Davetsiz Misafir...

2070 Words
Defne'den... Mesaimin bitmesine bir saatten az kalmıştı. Gün tuhaf bir şekilde sakindi; hastanenin o bitmeyen koşuşturmasına hiç benzemiyordu. Kapı çalınınca başımı kaldırdım. “Girebilir miyim?” Kapıda duran kadını tanıyordum. Hastane yönetimindendi, ama tam olarak hangi pozisyonda olduğunu ancak yardım gecesinde öğrenmiştim. “Buyurun lütfen,” dedim ve masamın karşısındaki sandalyeyi işaret ettim. İçeri adım attığında topuklarının sesi odayı doldurdu. Ayağındaki ince stilettolar, vücuduna kusursuz oturan deri eteği ve adımlarındaki özgüvenle varlığını saklamaya hiç niyeti yoktu. Uzun bacakları, kendinden emin duruşu ve “buradayım” demekten çekinmeyen dolgulu dudaklarıyla, bakılmaktan rahatsız olmayan bir kadındı. Adının Sanem olduğunu bildiğim kadın, söze kendini tanıtarak başladı. Hastanenin Kurumsal İletişim Direktörüymüş. Daha önce bizi ziyaret etmeye fırsat bulamadığını söyledi; ama bunu öyle bir tonla anlattı ki, sanki asıl mesele yoğunluğu değil de bizim ona yeterince önemli gelmememizdi. Konuşması fazlasıyla yapmacıktı. Her kelime ölçülmüş, her gülümseme çalışılmış gibiydi. Cümlelerinin arasında kendini parlatmayı ihmal etmiyor, üstten bakan tavrını da incelikle süsleyip masaya bırakıyordu. Hani şu “alçak dağlar benim” havası vardır ya… Tam olarak oydu. Dinlerken yüzümde profesyonel bir ifade vardı ama içimden geçen tek şey şuydu: En nefret ettiğim insan tipi. Kendine hayran, karşısındakini küçümsemeyi zarafet sananlardan. Sonra konuyu ustalıkla başka bir yere kaydırdı. Sanki aklına o an gelmiş gibi. “Aybars Bey’i de yakından tanıyorum,” dedi gülümseyerek. “Kurum için gerçekten önemli bir isim.” Sonra bakışlarını üzerimde gezdirdi, sesi bir anda yumuşadı. “Seni bugün Aybars’ın odasından koşarak çıktığını gördüm,” dedi. “Merak ettim… bir şey mi oldu?” İfademi hiç değiştirmedim. Sesim soğuktu. “Aybars Bey odasına çağırmıştı, gittim. Ama acile hasta gelince apar topar çıkmak zorunda kaldım.” Kısa bir duraksamadan sonra bakışlarımı doğrudan ona çevirdim. “Bu durum sizi neden bu kadar ilgilendirdi ki?” diye sordum. Dudaklarında küstah bir gülümseme belirdi. “Hiç,” dedi omuz silkerek. “Sadece merak ettim.” Ama o “merak” kelimesi, söylediği kadar masum durmuyordu. O esnada telefonum çaldı. Ekrana baktığımda yüzümde istemsiz bir gülümseme belirdi. Arayan Halilcan’dı. Sanem bunu fark ettiğinde bakışları önce ekrana, sonra yüzüme kaydı. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrıldı; bu kez gülümsemesi memnuniyet doluydu. “Sevgilin galiba,” dedi, gereğinden fazla rahat bir tonla. Sonra ayağa kalktı. “Ben gideyim bari,” deyip tek bir cevap beklemeden odadan çıktı. Olduğum yerde kaldım.Telefon hâlâ elimdeydi ama aklım, odadan çıkan Sanem’in bıraktığı o garip hissin üzerindeydi.Bu neydi şimdi... Telefonu açar açmaz Halilcan’ın sesi geldi. “Naber kız cadaloz?” İstemeden gülümsedim. Demek ki her şey yolundaydı. “Ooo kuzen,” dedim, “espiri modun açık bugün.” Kahkaha attı. “Çok şükür keyfim yerinde,” dedi. Ama sonrasında sesi bir anda ciddileşti. “Ama birazdan söyleyeceklerim… senin keyfini biraz kaçırabilir.” O an içimde hafif bir huzursuzluk kıpırdadı. Az önce yaşananların üstüne, bu cümle hiç iyi gelmemişti. “Alıştıra alıştıra söyle… noluyo?” dedim. “Şimdi şöyle,” diye başladı Halilcan, sesi gereksiz ciddi. “Haftaya pazar günü ablamın nişanı var.” “Eee?” dedim. “Nesi kötü? Sıra sana mı geliyo, ondan mı gerildin?” “Yok