Dökülen Taşlar...

2131 Words
Defne' den Köydeki komşularımızın çoğu yurt dışında çalışırdı. Yaz gelince bir bir çıkıp gelirlerdi. O beş haftaya koca bir yılı sığdırmaya çalışırlardı. Sabah erkenden kalkar, tarlaya gider, akşam akrabaya oturmaya koşar, ertesi gün denize, sonra düğüne… Hiç durmazlardı. Çocukken anlamazdım. Niye her şeye yetişmeye çalışıyorlar ? diye düşünürdüm. Bir gün dayanamayıp sordum. O amcanın yüzü hâlâ gözümün önünde. “Yeğenim…” dedi, “Gurbetlik zor. Bir daha yaz olur… ama ben olmam. Bu gözlerle bir daha buraları göremem belki. Fırsat varken hevesimi alıyorum.” demişti. O cümle içime yerleşti. O zaman anladım… Onlar sadece tatil yapmıyordu. Hatıra biriktiriyorlardı. Çünkü içlerinde hep o soru vardı: “Geri dönüşüm tabutla mı olacak, yoksa yürüyerek mi?” Zamanında geçim sıkıntısından gitmişlerdi. Belki daha iyi şartlarda yaşıyorlardı. Ama insanın toprağı başka. Kendi kokusunu, kendi rüzgârını başka hiçbir yerde bulamıyor. Durumum onlarla birebir aynı değildi belki… Ama benzerdi. Ben de kendimce sebeplerimden çıkmıştım doğduğum yerden. Ve açıkçası… Ne zaman geri dönebilirdim bilmiyorum. Dönebilir miydim, Zaman... Ama Aybars “Gitmen lazım.” dediğinde, belki de korkularımla yüzleşmenin bana iyi geleceğini düşünerek kabul etmiştim. Bu dönüşüm basit bir şekilde memleketime değil, aslında kendi özüme olacaktı. İçimde biriken nefreti kusabilirsem, belki de gerçekten eski Defne olacaktım. Dün sabah 10.30’da Samsun’a geldik. Daha ilk andan dolu dolu bir gün geçirdik. Etrafa baktıkça özlediğimi fark ettim. Çok güldük, çok eğlendik. Şimdi de nişan için hazırlanıyorduk. Laf arasında Melis’e, Aybars’ın ne giyeceğini sordurmuştum. Madem nişanlım olarak tanıtacaktım, bari uyumlu olalım istedim. “Siyah takım elbise giyecek.” demişti. Aaa, çok değişikmiş… Şaşırdım mı? Hayır. Ben de siyah pantolon ve üzerine siyah bir bluz giydim. Saçlarımı da sıkı bir topuz yaptım. Bence gayet iyiydim. Derin bir nefes alıp dışarı çıktım. Melis de benim gibi siyah giyinmişti. Aybars beni gördüğünde yüzündeki hayranlık bariz belli oluyordu. O an anladım… Hepimiz siyah giymişiz. “Hazırsanız gidelim mi?” dedi Ozan. Arabaya bindiğimizde Aybars, “Unutmadan şunları vereyim.” dedi ve cebinden kırmızı bir kutu çıkarıp bana uzattı. Kutuyu açtığımda içinden iki tane alyans ve bir tane tek taş pırlanta yüzük çıktı. Şaşkınlıkla, “Bu ne?” diye sordum. “Nișanlıyız ya hani… Bunlara ihtiyacımız olacak.” dedi gayet sakin bir şekilde. Ben hâlâ yüzüklere bakarken tek taşı ve alyansı aldı, parmağıma taktı. Sonra elini bana uzattı. “Ee… yüzüğümü takmayacak mısın?” Heyecandan elim titreyerek yüzüğü aldım ve parmağına taktım. Arabanın içinde bir an öylece göz göze kaldık. Zaman durmuş gibiydi. Derken arkadan alkışlar ve ıslıklar yükseldi. Ozan ve Melis “Hayırlı olsun!” diye bağırıyorlardı. Yüzüm kıpkırmızı