“Buraları boş ver. Asıl sen anlat… ama anlatma, babam geliyor. Ben ararım seni.”
Diyip yüzüme kapattı.
Neyse…
Masamın üzerine stetoskopumu ve formamı bırakmışlardı. Yanındaki askılığa da önlüğümü asmışlar.
Beyaz önlüğüm…
Hemen alıp üzerime giydim.
Lacivert scrubs’un üzerine beyaz önlüğümü yakıştırdım. Boynuma stetoskopumu astım, cebime küçük not defterimi koydum.
Hazırdım.
O an aklıma gelen ilk şey annem oldu.
Beni beyaz doktor önlüğü içinde görmeyi çok istiyordu.
Düşüncelerimin içinden, acil kapısına yaklaşan ambulansın sesiyle çıktım.
Acil müdahale odasına geçtiğimde paramedik görevli:
“Elli beş yaşında erkek, şiddetli göğüs ağrısı var. Yolda nitro verildi, ağrı kısmen geriledi. EKG’de ST değişimi mevcut,” diyerek hastanın durumunu özetledi.
Hastanın başına geldiğimde:
“Beyefendi beni duyuyor musunuz? Ben Doktor Defne.”
Hızla tansiyon, nabız, oksijen değerlerini kontrol ettim.
Hemşireye dönmeden konuştum:
“EKG hazırlayın. Oksijen başlatın. Damar yolu açalım.”
EKG sonucuna baktığımda:
“ST elevasyonu…”
Telefondaki dahili numarayı tuşladım.
“Kardiyoloji? Acilden arıyorum. Elli beş yaş erkek hasta. Göğüs ağrısı, EKG’de ST elevasyonu mevcut. Olası STEMI.”
Hastayı acil hemşiresi ve görevli sedyeci ile birlikte kardiyoloji ünitesine sevk ettikten sonra, ilk iş günümde ilk hastamı uğurlamıştım.
Tam arkamı dönmüştüm ki acilin diğer ucundan bir çift gözün beni izlediğini fark ettim.
Üzerinde koyu mavi forma ile , göğsünde Acil Tıp Uzmanı kartı…
Dr. Hakan Demir.
Adımlarını ağır ağır atarak yanıma geldi.
Ben hâlâ sedyenin kaybolduğu yöne bakıyordum.
“İlk hastan mıydı?” diye sordu.
Başımı salladım.
“Evet hocam.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra EKG kâğıdını eline aldı, göz gezdirdi.
“STEMI’yi kaçırmamışsın. Hızlı karar vermişsin. Güzel yönetmişsin.”
O an içimde bir şey gevşedi.
Nefes alabildiğimi fark ettim.
Dr. Hakan EKG’yi bana geri uzattı.
“Unutma Defne… Acil serviste doktorluk, bilgiden önce soğukkanlılık ister. Sen ikisini de gösterdin.”
Sonra hafifçe gülümsedi.
“Aramıza hoş geldin.”
Ve arkasını dönüp acilin kalabalığına karıştı.
Acil servisin kapısından içeri bu kez sedye değil, ağlayan bir çocuk sesi girdi.
Baktığımda küçük kızın dizinden süzülen kan damlaları beyaz çoraplarını kırmızıya boyamıştı. Annesi panikle etrafa bakınıyor, “Doktor var mı?” diye sesleniyordu.
Mavi gözlü…
Dünya tatlısı bir kız çocuğu…
Aynı annesinin gençlik fotoğraflarındaki gibi parlak ve masum bakışlar…
Bir an dondum.
Sonra hızla yanına gittim.
“Gel canım, korkma. Bana bak… adın ne senin?”
Kız hıçkırarak,
“Ece…” dedi.
Önlüğümün cebinden eldiven çıkarıp elime taktıktan sonra diz çöküp yarasına baktım.
“Hadi gel, seni sedyeye oturtalım,” dediğimde ıslak mavi gözlerle annesine bakması içimde bir şeyleri hareketlendirdi.
Kendi içimden,
“Bugün benim için duygusal geçecek galiba,” diye geçirdim.
“Ece, ben Doktor Defne. Şimdi dizini temizleyeceğim. Biraz yanabilir ama ben buradayım.”
Hemşire yaklaşıp,
“Doktor hanım, ben alabilirim—” demek istedi.
Başımı hafifçe sallayıp,
“Gerek yok, ben ilgileneceğim,” diyerek gülümseyip teşekkür ettim.
Pamuk antiseptiğe değdiği an kız irkildi.
Yumuşakça üfledim.
Tıpkı annemin çocukken benim yaralarıma yaptığı gibi…
Gözlerim bir an doldu.
Ama gülümsememi bozmadım.
Bandajı bağladığımda Ece artık ağlamıyordu.
Göz kırparak gülümsedim.
“Bak, bitti.”
Küçük kız da güldü.
Annesi,
“Teşekkür ederim doktor hanım,” deyip acilden ayrıldı.
Ece’nin geri dönüp el sallaması içimde tarifsiz bir mutluluk oluşturdu.
Öğlen molasına kadar birkaç ciddi olmayan hastam daha oldu.
Öğle molası olmasına rağmen hastanenin kantini çok kalabalık değildi.
Kantin görevlisine yaklaşıp bir kahve, bir de çikolata istedim. Reglim yaklaşıyordu ve canım aşırı derecede tatlı çekiyordu.
Tam köşedeki boş masaya yönelmiştim ki…
Güm!
Sert bir çarpışma.
Kahvem neredeyse dökülüyordu.
Aynı anda bir telefon yere düştü ve kantinin fayansında yankılandı.
Refleksle eğilip telefonu yerden aldım.
Ekranı kontrol ettiğimde sağlamdı.
Başımı kaldırdığımda karşımda yine o adam vardı.
Siyah gömlek…
Kendinden emin duruş…
Keskin bakışlar…
Kısa bir an göz göze kaldık.
Telefonu uzattım.
“Al. Kırılmadıysa şanslısın.”dedim
Adam kaşını kaldırdı.
Telefonu aldı ama bakışlarını benden ayırmadı.
“Kırılmadıysa evet,” diye cevap verdi.
“Merak etmeyin, egonuz kadar dayanıklıymış,” dediğimde arkadan bir gülme sesi geldi.
Sesin geldiği yöne aynı anda baktık.
Ses anında kesildi.
Sonra çarpıştığım adamla tekrar göz göze geldik.
Onun da dudağının kenarının hafifçe kıvrıldığını gördüm…
Ama çok kısa sürdü.
Hemen kendini toparlayıp yine o sert görünümüne döndü.
Tam bana bir şey diyecekti ki arkamdan bir ses duyuldu:
“Dr. Defne Yalçın, siz misiniz?”
Bir kurye.
Üçümüz aynı anda ona döndük.
“Bu sizin için,” dediğinde elinde, üzerinde üç tane dikeni olan, şirin bir kraft kâğıda sarılı kaktüs vardı.
Teşekkür edip çiçeği elime aldığımda ilk
notu okudum:
“Seni anlatacak daha güzel bir çiçek bulamadım.
Hayırlı olsun, amca kızı.”
Notu okuyunca içten bir gülümseme belirdi yüzümde.
Ama karşımdaki adam hâlâ bana bakıyordu.
Hatta yüzümün her hattını öyle dikkatle inceliyordu ki bu bakış beni huzursuz etti.
Normalde kantinde oturmayı planlamışken,
“Müsaadenizle,” deyip asansöre doğru yürüdüm.
Bakışlarının ağırlığını hâlâ üzerimde hissediyordum.
Asansöre girip yüzümü onların tarafına döndüğümde, gülen adamın sırtı bana dönüktü. Belli ki bir şeyler anlatıyordu.
Ama o adam…
Hâlâ bana bakıyordu.
Asansör kapısı kapanana kadar…
Kapı kapandığında aklımdan geçen tek şey şuydu:
“Bu neydi şimdi?..”
Odama geldiğimde kahvem soğumuştu.
Tam istediğim gibi…
Molamın bitmesine on beş dakika kalmıştı ki odamın kapısı tıklandı…
“Gel,” diye seslendiğimde bu sefer elinde beyaz bir orkide olan kurye içeri girdi.
“Dr. Defne Yalçın, bunlar sizin için,” deyip orkideyi masamın üzerine bıraktı.
“Teşekkür ederim,” diyerek kuryenin odadan çıkmasını bekledim.
Çiçeğin üzerindeki notu elime aldığımda;
“Aramıza hoş geldiniz.
Bilginiz ve disiplininizle acil servise değer katacağınıza inanıyoruz.
Yeni görevinizde başarılar dilerim.
Aybars Karaca"
yazıyordu
Bu zarif düşünce beni çok mutlu etmişti.
Ama gel gelelim ben orkide hiç sevmezdim.
Hele o çiçekleri dökülüp de geriye iki sap kaldığında sinir olurdum.
Ama hediyeydi sonuçta… ve beni mutlu etmişti.
İnternetten kaktüs ve orkide bakımını araştırıp kaktüsümü masamın üzerine, orkideyi ise camın önünde kalan, tam güneş almayan ama ışıklı olan dosya dolabının üzerine yerleştiriyordum ki kapı tekrar çalındı.
“Gel,” deyip arkamı döndüğümde kantinde çarpıştığım adamın kapıdan girdiğini gördüm.
Yanında ise bize gülen o diğer adam vardı; elinde tepside iki kahve…
Ayy, isim bilmemezlik ne kötü bir şey.
Odama adamlar doluştu resmen.
“Buyurun, hoş geldiniz,” diyip masamın önündeki koltuklara buyur ettim.
Çarpıştığım adam direkt gösterdiğim yere otururken diğeri kahveleri önümüze bıraktı.
“Hayırlı olsun Defne Hanım, ben Ozan Kurt. Aybars Bey’in yardımcısıyım,” diyip elini uzattı.
Ben de elini sıkarak,
“Defne Yalçın… Buyurun lütfen,” dedim.
“Size afiyet olsun. Benim işlerim var, tekrardan hayırlı olsun,” deyip diğerine baş selamı vererek odadan çıktı.
Ben koltuğuma oturduğumda ilk konuşmayı karşı taraftan bekledim.
Kısa bir sessizlikten sonra:
“Sizi kantinde biraz oyaladık sanırım. Kahveniz soğumuştur. Buyurun lütfen,” diye lafa girdi.
Sonrasında ayağa kalkıp ceketinin önünü ilikleyerek kendini tanıttı:
“Ben Karaca Sağlık Grubu’nun sahibi Aybars Karaca.”
Dediği anda bir an zaman durdu sanki…
Ama belli etmemeye çalışarak hemen ayağa kalkıp elimi uzattım.
“Ziyaretiniz beni onore etti. Ayrıca zarif çiçekleriniz için teşekkür ederim,” deyip tokalaştık.
Sonra ikimiz de yerimize oturduk.
Aklımdan adama “egolu” dediğim an geçtiğinde yüzüm kızarmıştı galiba ama bozuntuya vermek yoktu.
Önce kaktüse, sonra orkidelere baktığında o daha bir şey demeden açıklama gereği duydum:
“Kaktüsler radyasyonu emermiş, o yüzden bilgisayarımın yanına aldım.”
Tek kaşını kaldırarak cevap verdi:
“Hımm… Peki ya orkideler?”
“Onlar da direkt güneş ışığını sevmezmiş ama ışığı severmiş… O yüzden dolabın üzerine yerleştirdim,” diye mırıldandım.
O anda acile yaklaşan ambulansın siren sesi duyuldu.
“Ben fazla zamanınızı almayayım. Tekrar aramıza hoş geldiniz. İlk görev yerinizmiş… Birlikte güzel deneyimler kazandırırız size inşallah,” diyip ayağa kalktı.
Elini tekrar uzattığında elini sıktım.
“Ben teşekkür ederim. Hem iyi dilekleriniz hem de çiçekler için,” dedim.
Aynı anda odadan çıktık.
Hemşire bankosundaki iki hemşirenin bize tuhaf şekilde baktığını gördüm ama çok da ciddiye almadım.
Ben müdahale odasına geçerken Aybars Bey de idari kata çıkmak için asansöre yöneldi.
Müdahale odasında ambulansı beklerken adama söylediğim saçma söz aklıma geldi:
“Işığı sevmezmiş ama ışığı severmiş…”
Daha saçma bir söz olamazdı herhalde.
“Aferin Defne. Dakika bir, gol bir,” diye kendi kendime söylendim.
Ama arkamdaki hemşirelerin bana bakarak konuşması hâlâ devam ediyordu.
Gelen giden hastalar derken son hastamın dosyasını doldurup hemşireye verdiğimde arkamdan biri koşarak gelip sarıldı.
Anlık şokla Melis olduğunu fark ettim.
Elinde benim en sevdiğim çikolatalar vardı.
“Güzellik, ilk günün nasıl geçti?” diye neşeyle cıvıldadı resmen.
“Güzeldi, güzel geçti,” dediğim anda gönlü güzel arkadaşım çikolataları uzattı:
“Bütün günlerin şeker tadında geçsin,” deyip tekrar sarıldı.
Biz sarmaş dolaş gülüşürken yanımızda bir anda Ozan belirdi.
“Ooo, neşeniz bol olsun kızlar,” deyip bakışlarını direkt Melis’in üzerinde sabitledi.
Kısa bir bakışmadan sonra sessizliği ben bozdum.
Melis’e dönüp,
“Ozan Bey, Aybars Bey’in yardımcısı,” dedim.
Sonra Ozan’a dönüp:
“Melis de benim gibi yeni başlayan diğer acil servis hekimi. Aynı zamanda en yakın arkadaşım,” diyerek onları tanıştırdım.
Tekrar Melis’e dönüp:
“Aybars Bey ve Ozan Bey sağ olsunlar orkide göndermişler,” dediğim anda bankonun arkasındaki hemşirenin elindeki serum şişesi yere düştü.
“Pardon, elimden kaydı,” diyerek hemen kırıkları toplamaya çalıştı.
Biz sohbete döndüğümüzde Ozan’ın yüzünün kasıldığını fark ettim.
Melis gülümseyerek:
“Aybars Bey’in personeline ne kadar değer verdiğini anlatmışlardı zaten. Şaşırmadım,” dedi.
Ozan:
“Ta-tabii… Aybars Bey için bütün çalışanları çok kıymetlidir,” derken bir an gözlerini kaçırdı, sonra hemen duruşunu düzeltti.
Melis cebinden bir çikolata çıkarıp Ozan’a uzattı:
“Tanıştığıma memnun oldum. Daha sık karşılaşırız umarım.” diyip yanımızdan ayrıldı.
Sonra diğer çikolatayı bankodaki hemşireye uzatıp kendini tanıttı.
“Müsaadenizle,” diyerek yanımızdan ayrıldı.
Ozan, Melis’in arkasından derin bir iç çekerek:
“Ne pozitif biri…” dedi.
“Öyledir,” dememle Ozan’ın bir an irkildiğini fark ettim.
Gülmemek için kendimi zor tuttum.
Ben de müsaade isteyip Melis’in yanına geçtim.
Zira aktaracaklarım vardı…
Ve bir günü de böylece bitirmiş olduk.