lan,” dedi hemen. “Mesele şu… Bizimkiler millet laf yapmasın diye senin de gelmeni istiyor.” Kaşlarım havaya kalktı. “Ee?” “Ben de gelmeni istemediğim için ‘Nişanlısı izin vermez’ dedim.” Olduğum yerde durdum. “Ne nişanlısı ya? Sen niye durduk yere beni nişanlandırdın ?” Derin bir iç çekti. “Bak şimdi… Eğer sen gelirsen, o yavşak da gelecekmiş. Karşı karşıya gelmeni istemedim. Ben de ‘Defne nişanlandı’ dedim.” “Halilcan!” dedim. “Sen kafayı mı yedin?” “Yetmedi,” diye ekledi. “Elime yüzüme bulaştırdım. Şimdi diyorlar ki: ‘Nişanlısıyla gelsin, biz de damadı görelim.’” “Harika,” dedim. “Gerçekten şahane. Kuzenim beni hayali biriyle nişanladı.” Odanın içinde dönmeye başladım. “Keşke nöbeti var falan deseydin. Zaten gelmezdim. Çok kötü oldu bu.” “Defne,” dedi yalvarır gibi, “gelmen lazım. Hiç mi arkadaşın yok? Al birini yanına, ‘nişanlım’ de.” Sinirden telefonu elimde sıkıyordum artık. “Saçmalama. Haftasonuna kadar nişanlanacak adamı nereden bulayım? Hem öyle bir şeyi isteyebileceğim bir arkadaşım da yok.” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra hızlıca, “Ben seni sonra arayacağım,” dedi. “Kapatmam lazım.” Telefon kapandı. Odanın ortasında öylece kalakaldım. Az önce hayali bir nişanlım olmuştu, şimdi bir de bulmam gerekiyordu. Tam o sırada arkamdan bir ses geldi: “Ben sana yardım ederim.” Donup kaldım. Arkamı döndüğümde kapının önünde Aybars Beyi görmeyi beklemiyordum. Şaşkınlığım katlandı. Az önce ne demişti o? “Ben sana yardım ederim” mi? Yok artık… Şaşkınlığım daha üzerimden atılmamıştı ki, bu kez içeri Melis girdi. Yüzündeki ifadeden bir şeylerin yolunda olmadığı belliydi. Bizi birlikte görünce duraksadı. “Pardon,” dedi, “ben sonra gelirim.” Tam geri dönecekti ki Aybars Bey araya girdi. “Yo yo, buyurun lütfen,” dedi sakin bir sesle. “Ben zaten çıkıyordum.” Sonra bana döndü. Kısa bir bakış batarak, “Biz o meseleyi konuşalım,” dedi. Ve hiçbir şey eklemeden odadan çıktı. Arkasından bakakaldım. Aybars Bey kapıdan çıktığında odada kısa bir sessizlik oldu. Melis bir şeylerin döndüğünü anlamıştı belli ki. “Ne oluyor?” diye sordu. Ona döndüm. “Beni boş ver,” dedim, “senin suratının hâli ne asıl? Ne oldu sana?” Dayanamadı gözleri hemen doldu. Sonra hızlı hızlı anlatmaya başladı. Ozan’la olanları… Cümleleri birbirine girdi, sesi titredi. Ne kadar tutmaya çalışsa da belli oluyordu; canı yanmıştı. Arkadaşıma sıkı sıkı sarıldım. “Daha çok ama çok yenisiniz güzelim,” dedim yumuşak bir sesle. ““Zamanla tanıyacaksınız birbirinizi. Hemen peşin hükümlü olma, sadece biraz zaman verin birbirinize… olur mu?” Gözleri dolu dolu baktı bana. Sonra sessizce, “Git sen,” dedi. “Kalırım yanında,” desem de başını iki yana salladı. “Senin de bir sıkıntın var galiba. İlk fırsatta konuşuruz,” diyerek beni gönderdi. Haklıydı. Dediği gibiydi… Olmayan nişanlımı bulmam gerekiyordu. Hastaneden çıkıp eve doğru yürümek iyi gelmişti. Eve gidince ılık bı duş rahat kıyafetler bide üstüne anason çayıda yaptım mı offf.... Tam apartmana girecekken arkamdan adımın seslenilmesiyle durdum. Döndüğümde ise gördüğüm kişiyle dizlerimin bağı resmen çözüldü. Tedirgin olduğumu belli etmemeye çalışıyordum ama ne yapacağımı da bilemiyordum. “Siz…” diyebildim sadece. Yanıma yaklaşıp elini uzattı. “Evet, ben. Ne tesadüf, değil mi?” dedi; iğreti sesiyle. Bir süre eli havada asılı kalınca yüzündeki o yapay gülümseme silindi, yerini sert ve rahatsız edici bir ifadeye bıraktı. Ses tonu da değişmişti. “Bence konuşmamız gereken konular var,” dedi ve başıyla apartmanın karşısındaki park alanını işaret etti. “Oturalım mı?” “Bizim konuşacak bir şeyimiz yok,” dedim, soğuk kanlı olmaya çalışarak. Cevabım onu durdurmadı. Dudaklarının kenarında iğrenç bir gülümseme belirdi. “Park olmaz dersen,” dedi alay ederek “evine de çıkabiliriz.” “Beni yanlış anladın galiba, konuşacak hiçbir şeyimiz yok,” dediğimde yüzü iyice gerildi.. İki adımda aramızdaki mesafeyi kapattı. Ne olduğunu anlamama fırsat vermeden beni sertçe kendine çekti. Bir eliyle ağzımı kapatırken diğer eliylede kolumu çekiştiriyordu. “Güzellikle denedim, olmadı,” diye fısıldadı dişlerinin arasından. “Anlaşılan sen sert seviyorsun.” Sözleri midemi bulandırdı. Beni apartmana doğru çekmeye başladı. Çırpınıyordum ama benden çok daha güçlüydü; her hareketim boşa gidiyordu. Tam içeri girecekken arkamızdan sert bir ses... “Elini çek ondan.” Taha’nın dikkati bir anlığına dağıldı. O boşlukta kolumdaki baskıda gevşedi. O an kendimi geriye çekip elinden kurtulup korkuyla Aybars' a sarıldım.... Aybars' tan... Hastaneden çıkmak üzereyken Sanem’in Defne’nin odasından çıktığını gördüm. Açıkçası Sanem, doktorlar ya da diğer çalışanlarla işi düşmediği sürece muhatap olmazdı; Defne’nin odasından çıkması tuhafıma gitmişti. Ne olduğunu anlamak için yeniden Defne’nin odasına yöneldim. İçeride biriyle telefonda konuşuyordu. Tamamını duyamadım ama net bir şekilde şunu söylediğini işittim: “Ben hafta sonuna kadar nişanlanacak birini nereden bulayım? Hem öyle bir şey isteyebileceğim bir arkadaşım da yok.” Sinirle odanın içinde dolanıyordu. Telefonu kapattığı anda, düşünmeden, “Ben yardım ederim,” dedim. Evet, zor bir durumdaysa seve seve nişanlısı olurdum. Ne diyeceğini bilemeden öylece kalakaldı ama ben ciddiydim. Tam o sırada Melis içeri girdi. Yüzündeki ifadeden bir şeylerin ters gittiği belliydi. Defne’ye, “Biz o meseleyi konuşalım,” dedimve fazla uzatmadan yanlarından ayrıldım. Arabaya bindiğimde Ozan’ı arayıp Defne’nin adresini istemeyi düşündüm ama telefonu açtığında sesi o kadar kötüydü ki vazgeçtim. “Neyin var oğlum, sesin çok kötü,” dediğimde, “Abi, sonra konuşuruz,” deyip telefonu kapattı. Aklıma Melis’in hastanedeki hâli geldi. Belli ki bir şeyler oluyordu… Hayırlısı. İnsan kaynaklarından Nermin Hanım’ı arayıp Defne’nin ev adresini istedim. Meğer oldukça yakınmış; yürüme mesafesindeydi. Amacım, o eve girmeden yetişebilmekti. Verilen adrese hızla geldim. Arabadan iner inmez Defne’yi gördüm. Ama yalnız değildi. Bir adam onu zorla apartmana sokmaya çalışıyordu. Koşar adım yanlarına gittiğimde Defne’nin nasıl direndiği artık çok netti. “Elini çek ondan!” diye bağırdım. Adamın bir anlık dalgınlığından faydalanan Defne kendini kurtardı, doğruca bana gelip sarıldı. Ve ilk kez yalnızca adımla seslendi: “Aybars…” O an hissettiğim şey bambaşkaydı. Bunu gören adamın yüzü bir anda değişti; öfkeyle gerildi. Elini beline götürdüğü anda, nereden geldiğini anlamadığım Ozan ortaya çıktı ve adamdan önce silahını çekti. “Yerinde olsam denemezdim,” dedi. Adam ellerini havaya kaldırdı “Tamam… sakin,” diyebildi. Defne hâlâ bana sıkıca sarılmıştı, korkudan titriyordu. Onu o halde görmek içimi öfkeyle doldurdu. Adamın gözlerinin içine bakarak sordum: “Kimsin sen?” Hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Ben sevgilisiyim. Aramız kötüydü, düzeltmeye geldim.” Yalan söylediği o kadar belliydi ki. Defne’ye döndüm, sesimi yumuşatarak: “Aşkım, bu adam ne saçmalıyor?” dediğimde Defne’nin yüzündeki korku yerini şaşkınlığa bıraktı. Ozan’ın yüzü ise okadar sertti ki. “Abi, sen yengemi al. Burası bende,” dedi kısaca. Defne’yi de alıp arabaya geçtik. Biraz uzaklaştıktan sonra kenara çekip durdum. Su uzattım ama elleri hâlâ titriyordu. “Tamam,” dedim sakin bir sesle, “biraz sakinleş olur mu? Anlatmak istersen buradayım. Belki bir faydam da olur.” Titrek sesiyle, “Ta-tamam,” diyebildi. Bir süre sessiz kaldı. Ardından derin bir nefes alıp konuşmaya başladı: “Annemı kaybettikten sonra akrabalarım beni o adamla evlendirmeye kalktı. Kabul etmeyince bir odaya kapattılar. Sonra onu eve davet edip zorla benimle konuşturmaya çalıştılar. Masada tartışma çıkınca karışıklıktan faydalanıp evden çıkabildim. Kuzenim yardım etti, buraya geldim. Sağ olsun, Melis de çok yardımcı oldu. Beni nasıl buldu, hâlâ anlamıyorum.” “Kuzenin ağzından kaçırmış olabilir mi?” diye sordum. Başını iki yana salladı. “Sanmam. Kuzenim… yani Halilcan. O adamı dövüp karakolluk bile olmuştu.” Bir an duraksadım. “Peki bu nişanlanma meselesi ne?” “Hafta sonu Halilcan’ın ablasının nişanı var. Eş dost laf yapmasın diye benim de orada olmamı istemişler. Halilcan da ‘nişanlısı izin vermeyebilir’ demiş.” “Neden nişanlandığını söylemiş?” Gözlerini kaçırdı. “Bu adamın da nişana geleceğini öğrenmiş…” Defne anlatmaya devam ederken Ozan’a kısa bir mesaj attım: “Defne’yi nasıl bulduğunu öğren.” Bir an tereddüt ettim, sonra ona döndüm. “Peki… gidecek misin?” diye sordum. Gözleri doldu, ardından yaşlar sessizce süzülmeye başladı. “Bilmiyorum,” dedi kısık bir sesle. “Gidersem dönemem gibi bir his var içimde. Gitmezsem de… hakkımda neler söylerler, onu düşünüyorum.” Sesi titriyordu hala “Defne, sen güçlü bir kadınsın,” dedim. “Neden hayatına bu kadar müdahale etmelerine izin verdin?” Gözlerini kaldırdı bana baktı. “Aybars Bey…” dedi, sesi titreyerek. “Benim daha annemin kırkı dolmadı. Arkamda bana sahip çıkan tek kişiydi annem.” Bir an durdu, kelimeler boğazında düğümlendi. “Ne yokluğuna alışabildim… ne de acısını yaşayabildim.” Cümlesini tamamlayamadan hıçkırarak ağlamaya başladı. Hangisi daha ağırdı bilmiyorum; acısını bastırması mı yoksa yalnız kalması mı ? O sırada Ozan’dan gelen mesajla telefona baktım. “Yardım gecesinde çekilen fotoğraflardan görmüş abi.” “Tamam aslanım, misafirimizle iyi ilgilen,” diye cevapladım. “Merak etme abi,” dedi. Zaten bişeye canı sıkkın elinde kalmaz umarım.. Tekrar Defne’ye döndüm. “Bu gece evde tek başına kalma istersen… bize geçelim,” dedim. Ağlamaktan kızarmış gözleriyle bana baktı. “Yani… babamın evine götürebilirim,” diye ekledim hemen. “Tekrar geri gelemez için rahat olsun ama en azından yalnız da kalmamış olursun.” Başını hafifçe salladı. “Cihan amcayı rahatsız etmeyeyim,” dedi kısık bir sesle. Gülümsedim. “Hatırladığım kadarıyla Cihan baba demiştin,” dedim. “Evlatlar babalarına rahatsızlık vermez. Hem başında böyle bir sıkıntı varken seni kendi hâline bıraktığımı duyarsa, beni evlatlıktan bile reddeder.” Sözlerimle birlikte yüzünde küçük bir gülümseme belirdi. “İstersen Melis’e haber ver, bize geçelim,” diye ekledim. “Eğer Samsun’a gitmeye karar verirsen de, detaylı detaylı konuşuruz.” Başını hafifçe salladı. “Ben… her şey için teşekkür ederim,” dedi. Sesinde hâlâ kırılganlık vardı ama artık yalnız değildi. İstediği her an yanında olacaktım...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD