Karanlık Gece....

2304 Words
Aybars' tan Kızları eve bıraktık. Zor oldu ama geçici bir süre… Sonrasında Defne hep benim olacak. Bundan sonraki tek işim çıkarttığı yüzüklerin ömür boyu parmağında olmasını sağlamak. Göz ucuyla Ozan’a baktım. Kafasını cama yaslamış, dışarıyı izliyor. “N’oldu lan? Sesin çıkmıyor.” “Dur abi yaa… sence ne zaman Defne’den haber gelir?” dedi. Gayet ciddi bir şekilde; “Yani on dakika önce ayrıldığımızı göz önünde bulundurursak… 23 saat 50 dakika sonra belki arar.” Bana döndü. “Ha ha ve ha. Espiri miydi yani?” Güldüm... “Oy benim kardeşim… aşık mı olmuş?” dedim özellikle çocuk sever gibi Çatık kaşlarla omzunun üstünden bakıp, “Abi biz sevgiliyiz farkındasın dimi? Hani olamayanlar da var…” dedi imayla. Bir de “hıh” çekip önüne döndü. İt herifin bide tribi çıktı.. Eve geldiğimizde kapıyı her zamanki gibi Asiye abla açtı. Yüzünde o anaç ama meraklı ifade. “Eee… hani kızlarım?” dedi kaşlarını kaldırarak. Valizi kenara koyarak gülümsedim; “Hoş bulduk Asiye ablam… biz de çok iyiyiz. Sen nasılsın?” Ellerini beline koydu. “Ben iyiyim de… soruma cevap vermedin Aybars.” Ozan arkadan homurdandı. “Abla daha on dakika oldu ayrılalı…” Salona geçtiğimizde ceketimi koltuğa attım. “Babam nerede?” diye sordum. Asiye abla mutfak tarafindan seslendi: “Çalışma odasında oğlum… kaç saattir orada.” Ozan’la göz göze geldik. Birlikte merdivenleri çıktık. Kapıya vurup içeri girdik. Babam masasının arkasındaydı. Telefon kulağında. Önünde açık dosyalar.Notlar. Ve elinde sigara. Babam sigarayı sadece çok bunaldığında yakardı. Demek ki yolunda olmayan bir durum vardı. Bizi görünce eliyle beklememizi işaret etti. Telefonu kapattığında odadaki hava değişti. “Üç farklı noktada adamlarımız takip ediliyor,” dedi. Ozan bir adım öne çıktı. “Kim?” Babam dosyayı bize doğru çevirdi. Masadaki beş isim. “Birleşmişler,” dedi babam. "Ve amaçları seni açığa çıkarıp yok etmek" Ozan’a döndüm. “Adamlara haber ver. Ortalığa bir dağılsınlar. Kuş uçsa haberimiz olsun.” Ozan tek kelime etti: “Tamam.” Telefonuna sarıldı. “ İki ekip liman hattına… depoya direkt giren olmasın. Önce izleyin. Hareketi raporlayın.” Ben adamların uzaktan çekilmiş fotoğraflarına baktım.Masanın kuralları gereği kimse diğeriyle masadaki üyelere haber vermeden görüşemezdi. Ama bunlar görüşmüş... İşin komiği görüşmeyi normal gösterebilmek için hep kalabalık mekanlarda oturmuşlar... Babam sigarasından bir nefes daha çekti. Babama; "eskileri geri çağırmıştın onları tekiklemiş olabilir mi"? diye sordum. “Her insan gücün kendi elinde olmasını ister. Bazıları kendi aklıyla hareket eder… kazanır. Bazıları başkasının aklıyla yürür… yok olur. Ben eskileri ibret alsınlar diye çağırdım, ama onlar anlayamadı. ” Ozan telefonu kapattı. Bize döndüğünde yüzü ciddiydi. “Abi… şehir dışındaki eski kullanılmayan depolar var ya… bu gece oraya üç tır gelecekmiş. Ne olduğunu bilen yok.” Babam sigarayı kül tablasında ezdi. Bu hareketi hep bir karar verdiğinde yapardı. “Bilen yok mu… yoksa bilen konuşmuyor mu?” dedi ağır bir tonla. Ozan omuz silkti. “Bilgi kapalı amca. Sevkiyat şifreli. Normalde bizim haberimiz olurdu.” Bi an düşündüm, " O eski depolar… Uzun zamandır kullanılmıyordu. Neden şimdi?" Ozan gergince konuştu: “Çok açık abi… her şeyi göz önünde yapmaya çalışıyorlar. Ya müdahale edip açığa çıkacaksın… ya da istediklerini yapmasına müsaade edeceksin. Her ikisi de işlerine geliyor.” Babam bize uzun uzun baktı. Sadece tek cümle söyledi: “Bu işi bitirin.” Merdivenlerden inerken Ozan’a döndüm. “Bütün adamları topla. Gözlem yapanlar kalsın. Diğerleri gelsin. Eski depoların orada buluşalım.” Ozan başını salladı. "Tamam abi." Depoları uzaktan gören yüksek noktada, yanımda elli adamımla bekliyordum. Gece ağırdı. Yaklaşan adamlardan bilgi bekledik. Yaklaşık iki saattir buradaydık. Ve denilen doğru çıktı. Peş peşe gelen üç tır… Açılan büyük sürgülü kapılardan içeri girdi. Kapılar kapandı. Depoya sızan adamımızdan haber geldi: “Abi… tırlar boş. İçeride büyükbaşlardan iki kişi var.” Diğerinden de haber geldi;" abi etrafa dağılan yüzden fazla adam var." Ozan kaşlarını çattı. “Abi saçma değil mi?” dedi bana bakarak. Gözümü depodan ayırmadan cevap verdim. “Değil.” Ozan şaşırdı. “Bizi tuzağa çekmek istiyorlardı. Başardılar. Haberimizin olacağını ve böyle bir ihanete bizzat bizim geleceğimizi biliyorlardı. Bu kadarına cesaret edebileceklerini tahmin etmemiştim.Tek hatamız sayımız az ... ” Bu bir sevkiyat değildi. Ve ben bunun bir tuzak olduğunu bildiğim halde tedbirsiz davranmıştım.Hem kendimi, hemde benimle birlikte gelenlerin canını tehlikeye atmıştım. Ozan’ın bakışları değişti. Tam planı anlatacaktım ki… Geceyi yaran ilk silah sesi geldi. Sonra ikinci. Sonra seri atışlar.. Depo yemdi ve asıl pusu arkamızdan kurulmuştu... Adamlarım etrafa dağılmaya başladı. Hepsi kendini sipere alabileceği yer buldu. Biz zaten Ozan'la birlikteydi.. Çatışma büyüyordu. Normalde üzerimde silah taşıyan, bizzat çatışmaya giren biri olmadım. Ben masada çözerim. Ama bu gece… Bu gece ya geceyi aydınlığa çekeceklerdi… Ya da o gecede karanlığama gömüleceklerdi. Yaklaşık bir saate yakın çalıştık.. Uzaktan polis sirenlerinin sesi yükselmeye başladı. Mavi kırmızı ışıklar gecenin içine karışıyordu. Silah sesleri yavaş yavaş seyrekleşti… sonra uzaklaştı. Bulunduğumuz noktadan etrafa baktığımda adamlarımdan yaralananlar vardı. Ozan; “Abi polis gelmeden çıkmamız lazım,” diyordu. Sesi gergindi... Geri çekilmeye başladık. Adım… Adım… Polisler iyice yaklaşmıştı. Silah sesleri tamamen kesildi. Tam kontrollü şekilde geri çekiliyoruz derken… Sırtımda keskin bir acı hissettim. Bu farklıydı. Dizlerimin bağı çözüldü. Olduğum yerde dizlerimin üzerine çöktüm. Nefes alamıyordum. Ciğerlerim boş gibiydi. Ses çıkarmak istedim… çıkmadı. Ozan’ın yüzü önümdeydi. “Abi! Kendine gel! Abi bak bana!” Dudakları hareket ediyordu ama sesi yavaş yavaş uğultuya dönüyordu. Ellerinin beni sarstığını hissediyordum. Ama bedenim cevap vermiyordu. Gözlerim ağırlaştı. Son duyduğum şey… “Abi gözünü kapatma lan!” Sonra… Sonrası hiç.... Ozan'dan... Bu işlere girdiğimizden beri en zorlandığım görevin ne diye sorsalar… “Bizi gizli tutmak,” derdim. Görünmemek. İz bırakmamak. İsim vermemek. Sessiz kalmak. Ama değilmiş. En zoru… Gözümün önünde abimin acı çekmesini görmekmiş. Kurşun yediği an yüzündeki o sertliğin çözülüşünü… Dizlerinin yere çöküşünü… Gözlerinin yavaşça kapanışını… Yanımdaki adamlarla abimi arabaya kadar taşıyabildik. Sesli uyarılara cevap vermiyordu. Yüzüne vurdum hafifçe. “Abi… duyuyorsan gözünü aç.” Tepki yok. Arabanın arkasına yatırdık. Kan gömleğini ıslatmıştı. Direksiyona Kemal geçti. Bende abimin yarasına tampon yapıyordum. Bi yandanda amcamı aramaya çalışıyordum. Ellerim titremeyin, titreme lüksünüz yok. Cihan amcamı aradım. Onu aramak delilikti. Ama başka çarem yoktu. İlk çalışta açtı. “Konuş.” Sesindeki soğukkanlılık insanın içini keserdi. “Amca… abim yaralı. Alandan çıkartabildik. Nereye gelelim?” Telefondan derin bir nefes sesi geldi. “Özel kliniğe geçin. Doktoru alıp geliyorum.” Durumunu bile sormadı. Sorsaydı da zaten “iyi” diyip yalan söyleyecektim. Yaralanan adamların ameliyatı, pansumanı gereken ne varsa yapıldığı özel bir kliniğimiz vardı. Direkt oraya geçtik. Arka girişten girdik. Kapı zaten açıktı. Amcam ve doktor bizi bekliyordu. Abimi sedyeyle içeri alırken ışık yüzüne vurdu. Solgundu. Sırtı kan içindeydi. O an amcamın eli istemsizce kalbine gitti. “Amca…” dedim sertçe, “sakın kendine mukayyet ol.” Bakışlarını benden kaçırmadı. “Taşı içeri,” dedi. Abimi ameliyathaneye aldık. Doktor asistanıyla birlikte içeri girdi. Kapı kapandı. Ve o kapının kapanma sesi… Koridorda beklemek ölüm gibi. Duvara yaslandım. Elimde hâlâ abimin kanı var. Amcam camın önünde ayakta duruyordu. Hiç oturmadı. Hiç konuşmadı. Sadece kapıya baktı. İçeriden bir hemşire çıktı. "Çok kan kaybetmiş kan nakli yapılacak," dedi Kaç saat geçti, kaç kişi içeriye girip çıktı bilmiyorum... Ameliyathane kapısının üstündeki kırmızı ışık sonunda söndü. Kapı ağır ağır açıldı. Doktor maskesini indirerek dışarı çıktı. Yüzünde yorgunluk vardı. Amcam bir adım öne çıktı. Ben nefesimi tuttum. Doktor direkt konuya girdi: “Kurşun sırttan girmiş. Sol kürek kemiğinin biraz altından.” Kalbim göğsüme vurdu. “İçeride izlediği yol kritik,” diye devam etti. “Akciğeri delmiş. Sol akciğerde çökme oluşmuş. Aynı zamanda ciddi iç kanama vardı.” Amcamın çenesi sıkıldı. Ben sordum: “Kalbe?” Doktor başını iki yana salladı. “Hayır. Kalbe ya da ana damarlara milimlerle değmeden geçmiş. Eğer biraz daha sağa ya da yukarı isabet etseydi… masadan kalkamazdı.” Koridor bir an sessizleşti. “Kurşunu çıkardık,” dedi doktor. “Akciğeri onardık. Kan kaybı fazlaydı ama kontrol altına alındı.” “Hayati tehlike?” dedim. “Var,” dedi netçe. “İlk 48 saat çok kritik. Vücudu travmaya nasıl cevap verecek göreceğiz. Enfeksiyon ve solunum komplikasyonu riski var.” Amcam derin bir nefes aldı ama belli etmedi. “Bilinç?” “Şu an sedasyon altında. Uyutuyoruz. Vücudu toparlasın diye. Uyanması zaman alabilir.” Duvara yaslandım. Ayaklarım daha beni ayakta tutmuyordu. Doktor son kez ekledi: “ Bünyesi çok güçlü. Bu kadar kan kaybına rağmen kalbi dirençli çalıştı.” Kapı tekrar kapandı. Amcam sonunda koridordaki koltuklardan birine oturdu. Sert ve sinirliydi. Ayağını aralıksız sallıyordu; her bir hareketi öfkeyi ve endişeyi gösteriyordu. Bir süre sessiz kaldı. Sonra başını hafifçe kaldırdı. Bu masayı ben kurmuştum… ben yıkacağım anlaşılan,” dedi. Ben bakakaldım yüzüne, tam ne demek istediğini anlamadan. Sesi soğuktu, kararlı. Gözlerindeki o ifade… İlerlemiş yaşına rağmen zerre tedirginlik yok, zerre korku yoktu. Sonra telefonu çıkardı, hızlıca birini aradı: “Klinikteyim, gel,” dedi tek cümleyle. “ Amca n’oluyor?” diye sordum. “Gelince öğrenirsin.” dedi Aradan bir saat geçti. Klinikte odada beklerken kapı çaldı. Amcam bariton sesiyle: “Gel!” dedi. Kapı açıldı, içeriye iri yarı bir adam girdi. Kırklarının sonunda, sert yüz hatlarına sahip biri. Kollarındaki dövmeler altındaki eski yara izlerini kapatıyordu. Çenesinden kulak memesine uzanan derin kesik, “Ben buradayım” der gibiydi. Amcamın karşısında durdu, ellerini göbek üzerinde bağladı. “Çağırdın… geldim, baba,” dedi. “Baba.” Adamın gizemi yetmiyormuş gibi bir de 'Baba' demişti. Amcam başını hafifçe salladı: “Hoş geldin oğlum… otur.” Amcam, “Ozan’ı tanıyorsun zaten,” dedi. Adam sadece başını salladı. Ben kaşlarımı çattım. “Amca… ben tanımıyorum,” dedim. Amcam gözlerini adamdan ayırmadan tek kelime söyledi: “Hayalet.” “Yoksa…” dedim istemsizce. “Hani şu bizden de görünmez olan… senin sağ kolun… yeraltı efsanesi olan Hayalet mi?” Sesimdeki hayret gizlenemiyordu. Adam gözlerini bana çevirdi. Ne onayladı ne inkâr etti. Sadece baktı. Ve o bakış… soruma yeterli cevaptı. Amcam arkasına yaslandı. Sesi sakindi ama içindeki öfke buz gibiydi. “Masadaki ihanet eden… onlara yardım eden… çıkacak sonuçtan nemalanmayı bekleyen kim varsa…” dedi. Kısa bir duraksama. “Kaldırın.” Gözlerini Hayalet’e dikti. “Gizli saklı değil. Yok oluşları öyle bir olsun ki… bir daha böyle bir şeye cesaret edemeyeceklerini anlasınlar.” Odada bir saniyelik sessizlik oldu. Hayalet başını hafifçe eğdi. "Sen nasıl dersen babam" dedi ve çıktı odadan. “Amca ben böyle bekleyemem, ben de gideyim,” dedim. Amcam başını iki yana salladı. “Artık siz bu işlerde yoksunuz.” “Nasıl yani?” dedim şaşkınca. “Olur da bir gün karşınıza bir kadın çıkıp size yuva olmayı vaat ederse… bu işleri size bıraktıracaktım zaten. Şimdi bakıyorum… böyle birileri var.” "Ama amca" dedim elini havaya kaldırıp susturdu beni . Sonra durdu. Derin bir nefes aldı. “Annen, babanı sadece içtiği için bırakmadı. Bu işlerden korktuğu için de bıraktı.” Nefesini ağır ağır verdi. “Nergis’im… bir gün eve ‘vuruldu’ haberim gelecek korkusuyla tutuldu o malum hastalığa.” Sustu. “Ben bir Nergis toprağa verdim… Yaptığın iş yüzünden sevdiğinin hayatına sebep olmanın ağırlığını bilemezsiniz. Sizi de o korkunun içine itemem. O kızlarada böyle bir acıyı yaşatamam.” dedi... Melis’le bir süre yüz yüze görüşme,” dedi. “Kız, suratının halinden bir şeylerin yolunda olmadığını anlar.” Gözlerini bana dikti. “Aybars’ı sorarlarsa… yurt dışında dersin.” “Eve git. Üzerini değiştir. Ben buradayım.” dedi. İtiraz edecek gibi oldum ama susturdu. Doktordan abimin son durumunu öğrenip arabaya geçtim. Sabah olmuştu. Arabaya bindiğimde aklıma geldi… Annemin babamı bırakıp gittiğini biliyordum. Yalan yok, belki bir gün gelir diyerek bekledim. Eve geçtim, tam duşa girecektim ki telefonuma mesaj geldi. PAPATYAM.. “Günaydın sevgilim” Ararsam sesimden şüphelenir diye, ben de mesajla cevap verdim: 🌼PAPATYAM.. “Günaydın papatyam. Dün gece acil bir iş için abimle yurt dışına çıktık, birkaç güne döneriz.” Biraz geçtikten sonra cevap yazmış. 🌼PAPATYAM.. Tamam aşkım müsait oldukça ararsın beni seni çok seviyorum biz hastaneye geçiyoruz" yazmış Beni çok seviyor İçine girdiğimiz karanlık dünyadan haberi olsa… Melis beni sevmeye devam eder miydi acaba? Yoksa o da annem gibi bırakıp gider miydi? Amcam haklıydı galiba. Yaşatmak için yemin etmiş bir doktor… Kirli bir dünyada adam öldüren birini, niye sevsin? Ama ben çok seviyorum işte... “Bende seni çok seviyorum, papatyam,” yazdım. Bir mesaj daha ekledim: “Eğer dönüş yapamazsam merak etme, yoğun olacağız.” "Tamam sevgilim" yazmış.. Duşumu alıp üzerimi giyindim, yine kliniğe geçtim. Evde duramazdım; bir şey olursa hemen müdahale edebilirdim. Camın arkasından abime baktım. Solgun yüzü, hareketsiz yatışı içime oturmuştu. Sonra amcamın yanına geçtim. Telefonda biriyle konuşuyordu. Ben içeri girdiğimde, televizyonu açmam için işaret etti. Açtım… ekranda son dakika haberleri: “Tanınmış iş adamı Yusuf Gürel, yapılan eş zamanlı operasyonda gözaltına alındı. Gözaltına alınan Yusuf Gürel’in, üç önemli iş ortağıyla birlikte kara para aklama ve yasa dışı bahis şebekesi yürüttüğü ortaya çıktı. Operasyon sırasında ele geçirilen belgeler, şüphelilerin uluslararası bağlantılara sahip olduğunu ve büyük meblağları yurt dışına aktardığını gösteriyor. Yetkililer, operasyonun halen devam ettiğini ve diğer şüphelilerin peşinde olduklarını belirtti. Ağzım açık bir şekilde amcama döndüm: “Yusuf abi ne alaka?” Amcam soğukkanlı bir şekilde cevapladı: “İhanet edenlerden biri de Yusuf’muş. Ama suçu hafif olduğu için cezasını böyle verdik. Diğerleri bu kadar kolay kurtulamayacak.” Şaşırmıştım… hem de çok. Her toplantıda görünmez olduğumuz için, söylenenlerin aksine… her daim yanımızda olduğunu dile getirirdi. Hatta abim masanın başına ilk geçtiğinde, ilk biat edende oydu. Amcama döndüm: “Bu Hayalet, bu kadar kısa sürede bunu nasıl başardı?” Amcam başını iki yana salladı: “Bilmediğin yerlerde, tahmin bile edemeyeceğin bağlantıları vardır. Bir bakmışsın emniyet müdürleriyle, bir bakmışsın TSK’nin içinde, ya da en büyük mafya babasının yanında nerden çıkacağı asla belli olmaz … Hiç anlamazsın.”dedi. Abimin ofisindeki sekretere, soranlara söylemesi için yurt dışında olduğunu söyledim. Hastanedeki sekretere de aynısını… Dikkat çekmesin diye, abimin telefonuna gelen mesajlara da ben cevap yazıyordum. Genelde işle ilgili mesajlardı ve duruma hakim olduğum için rahatlıkla cevap verebiliyordum. Telefonu da yanıma alıp yine abimin odasının camına geldim. Abime bakarken bir mesaj daha geldi. Ekrana baktığımda D. yazıyordu. Mesaj Defne’den gelmişti; çok özel olmadığı düşüncesiyle açtım: D. “Acil yurt dışına gitmen gerekmiş. İnşallah benim yüzümden işlerin aksamamıştır. Kendine dikkat et görüşürüz." cevap veremedim. Kafamı kaldırıp abime baktım "Kalkta mesajına cevap ver "....
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD