Aybars' tan....
Babamın eve gelmeyin imasından sonra Ozan’la hastaneden çıkıp diğer ofise geçmiştik. Geç saate kadar kalan işlerin üzerinde çalıştık. Dosyalar, sözleşmeler, yarım kalan işler… Kendimi bilerek yoğunluğun içine attım. Çünkü zihnim boş kalırsa düşünceler Defne’ye gidiyordu. Ve ben bu düşüncelerle baş edemiyordum.
Saat epey ilerlemişti. Dosyayı kapatıp,
“Bence artık eve geçelim,” dedim.
Arabayı sürerken bunu kendime bile itiraf etmek istemedim, ama içimde bir şey kıpır kıpırdı.Hafif bir heyecan vardı. Sebebini tam bulamıyordum. Belki Defne’yi göreceğim içindi… Belki de yarın akşamın heyecanı şimdiden kendini belli ediyordu.
Ve ben bu hissi daha önce hiç yaşamamıştım. Evin bahçe kapısından içeri girdiğimde salonun ışığının yandığını gördüm. Ozan’a dönüp,
“Işıklar yanıyor… kendini hazırla,” dedim.
Ozan yüzünü buruşturdu.
“Göte giren şemsiye açılmaz abi,” deyince istemsizce güldüm.Aklımdan geçen ilk şey, “İnşallah babam uyumuştur,” oldu. Zile basmadan anahtarla girdik. Usulca salona doğru süzüldük.
Babam yoktu.
Defne, Melis ve Asiye abla birlikte oturmuş kahve içiyorlardı. Bizim geldiğimizi fark edince Melis hemen kalktı.
“Hoş geldiniz,” deyip Ozan’a sarıldı.
Yalan yok… Bir an ben de istedim. Defne de bana sarılsın, “Hoş geldin,” desin… adımı o yumuşak sesiyle söylesin.
Tam o sırada Asiye abla,
“Maşallah, çok da yakışıyorlar,” dedi.
Ardından gözlerini bana çevirip,
“Darısı senin başına oğlum,” deyince düşüncemden sıyrıldım.
Bir an yerdeki halının desenlerine takıldı gözüm. Gereksiz bir detaydı ama kafamı kaldırmamak için iyi bahaneydi.
Başımı kaldırdığımda ise Defne’yle göz göze geldik.
Bakışı sakindi… ama içinde bir şey vardı.
O an ne diyeceğimi bilemeyince tek çıkış yoluna sığınıp,
“Babam nerede?” dedim.
“Hayırdır babası hariç it oğlu it, ne yapacaksın beni?” sesi arkamızdan gelince donup kaldık.
Babam.
Meğer lavabodaymış. Tam arkamızdaydı. Yakalandık yani.
İçimden ikinci duam, “İnşallah kızların yanında bir şey demez,” diye geçirdim.
Yok ya… O kadar da eziklemezdi bizi.
Ama babam bu… Belli de olmazdı.
Ozan’ın yanımda hafifçe dikleştiğini hissettim. Ben ise yüzümü mümkün olduğunca nötr tutmaya çalıştım.
“Hiç baba… görmeyince merak ettim ondan yani,” dedim.
Gidip Defne’nin tam karşısındaki koltuğa oturdum. Bilerek mi seçtim o yeri bilmiyorum ama gözümün önünde olsun istedim.
Asiye abla,
“Oğlum açmısınız , bir şey hazırlayayım mı?” deyince konu dağıldı.
“Yok abla, yedik biz,” dedik.
Melis,
“Abi biz kahve içiyorduk, ister misiniz yapayım mı?” deyince içim ısındı.
Evde bıcır bıcır konuşan bir kız… ve bana “abi” diyordu.
Değişik ama güzel bir duyguydu.
“Olur abisi, içeriz,” dedim.
Sonra göz ucuyla Ozan’a baktım.
“Ama Ozan da sana yardım etsin.” diyip,
Onları mutfağa gönderdim.
Ozan zaten dünden razıydı.
Kahveler geldiğinde sohbet normal seyrinde devam ediyordu. Melis konuşuyor, Ozan arada espri yapıyor, Asiye abla dinliyordu.
Ben ise ara ara Defne’ye bakıyordum.
Babam ise bana...
Bir süre daha böyle geçti. Kahvemi bitirip, fincanı yavaşça tabağına bıraktım. Tam ortam biraz daha rahatladı derken babamın sesi duyuldu.
“Aybars… sen benimle bir çalışma odasına gel.”
Ozan’la göz göze geldiğimizde başını sağa sola olumsuz anlamda salladı.
Geçmiş olsun bakışıydı o.
Mecbur… el mahkûm kalktım.
Babamın arkasından yürürken sırtımda tuhaf bir ağırlık vardı. Salondan çıkarken son bir kez Defne’ye baktım.
Babam çalışma odasının kapısını açtı, içeri girdi.
Ben de peşinden.
Kapıyı kapattığımda başım yerde, babamın karşısında ayakta durdum. Sert konuşacağına emindim. Yine bir azarlama, yine bir imalı cümle bekliyordum.
Ama olmadı.
Babam sakin bir sesle,
“Ne zaman Defne’yle konuşacaksın?” dedi.
Bir an donup kaldım.
Ne diyeceğimi bilemedim.
“Şey… ben… baba yani biz…”
Kelimeler birbirine girdi.
Babam kaşını hafif kaldırdı.
“Biz ne?”
Boğazımı temizledim ama toparlayamadım. İlk defa bir konuda bu kadar hazırlıksız yakalanmıştım.
Çünkü mesele iş değildi.
Defne’ydi.
Derin bir nefes alıp tek seferde söyledim.
“Yarın akşam konuşmayı düşünüyorum baba.”
Babam yüzüme baktı. Uzun uzun.
“Reddedilmekten korkuyorsun değil mi?” dedi sakin bir sesle.
Cevap veremedim.
Gözlerimi kaçırdım.
Korkuyordum.
Ama bunu itiraf etmek… daha zordu.
Babam gözlerini kısmış bana bakıyordu hala .
“Defne'nin telefonunun sende ne işi var ?” diye sordu.
Cevap veremedim yine. Sessizliğe çekildim. Çünkü söyleyecek bir şeyim yoktu.
Sonra konuyu değiştirmek için,
“Baba… eğer Defne de kabul ederse Samsun’a gideceğiz,” dedim.
“Hayırdır, ne oldu ki?” diye sordu.
“Kuzeninin nişanı varmış. Bir de halledilmesi gereken bazı mevzular var. Tek başına göndermek istemiyorum,” dedim.
Babam dikkatle yüzüme baktı.
“İkiniz giderseniz kızın akrabalarına laf vermiş olursunuz. Ozan’la Melis de gelsin,” dedi.
Sanki aklımı okumuş gibi.
“Zaten aklımdaki de oydu baba,” dedim.
Babam hafifçe başını salladı.
Babam son cümleyi öyle bir yerden vurdu ki…
“Güzel. O zaman önce konuş. Net ol, açık ol. Sonradan kızı üzecek bir şey yapma. Hayatını düzene sok. Hee… kızımı üzersen o hayatı sana sokarım, haberin olsun,” dedi.
Nefesim bir an boğazımda kaldı.
Azarlamıyordu ama tehdit netti.
“İyi geceler,” diyebildim sadece.
Odadan çıktım.
Merdivenlerde Defne’yle karşılaştık.
“İyi geceler Aybars bey… rica etsem telefonumu verir misiniz?” dedi.
“Tabii… kusura bakmayın. Hastanede uyanınca sana verecektim ama fırsat olmadı,” dedim.
Telefonu uzattım.
“İyi geceler,” deyip arkasını dönmüştü ki…
“Defne,” dedim.
Durdu. Döndü.
“Yarın akşam… senin için de uygunsa eğer, beraber dışarı çıkabilir miyiz?”
Gözleri bir an tedirginleşti.
“Ne oldu ki Aybars bey, hayırdır?”
“Biraz… yalnız konuşmamız gereken konular var,” dedim.
Kısa bir sessizlik oldu.
“Şey… tamam o zaman. Siz geleceğiniz zaman haber verirsiniz, ben hazırlanırım,” dedi.
“Tamam,” dedim.
“İyi geceler.”
O odasına gitti.
Ben de kendi odama geçtim. Duş alıp,
yatağa uzandım ama zihnim susmadı.
Ya reddederse?
Ya “Aybars bey” demeye devam ederse?
En kötüsü de ya burdan gitmek isterse ?
İlk defa bir ihtimal beni bu kadar düşündürüyordu.
Sabaha kadar yatakta dönüp durdum. Gözümü her kapattığımda değişik rüyalar görüp uyanıyordum. En son sabaha karşı dalabilmişim.
Alarmın sesiyle uyandım.
Üzerimi giyip aşağı indim. Mutfaktan konuşma ve gülüşme sesleri geliyordu.
Kapıya kadar gidip baktım.
Asiye abla ekmek kızartıyor,
Melis menemen yapıyordu.
Defne ise kuymak için malzemeleri hazırlıyordu.
Aklımdan yine farklı düşünceler geçti. İçimi ısıtan düşünceler. Böyle sabahlar hep olsa nasıl olurdu diye düşündüm istemsizce.
Ozan da benim gibi gelip kapıda durdu.
İkimiz de sessizce mutfağı izledik.
Ozan’ın yüzünde mutlu bir gülümseme belirdi.
Sanırım aynı şeyi düşünüyorduk.
Masaya oturduğumuzda babam kızlara dönüp,
“Kızlar… uzun zamandır evimde böyle neşeli bir kahvaltı hazırlanmamıştı,” dedi.
Haklıydı.
En son annem hastalanmadan önce, pazar sabahları böyle sofralar kurulurdu. Asiye ablayla birlikte mutfağa geçer, hepimizin en sevdiğini yapardı.
Bana mahlepli poğaça…
Ozan’a otlu çörek…
Babama peynirli pide…
Ev o zaman başka kokardı. Başka ısınırdı.
Annem gittikten sonra sağ olsun Asiye abla hiçbir eksiğimizi bırakmadı. Ne istesek yaptı.
Ama…
Annemin yokluğu başkaydı.
Babamın sesi o an biraz titredi . Biz Ozan'la göz göze geldik. Sonra Defne’nin göz ucuyla bana baktığını hissettim.
O da annesini yeni kaybetmişti. Üstüne üstlük acısını bile doğru düzgün yaşayamamıştı. Bu aklıma gelince içimde yine bir öfke kabardı.
Kahvaltı devam ederken Ozan’ın telefonu çaldı. Arayan ofisteki sekreterdi.
Açtı. Karşı taraf ne dediyse bir anda ciddileşti.
“Siz hazırlıkları yapın. Otele de haber verin, güzel bir suit hazırlasınlar. Havaalanına da araç gönderin… ben de geliyorum,” dedi.
Sonra bize dönüp müsaade istedi.
Amerika’da yaptığı tehlikeli ameliyatlarla dikkat çeken beyin ve sinir cerrahisi doktorunu misafir edecektik. Normalde önümüzdeki hafta gelecekti ama birkaç gün erken gelip, tatil yapmak istemiş. Biz de hay hay demiştik.
Ozan masadan kalktı.
Melis de onunla birlikte kapıya kadar eşlik etti.
Onlara bakarken yüzümde gülümseme belirdi. Gerçekten de birbirlerine yakışıyorlardı.
Ozan’ın hep hayalini kurduğu bir birliktelikti bu.
Annem sabahları babamı kapıya kadar uğurlar, öpüp öyle gönderirdi. Ozan da küçükken,
“Ben de büyüyünce Nergis teyze gibi bir kız bulup evleneceğim,” derdi.
İt herifin duası kabul oluyor galiba.
Bakışlarımı kapıdan tekrar masaya döndürdüğümde…
Defne karşı çaprazımda oturuyordu.
Ve içimde tuhaf bir his vardı.
Acaba… benim duam da kabul olur muydu?
Ozan’dan sonra ben de,
“Elinize sağlık, afiyet olsun,” deyip kalktım masadan.
Kapıya doğru yürürken bir an dönüp masaya baktım.
Defne… arkamdan bakıyordu.
Bakışını kaçırmadı bu kez.
Kısa sürdü belki ama…
Olsun.
Bu bile bir şeydi benim için.
Gün içinde ofisle hastane arasında koşturmaktan zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Saat iki olmuştu.
Melis’e mesaj attım. “Defne yanında yokken beni ara.”
Aradığında direkt konuya girdim.
“Defne’yle konuşmak istediğim bir mevzu var. Yemeğe çıkacağız. Ne sever? Burada sevdiği bir mekan var mı?”
"Hımm abi ne konuşacaksınız?" diye sordu meraklı sesiyle...
Uzataraktan,"Meliiiss" dedim
“Tamam tamam şimdi abi burada çok gezmeye fırsatımız olmadı. Ama sessiz, sakin yerleri sever. Yemek ayırmaz ama balığı sever,” dedi.
“Tamam abisi,” deyip kapattım.
Sessiz ve sakin…
Nerede konuşuruz diye düşünürken bir anda karar verdim. Kaptanı arayıp yatı hazırlatttım.
Sonra Ozan’ı aradım.
“Otelin mutfağındaki şefe söyle, mevsimin en güzel balığı hangisiyse onu hazırlasın. Menüye uygun mezeler falan, akşama yatta misafirim var,” dedim.
Defne olduğunu biliyordu tabii it.
"Emredersin abi yengeme canım feda"diyip kapattı.
Biz bize… daha rahat konuşuruz diye düşünüyordum.
Sonra Defne’ye mesaj attım.
“Akşam altıda hazır ol. Almaya geleceğim.”
Mesajı gönderdikten sonra ekrana birkaç saniye daha baktım.
Artık geri dönüş yoktu.Beş dakika sonra mesaj geldi:
“Altıda hazır olurum. Nasıl bir yere gideceğiz?”
Hızlıca cevap verdim:
“Biz bize olacağız. Başkası olmayacak. Nasıl rahat edersen öyle.” yazıp gönderdim
Son işlerimi de bitirip çıkacaktım ki kapı çalındı.
İçeri Sanem girdi.
Gayet mesafeli bir şekilde,
“Aybars bey,” dedi.
İyi samimiyeti bırakmıştı. Ama bana pek inandırıcı gelmiyordu.
“Buyrun Sanem hanım, konu neydi?” dedim.
Elindeki dosyayı uzattı.
Önümüzdeki hafta Amerika’dan gelen doktor için düzenlenecek seminerin basın ve reklam sunumuymuş.
“Başka bir şey yoksa çıkabilirsiniz,” dedim.
Sanem hiç tepki vermeden çıktı.
Odanın kapısı kapanınca içimden “Ekstra hayret… bu sakinliğin altından bir şey çıkmaz inşallah,” diye geçirdim.
Ama aklımda bir şüphe vardı.
Sanem’in sessizliği… biraz fazla sessizdi.
Resmen saatleri, dakikaları saydım.
Neyse ki saat beş buçuk olmuştu.
Ceketimi alıp odamdan çıktım, otoparka geçip arabama bindim. Eve gidip üzerimi değiştirmem gerekiyordu.
Hemen odama çıktım, kıyafetimi değiştirdim.
Odadan çıktığımda merdivenlerde Defne’yle karşılaştık. O da hazırlanmış, aşağıya iniyordu.
Üzerinde gözlerinin mavisine benzeyen küçük çiçeklerle desenli bir elbise vardı. Etekleri uçuş uçuştu. Genelde salık olan saçlarını hafif dağınık topuz yapmıştı. Yüzünde yok denecek kadar az makyaj vardı.
Şaheser gibiydi.
Yanına geçip,
“Hazırsan eğer çıkalım,” dedim.
“Bir Melis’i görüp geliyorum" dedi
"Arabada bekliyorum,” dedim ve aşağı indim.
Kapıda babamla karşılaştık.
Hiç bir şey demedi ama yüzündeki ifade… mutluluk doluydu.
Defne geldiğinde kapısını açtım. Bindi, kapıyı kapattım ve direksiyona geçtim.
Yola çıktığımızda sordum:
“Kendini nasıl hissediyorsun?”
“İyiyim, teşekkür ederim. Aslında rapora gerek yoktu, çalışabilirdim,” dedi.
“Biz işimizi sağlama alalım. İyice dinlen, sonra hastane kaçmıyor, gelirsin,” dedim.
Biraz kaçamak bir cevap verdi:
“Şey… siz öyle diyorsunuz da, diğer arkadaşları da zor duruma sokmak istemem.”
“Sen merak etme,” dedim, gülümseyerek.
"Sıkıntı olacak bir durum yok".
Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra, Kemerde ki marinaya ayrılan yola girdiğimde Defne sordu:
“Nereye gidiyoruz?
“Sessiz ve rahat konuşabileceğimiz bir yere.” diye cevap verdim.
Defne başını hafifçe salladı, ama gözlerinden merak okunuyordu.Marinaya girdiğimizde Defne elleriyle oynamaya başladı, tedirgin olduğu belliydi.
Arabayı durdurup ona döndüm.
“Melis sessiz ve sakin yerleri sevdiğini söyledi. Ben de gideceğimiz her yer kalabalık olur diye buraya karar verdim. İnşallah rahat ettirebilirim seni,” dedim.
Arabanın kapısını açıp indim. Diğer tarafa geçip kapısını açtığımda Defne hâlâ inip inmemekte tereddüt ediyordu.
Marinadaki yatlarda insanların olduğunu görünce, indi arabadan.
“Bu taraftan,” diyerek yol gösterdim.
Bir adım attı, sonra bir adım daha.Benim yatım marinada en sonda, tek olandı. Diğer yatlardan ve insanlardan uzaklaştıkça Defne’nin tedirginliğinin biraz daha arttığını fark ettim.
Haklıydı… Daha birkaç gün önce saldırıya uğrayan birini tek başına yata getirmiştim.
Korkması gayet normaldi.Önce yata ben çıktım.
Yardım etmek için elimi uzattım,
“Teşekkür ederim, ben çıkabilirim,” dedi.
Gülümsedi… ama hareketlerinden hâlâ gergin olduğu anlaşılıyordu.
Açıkçası, yata getirdiğime şimdiden çok pişman olmuştum.Benden zarar görecekmiş gibi uzak durması içime oturmuştu.
Yata geçtiğimizde, güvertede hazırlanan masaya doğru ilerledik.
Bayan şefi görünce biraz rahatlamış gibi oldu.
Tam masaya geçerken, hafif esen rüzgar elbisesinin eteklerini uçurdu ve kokusu… bana doğru geldi.
Zaten kafam karışıktı, ama bu an hepten alt üst etti.
Nasıl konuşacaktım şimdi?
Sandalyesini çekip oturmasına yardım ettim.
Ben de karşısına oturdum.
“Şefe, servise başlayabilirsiniz,” dedim.
Masa gayet güzel hazırlanmıştı; her şey özenle yerleştirilmiş, deniz manzarasına karşı kusursuz bir düzen vardı.
Defne’ye dönüp sordum:
“İçecek olarak ne istersin?”
“Meyve suyu,” dedi.
Bir an şaşkınca baktım.
" Alkolden pek hoşlanmıyorum,” diye ekledi.
Kısa bir gülümseme kondurdu yüzüne.
Sakince yemeğimize başladık.
Yemekleri beğenip beğenmediğini, Antalya’ya alışıp alışmadığını sordum.
Amacım, asıl konuya girmeden önce biraz rahatlamasını sağlamaktı.
Yemek boyunca havadan sudan konuştuk; deniz, manzara, geçen haftaki işler… küçük, hafif sohbetler.
Sonra tatlı servisine başlandı.
Servis bittikten sonra, şefin yatın güvertesinden ayrılması Defne’nin dikkatini çekti.
Bir an duraksadı.
Yüzündeki tedirginlik… ellerinin hafif hafif titremesi… gözlerimin içine bakıp bakmamak arasında kalışı…
Bana ne kadar az güvendiğini açıkça gösteriyordu.
Ve bu canımı yakmıştı.
Kırılmadım. Kızmadımda.
Ama o an anladım ki Defne’nin ciddi bir güven problemi vardı.
Ve bu, bir başkasının vereceği sözlerle çözülecek bir şey değildi.Ben ne kadar yanındayım desemde;
Önce kendi içindeki kırıkları onarması gerekiyordu.
Onu aceleye getirmek, üzerine gitmek… en büyük hata olurdu.
Kelimeleri seçerek konuşmaya çalıştım.
“Defne…" dedim sesimi sakin tutmaya çalışarak, ve en son anlatacağım konudan başladım.
“Hafta sonu kuzeninin nişanı için ne düşünüyorsun?” diye sordum.
Yüzü bir anda asıldı.Gözlerindeki o yumuşak ifade yerini huzursuzluğa bıraktı. Oturduğu yerde kıpırdandı...
“O adam orada olacakmış…” dedi kısık bir sesle.
“Gidersem bu sefer işler daha da karışır gibi geliyor. Ama gitmezsem de arkamdan konuşulacakları az çok tahmin edebiliyorum.”
Bir an durdu. Yutkundu.
“Hatta ileri gidip annemin adını bile o kirli ağızlarına alırlar…”
O cümleyi söylerken sesi titremedi ama gözleri doldu. Annesine laf edilmesi, onun için her şeyden ağırdı.
“O adam orada olmayabilir,” dedim sesime hafif bir muziplik katarak.
“Geçen geldiğinde Ozan onu çok iyi ağırlamış.” dedim.
Tek kaşını hafif kaldırdı,
“Hatta o kadar iyi ağırlamış ki… seninle ve akrabalarınla olan anlaşmasını da öğrenmiş olduk.”
Bir anda dikkat kesildi. Omuzları dikleşti.
“Nasıl yani? Ne anlaşması ?” diye sordu.
Bakışları artık çekingen değildi.
“Bunu sana anlatırım,” dedim daha ciddi bir tona geçerek. “Ama biraz daha kendini iyi hissetmen lazım.”
“Lütfen Aybars bey,” dedi bu kez kararlı bir sesle. “Benimle ilgili bir konu. Bilmek istiyorum.” dedi.
Haklıydı.
“Kuzenin,” dedim, “Ankara’ya ne için gitmişti?”
Biraz düşündü.
“Çalışmak için diye biliyorum.”
“Peki madem çalışmak için gitti… neden kısa zamanda geri geldi?”
“Annesi hastalandı. Amcam gidip alıp geldi.”
Başımı hafif yana eğdim.
“Koskoca adam kendi gelemiyor muydu? Neden amcan gitme gereği duydu?”
“Bilmiyorum… çok muhatap olmazdım,” dedi.
Derin bir nefes aldım.
“Defne, söyleyeceklerim biraz can sıkacak.”
Hazırlandı.
“Kuzenin oraya gidince bulaşmaması gereken kişilere bulaşmış.”
“Nasıl yani? Kimlere?”
“Kumar oynamış. Başını belaya sokmuş. O Taha denen adamın babası devreye girmiş, borcu kapatmış.”
Kaşlarını çattı...
“Karşılığında?”
“Seni… oğlu Taha ile evlendirmek istemişler.”
Gözleri doldu ama başını dik tuttu.
“Amcam da oğluna karşılık beni mi vermiş?” diyebildi.
“Amcanın kendi kızı yok. Diğer amcanın oğluyla da aranızda bir yakınlık varmış. Akraba evliliği olmasın diye seni uygun görmüşler.”
O kısmı bilerek söyledim. Tepkisini görmek istedim.
Gözlerindeki o kırgın öfkeyi net gördüm.
Başını öne eğdi.
“Annemle geçirdiğimiz son gecede gelip söylediler. Düğünde görmüşler falan… Ben istemiyorum deyince söylene söylene gittiler. Ben konu kapandı sandım. Sonrasında o gecenin sabahında annemi kaybettim gerisini zaten biliyorsunuz.” dedi.
Eliyle yanağına süzülen yaşı sildi.
“Akrabalarım arasında kendime yakın hissettiğim tek bir kişi vardı. Onunla da yakıştırmalar olunca aramıza mesafe koydum. Hatta o yakıştırmalara kapılıp gelip açılmıştı bile… Ben de ‘seni abim olarak görüyorum’ dedim. Bir daha hiç yaklaşmadı. Mezuniyetime bile uzaktan bakıp gitmiş. Yıllar sonra Samsun'dan gitmek için havaalanına bırakırken özür diledi.”
Durdu.
“Ve bilginiz olsun… o kuzenimle hâlâ telefonda görüşüyorum.”
“Bu ayrıntıyı neden bana söyleme gereği duydun?” diye sordum.
Cevabı gecikmedi.
“ Bana evinizin kapılarını actınız, hatta yardım ederim dediniz güveninizi kırmak istemem.” dedi.
O an aklımdan geçen soruyu sordum.
“Senin güvenini nasıl kazanırım?”
Gözlerini gözlerime dikti.Titreyen nefesini toparladı ve sadece tek kelime söyledi:
“Zaman.”
Birkaç dakikalık sessizlikten sonra Defne’ye döndüm.
“Eğer iznin olursa bir kadeh bir şey içmek istiyorum,” dedim.
“Nasıl rahat ederseniz,” dedi mesafeli bir tonla.
O resmiyet… “Siz” deyişi yine aramızdaki duvar...
“Ne konuşmak için çağırdım, ne konuştuk?”
“Arabayı kullanır mısın?” diye sordum aniden.
“Olur,” dedi hiç tereddüt etmeden.
Yerimden kalktım. Bara doğru yürürken Kendime küfür ettim. Kendime bir duble doldurdum. Cam bardağın içindeki amber rengi sıvı titreyen elimle birlikte hafifçe dalgalandı.
İlk yudumu aldığımda boğazım yandı.
Ama asıl yakan içki değildi.
Masaya geri geldiğimde Defne denizi seyrediyordu. Saçları rüzgârla hafifçe savruluyordu ama o kıpırdamıyordu bile.
“Eğer müsaaden olursa…” dedim yavaşça.
“O nişana Ozan, Melis, sen ve ben birlikte gidelim.”
Başını hafifçe çevirdi.
“O adamın gelmeyeceğine eminim,” diye devam ettim.
“Eğer gerek duyarsak da… beni nişanlın olarak tanıştırabilirsin.” dedim.
Şaşırdı. Gerçekten şaşırdı.
Bakışları bir anlığına dağıldı.
“Şey…” dedi kekeleyerek.
“Zaten size karşı mahcubum, yeterince yük oldum. Böyle bir şeyi sizden isteyemem.” dedi.
O “siz” yine aramızdaydı.
“İstemiyorsun,” dedim sakin ama net bir sesle.
“Ben teklif ediyorum.”
Sustu. Elleri birbirine kenetlendi. Parmak uçları beyazlıyordu sıkmaktan
“Oradaki meseleni halledersen, burada da kafan rahat olur. İşine daha rahat adapte olursun.” dedim.
Biraz düşündü;
“Orada size nasıl davranacaklarını kestiremiyorum,” dedi gözlerini kaçırarak.
“Eğer benim yüzümden size bir şey denilirse… size karşı çok mahcup olurum.”
Sesindeki kaygı kendisi için değildi. Benim içindi, ve bunu bariz belli ediyordu.
Yavaşça sandalyeme yaslandım.
“Defne,” dedim ilk kez adını bu kadar baskın söyleyerek,
Başını kaldırıp tekrar bakışını yüzümde gezdirdi.
“Bana bir şey denirse,” dedim,
“cevabını ben veririm. Ama senin için bir şey denirse de… orada susmam. Gerektiği gibi davranırım.”
Defne’nin bakışları bir an dondu.
“Gerektiği gibi derken?” diye sordu temkinli bir sesle.
Derin bir nefes aldım.
“Yani kimsenin seni üzmesine izin vermem.”dedim sessizlik oldu yine aramızda.
Vakit baya ilerlemişti.
“İstersen kalkabiliriz,” dedim.
“Olur, kalkalım,” dedi sakin bir sesle.
Birlikte ayağa kalktık.
“Son olarak…” dedim.
Durdu. Bana döndü.
“Defne, sen kendine güveni olan birisin. Sadece içine düştüğün durum seni biraz hırpalamış. Ama sen kendi yolunu bulabilecek güçtesin. Ben buna inanıyorum.”
Bir an sustu sonra minnetle başını salladı.
“Her şey için teşekkür ederim,” dedi yumuşak bir sesle.
“Dinlediğiniz için… ilgilendiğiniz için… bu zamana kadar yaptığınız yardımlar için.”
Yine “siz.”
İçimde bir şey sızladı.
Teşekkür ettiği adam olmak istemiyordum aslında.
Yanında yürüdüğü adam olmak istiyordum.
Ama söyleyemedim....
“Ne demek rica ederim" diyip anahtarı ona uzattım.Bir kadehten bişey olmazdı ama neyse...
"Gidelim hadi"
Yavaş yavaş yürüyüp arabaya geçtik.
Yol boyunca hiçbirimiz konuşmadık. Motorun sesi ve arada bir geçen sokak lambalarının ışığı vardı sadece.
Evin bahçesinden içeri girdiğimizde hâlâ arabadan inmemiştik.
“Defne,” dedim.
Bana döndü.
“Cuma akşamdan mı gitmek istersin, yoksa cumartesi sabah mı?”
Sorumu duyunca hafifçe kıpırdandı.
Göz göze geldik.
“Aybars Bey, duyulursa eğer sizi sıkıntıya sokmak istemem—” diyecekti ki lafını kestim.
“Duyulmaz,” dedim net bir sesle.
“Sadece dördümüzün bileceği bir şey olacak.”
"Hemm"...
“Duyulsa bile beni zora sokacak bir durum yok. Seni zora sokacak bir durumun içinede seni sokmam. Sen merak etme.” dedim.
Bu kez sustu.
“Hazırlığınızı yapın,” dedim kapıyı açarken.
“Hafta sonu Samsun’dayız.”diyip arabadan indim.
Kapıyı kapatmadan önce göz ucuyla Defne'ye baktım.
Hâlâ beni izliyordu.
Yüzünde belirsizlik vardı…
Birkaç adım attıktan sonra geriye baktım.
“Gelmiyor musun?” diye sordum.
Hemen indi. Hızlı adımlarla yanıma geldi.
“Anahtarınız,” dedi.
O “nız” yine mesafe...
Birlikte eve girdik. Merdivenleri sessizce çıktık.
“İyi geceler Aybars Bey. Yemek için tekrar teşekkür ederim,” dedi ve odasına geçti.
Kapısı kapandığında evin içi olduğundan daha büyük ve boş geldi.
Çalışma odasının ışığı yanıyordu.
Babam bekliyordu anlaşılan.
Kapıyı çalıp içeri girdim.
Tek kelime etmedi önce.
Sadece yüzüme baktı.
Babalar anlar derler ya..
Ben daha konuşmadan anlamıştı.
Yutkundum.
“Baba…. konuşamadım" dedim devamı gelmedi.
Sessizce çıktım odadan.
Kendi odamın kapısını kapattığımda derin bir nefes aldım.
Yatağın kenarına oturdum.
En azından umutsuz olacağım bir şey yok, dedim kendime.
Reddetmedi.
“Zaman” demişti. "Zaman" .....