olmuştu. Yol boyunca hem elime… hem de kaçamak bakışlarla Aybars’a bakıyordum.Geçen geceki yemek faciasından sonra Melis, Aybars’ın aslında niyetini anlatmıştı. İkimizin de birbirimizi yanlış anladığını söylemişti. Demek ki bana karşı boş değildi… O zaman neden susuyordu? Neden hep yarım cümlelerle bırakıyordu beni? Madem hisleri vardı… O zaman bunu açık açık söylemesi için biraz uğraşabilirdim. Çok değil… Ama birazcık. Nişanın yapılacağı salona geldiğimizde arabayı park ettik. Aybars hemen kolunu uzattı. Tereddüt etmeden koluna girdim. Çünkü dizlerim titremeye başlamıştı. Bunu fark edince kulağıma hafifçe, “Şişt… korkma. Ben yanındayım.” dedi. O iki kelime bütün gerginliğimi bir nebze azalttı. Salondan içeri girdiğimizde biricik amcamlarım, sevgili yengelerim ve sevgi pıtırcığı kuzenlerim misafirleri karşılamak için girişte bekliyordu. En sonda Halilcan vardı; o da siyah giymişti. Ayşe yengem beni görünce yüzündeki gülümseme anında silindi. Hemen dirseğiyle amcamı dürttü, beni gösterdi. Amcam önce bana, sonra koluna girdiğim Aybars’a baktı. Hiçbir şey olmamış gibi yanlarına gittik. “Gene de büyüğümdür.” deyip elini öpmek için eğildim. Ama elini uzatmadı. Yengeme baş selamı verdim. Onlar da hiçbir şey demedi. Sonra Hüseyin amcamla yengemin yanına geçtim. Aynı şekilde elini öpmek için uzandım ama amcam elini geri çekmek yerine tuttu. “Hoş geldin kızım.” dedi. “Hayırlı olsun, sen de nişanlanmışsın.” Sonra Aybars’a dönüp, “Sen de hoş geldin oğlum. Geçin, oturun.” dedi. Tam yanlarından geçerken Havva yengemin, “Ay bu muymuş nişanlısı…” dediğini duyduk. Melis dayanamadı, kısık sesle, “Ayy götüm…” dedi. Gülmemek için kendimizi zor tuttuk. Aybars kulağıma eğilip, “Bak, bu kızın ayarları bozuk .” dedi. Sonra Halilcan’ın yanına geçtik. Hepimizi baştan aşağı süzdü. “Ne kadar da renkli giyinmişsiniz, içim açıldı.” dedi alaycı bir ifadeyle. Ben cevap vermeye hazırlanırken Melis atladı: “Anan beğenmedi bizi.” Halilcan omuz silkti. “Anam kimseyi beğenmiyor, takılma sen.” dedi ve bizi boş bir masaya oturttu. Aksi gibi tam karşı masamızda Taha’nın annesiyle babası vardı. Taha ortada yoktu diye düşünürken, kolunda sargıyla salona girdi ve onların yanına oturdu. Benim bakışlarımı fark eden Aybars da baktığım yöne baktı. Sonra elimi tuttu. “Korkma. Zararsız.” dedi. Bu da iyice alıştı he… elimi tutmaya. Ama işin tuhafı… Benim de hoşuma gidiyordu. Nişan başlamıştı. Müzik yükseliyor, birileri oynuyor, birileri oturup izliyordu. Yanımıza gelenler “Hoş geldiniz”, diyenler. Bişey duyduk “Hayırlı olsun” diyenler derken, herkes normal görünüyordu. Ama benim içimde hiçbir şey normal değildi. Gitgide üzerime çöreklenen bir ağırlık vardı. Sanki salonun havası daralmıştı. Karşı masadan üzerime dikilen bakışları hissediyordum. Taha’nın ailesi fısıldaşıyor, arada bana bakıyordu. Bir de Hasan amcamın yüzündeki o sinirli ifade… İstemsizce Aybars’ın elini daha sıkı tuttuyordum. Ben salonda başka bir tarafa bakarken Aybars hafifçe eğilip, “Defne… hazır ol.” dedi. Neye hazır olmam gerektiğini anlamaya çalışırken Hasan amcamın masamıza doğru yürüdüğünü gördüm. Adımları sakindi ama yüzü değildi. Yanımdaki sandalyeyi çekip oturdu. Güya kimseye belli etmeden hesap sormaya gelmişti. Etrafa gülümsüyor gibi görünüyordu, ama ses tonundaki o tını haklıymış gibi öfke dolu bir tınıydı. “Nişandan sonra bize geçeriz.” dedi. “Bizim fazla zamanımız yok amca, buradan havaalanına geçeceğiz.” dedim. “O zaman az gel konuşalım.” diyerek yan masayı gösterdi. Aybars elimi sıkıp “Buradayım.” dedi. Birkaç masa arkaya geçtik. Melis ve Ozan’ın meraklı bakışları, Aybars’ın her an yanıma gelecekmiş gibi dik duruşu arkamda yıkılmaz bir duvar gibiydi. Hasan amcam yüzüme baktı. “Bu adam için mi çiğnedin bizi?” dedi. Hâlâ kendi suçlarını başkalarının üzerine atabiliyorlar.. İşte o an… içimde biriken her şey dile geldi. “Oğlunun kumar borcu için mi peşkeş çektin beni ?” dedim. Bunu duymayı beklemiyordu. Afalladı. Bir an sustu. Sonra toparlanıp, “O nereden çıktı? Bu yalanlarla mı kendini haklı göstermeye çalışıyorsun?” dedi. Sesini yükseltemiyordu ama öfkesi yüzüne vurmuştu. “Bana bulduğunuz damat adayı anlattı. Zoru görünce önce sizi sattı.” "İyi mi? oldu şimdi ne hâle getirmişler çocuğu kimlere bulaştırdın bizi" dedi "Ben değil kendi belanızı kendiniz buldunuz amca." Ve hala gerçekten haklıymış gibi beni suçlamaya devam ediyordu. "Elaleme karşı bizi mahçup duruma düşürdün." dedi. "Elalemden kastın kim amca" diye sorduğumda, yüzü iyice gerildi. Çenesi kilitlendi. Bir şey söylemek istedi ama söyleyemedi. Tam kalkacakken, “Amca…” dedim. Durdu. “Bugün dünya, yarın ahiret derler ya… Mahşerde herkes yaptıklarıyla yüzleşecekmiş. Beni sana emanet eden babamla yüzleşeceksin.” Gözlerim dolmuştu ama sesim titremedi. “ Ve ben o zamana kadar hiçbirinize hakkımı helal etmiyorum.” dedim ve kalktım. Ağlamadım. Bu sefer ağlamadım. Kendi masamıza geçtiğimde Halilcan da masadaydı. Yüzünde gergin bir ifade vardı. Bakışları bir an üzerimde gezindi. “Bir şey mi oldu?” dedim. “Yok ya… size bakıyordum.” dedi ama sesi pek inandırıcı değildi. Sonra biraz yumuşayarak, “Nasılsın?” diye sordu. Gözlerinin içine baktım. “İyiyim.” dedim. “Hem de çok iyi.” Bir süre dans eden çiftlere baktık salon iyice dolmuştu. Aybars aniden ayağa kalktı. “Hadi… oturmaya mı geldik? Biraz da gövde gösterisi yapalım. Herkes kime ait olduğunu görsün.” dedi. Kaşımı kaldırdım. “Aitlik mi? Pardon… ben kime aitmişim?” dedim hafif meydan okuyan bir tonla. Bir adım yaklaştı. Belime sarılıp beni kendine çekti. kulağıma eğilerek. "Yanındaki adam ben olduğuma göre.” dedi göz kırparak Nefesi yanağıma değdi. Kalbim yine hızlandı. Ama erimek yok... “Yavaş mı gelsen Aybars Karaca…” dedim dişlerimin arasından. Tam o sırada Melis ile Ozan piste doğru geldi. Melis göz kırptı. “Eee sadece siz mi gövde gösterisi yapıyorsunuz?” dedi. Ozan kahkaha atıp Melis’i çevirdi. Dört kişi yan yana, siyahlar içinde pistteydik. Gerçekten dikkat çekiyorduk. Halilcan da kenarda duruyordu. Bir süre bizi izledi. Sonra hiç beklemediğim bir şey yaptı; yan masadaki bir kızı dansa kaldırdı. “Bari ortam şenlensin.” dedi. İnsanlar dönüp dönüp bize bakıyordu. Üzerimdeki o ağırlık gitmişti. Sanki az önce söylediklerim içimdeki yükü alıp götürmüştü. Pistte laf çarpıştırarak dans ediyorduk. Melis dayanamadı, Halilcan’a doğru kaydı. “Ananın beğendiği damat adayı bu mu?” dedi başıyla Yasemin ablamın nişanlısını göstererek. Halilcan alaycı bir gülümsemeyle omuz silkti. “Büyüklerimiz ne der… Otuzdan sonra bulduğunla evleneceksin. Duymadın mı?” Ben kahkaha atacak gibi oldum ama Aybars “Beni harcamasaydınız iyiydi" dedi. Melis hiç beklemeden lafa girdi. “Ee sen de bulduğuna sahip çık abi.” dedi imayla.Bakışı beni buldu hemen... Müzik bitip yerimize oturduğumuzda nişan merasimine başlandı. Yüzükler takıldı, pastalar kesildi, alkışlar yükseldi. Vakit su gibi akmış, akşam dört olmuştu. Salonda gördüğümüz birkaç kişiyle vedalaşıp ayrıldık. Dışarıda Halilcan’la vedalaşırken Ozan’ın yüzünün bir anda gerildiğini fark ettim. Arkamı döndüm. Taha yanımıza doğru geliyordu. İçimde o eski tedirginlik bir an kıpırdadı. Refleksle Aybars’ın elini tuttum. Tedirgin olduğumu fark edince elini omzuma atıp, beni kendine çekti. Başımın üzerinden öptü. Hiçbir fırsatıda kaçırmaz. Taha yanımıza kadar geldi. Bakışları Aybars’ta, sonra bende. “Gidiyor musunuz?” dedi. Bizden bir karşılık bekledi. Ama kimse cevap vermedi. Taha bu kez Halilcan’a döndü. “Eski sevgilinin nişanlısıyla baya iyi anlaştın ha, helal olsun.” dedi. Halilcan’ın yüzü anında değişti. Üzerine yürüyecekti ki Aybars araya girdi. “Sen düğün sahibisin. Olay çıkartma.” dedi. Sesi sakindi. Fazla sakindi. Sonra Taha’ya dönüp hafifçe gülerek, “Sendeki cesareti takdir ettim doğrusu.” dedi. Bu sakinlik Taha’yı daha da cesaretlendirdi. Bir şey demediğimizi görünce üstelemeye başladı. Tam o anda… Aybars bir adım attı. Ve ani bir hareketle burnunun üzerine kafa attı. O kırılma sesini duydum Taha boylu boyunca yere uzandı. Bir anda sessizlik oldu. Melis’in sesi bozdu o anı: “Heyt bee! Abime bak!” Ozan hemen araya girdi: “Çok kolay bayılıyor yaa, zevk vermiyor.” dedi. Ben şok içinde Aybars’a bakıyordum. O ise gayet sakin, “Sezar’ın hakkı Sezar’a… Hak etti ama.” dedi. Sonra Halilcan’a döndü: “Antalya’ya da bekleriz kardeşim .” dedi. Söylenene aldırış etmemişti... Sanki az önce biri yere serilmemiş gibi. Arabayı gösterdi. “Hadi binin, gidelim. Uçak saati geliyor.”dedi Vedalaştık. Arabaya binerken Taha hâlâ yerde yatıyordu. Halilcan’a dönüp, “O ne olacak?” dedim. Omuz silkti. “Ayılınca gelir. Daha bir de sırtıma mı alayım?” dedi Hepsi manyak... Eve tekrar uğramayacağımız için direkt havaalanına geçtik. Ozan arabayı teslim etti. Biz de uçuş saatini beklemek için kafeteryaya geçtik. Yorgundum… ama garip bir şekilde hafiflemiştim.Bu konu burada bitermiydi ? tekrar karşıma çıkarmıydı? bilmiyorum ama şu an kendimi rahatlamış hissediyordum. Masaya oturduğumuzda Aybars birden Melis’e dönüp, “Biliyor musun, biz Defne’yle ilk burada karşılaşmıştık.” dedi. Melis’in gözleri büyüdü. “Gerçekten mi?” dedi. “Ve sen o kadar insanın arasında Defne’yi hatırlıyorsun, öyle mi?” diye sordu Aybars gülerek, “Niye hatırlatmayayım?” dedi. “Önce çarptı… sonra da kabahatli benmişim gibi üste çıktı.” Melis kahkahayı bastı. “Yapar vardır öyle huyları ?” dedi bana bakarak. Ozan da yanımıza geldiğinde uçuş için anons verildi. Uçağa geçtiğimizde yine geldiğimiz gibi oturmuştuk; Melis ve Ozan önde, biz arkalarında. Uçak havalandığında istemeden de olsa… yüzükleri parmağımdan çıkardım. Avucumda bir süre tuttum. Sonra Aybars’a uzattım. Yüzü hafifçe asıldı. Ama hiçbir şey demedi. Cebinden kırmızı kutuyu çıkardı. Benim verdiklerimi tek tek içine koydu ve kapağını kapat. “Sen çıkartmayacak mısın?” dedim. Bir an bana baktı. “Ben sevdim kalsın.” dedi. Sonra bana bakarak; “Belki sen de takarsın ileride.” dedi. Yüzüm kızarmıştı. Bir şey diyemedim. Sadece gözlerine bakabildim. Ama içimde net bir şey vardı. Eğer o yüzükleri bir gün tekrar parmağıma takacaksam… Öyle kaçamak cümlelerle olmayacaktı. İmalı laflarla, yarım sözlerle değil. Ne istediğini bilecek. Açık açık konuşacaktı benimle. Antalya’ya geldiğimizde arabaya bindik. Ben telefonla bir şeylere bakıyordum, o yüzden fark etmedim ama Melis, Aybars’a dönüp: “Abi biz kendi evimize geçeceğiz.” dedi. Ozan hemen, “Niye?” diye sordu. Bu sefer ben cevap verdim. “Yarın iş var. Hem misafirlik de bir yere kadar. Biz eve geçelim.” dedim. Aybars bir an yüzüme baktı ama bir şey demedi. Sadece arabayı çalıştırdı. Eve geldiğimizde valizleri aldık. Tam “Hoşça kalın.” deyip apartmana doğru dönmüştük ki Ozan’ın sesi geldi: “Defne! Melis’i ne zaman istemeye gelelim?” Bir an durduk. Aybars’ın tepkisi gecikmedi: “Oha oğlum, oha!” Hepimiz kahkaha attık. Ozan ciddi görünmeye çalışarak, “Abi az dur bak… hayırlı işler uzatmaya gelmez.” dedi. Sonra beklentiyle bana baktı. Bir iki saniye sustum. Ozan sabırsızlanınca: “Eee hadi Defne, bir şey desene!” dedi. Ozan’ın pes etmeyeceğini anlayınca kollarımı önümde bağladım. “Ben haber vereceğim sana.” dedim. “Kız evi naz evidir. Öyle pat diye olmaz.” Melis gururla başını dikti. “Duydun mu? Naz yapacağız.” dedi “Galiba yeni bir heyecanın, yeni bir koşuşturmanın içine gireceğiz…” diye geçirdim içimden. Güzel günlere...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD