4.BÖLÜM \"MÜESSİR\"

3022 Words
Müessir, tesir eden, etki, iz bırakan.   Benliğim bir tarafa savrulmuş gibiydi. Öyle ki büyük bir okyanusta kurtulacağımı bilsem de çırpınıp, duruyormuş gibi hissediyorum. Benim sesimi, çığlıklarımı duyan hiç kimse yoktu. Her çırpınışımda dibe batıyor gibiydim. O gün denize düştüğümde de buraya savrulacağımı bilmeden kapatmıştım gözlerimi. Şimdi ise geleceğe dönüşüm bile yoktu. Tüm günümü odada kendime zehir ederek geçirmiştim. Öyle ki ne kimseyle konuşmuş, ne de görmüştüm. Yatakta sırtımı başlığa yaslamış, düşüncelere dalmıştım. Eskiden olsa her şeyi bir kenara gelişigüzel bir şekilde atıp, yoluma devam ederdim. Şimdi ise durum çok vahimdi. O adam, Ahsen'in babası gelip nefretini üzerime salıp, cevabımı beklemeden gitmişti. Ben ise edecek tek bir kelime dahi bulamamıştım. Nasıl bulayım? Ne diyebilirdim ki? Ahsen'in, Mehmet'in nasıl biri olduğunu bilmeden ne diyebilirdim? Peki ben, ben kendimi tanıyor muydum ki? Ahsen kafamı allak bullak ediyordu. Eğer evlenmeden bir gün önce Mehmet'i zehirlemeye kalktıysa, neden Mehmet değil de o kendi göle düşmüştü? Yoksa Mehmet'e vereceği zehri kendi mi içmişti? Belki de bu her şeyi açıklıyordu. Ahsen, Mehmet'i seviyordu. Babası onu öldürmesini istediğinde bunu yapamadı ve zehri kendi içti. Peki kendi içtiyse neden göle atıyordu kendini? Göle düşmesinin altında farklı bir neden vardı. Mehmet'i kurtarmak için zehri içti. Buraya kadar her şey tamam. Peki hikayenin geri kalanı neredeydi? Oflayarak, ayaklarımı yatağın üzerine vurdum. Sinirle yorganı tekmeleyip, üzerimden ayak ucuma attım. Bedenimi aşağı doğru çekerek, başımı yastığa sinirle koydum. "Off! Neden bir gizemin ortasında kaldım ki? Denizde ölsem daha iyiydi." Elimi alnıma vurarak, dediğim dualara lanet ettim. Ne dileyeceğine dikkat et derlerdi, haklılarmış. Bilsem Osmanlı'ya geleceğimi, söyler miydim öyle bir şeyi? Bedenimi yatakta kıpırdatıp, yuvarladım bedenimi. Tüm gün boyunca patlamıştım sıkıntıdan. Başımı yatağın kenarından aşağı sarkıtarak, ayaklarımı iki yana attım. Saçlarım başımdan aşağı süzülürken gözlerimi kapattım. "Düşün Ayşin, ne olmuş olabilir de Ahsen göle düşmüş olabilir?" Kendi kendime konuştuğumu fark ettiğimde kafayı tamamen sıyırdığımı anladım. Gözlerimin önüne kara gözleri belirdiğinde, gözlerimi kırpıştırdım. "Allah'ım adam yanımda bile değilken gözlerini görüyorum!" Kalp atışımın göğsüme vurduğunu hissettiğim sert darbelerle elim göğsüme gitti. "Atmasana sen de be! Her halta!" Göğsümü delmeye devam ettiğinde zihnime düşen yüzünü düşledim. Onun kalem gibi gür kaşlarını, alnının ortasında beliren küçük çizgisini, düz burnunu, şakaklarını, sert çehresini, elmacık kemiklerini... Elimde olsaydı her bir zerresini resmederdim. Parmak uçlarım karıncalandığında, kapının hızla açılma sesini duydum. Aniden basılma telaşına girdiğimde bedenim yerinde hopladı. Yataktan geriye doğru kaydığımda endişe ile bir yere tutunma telaşına girdim. "Ah!" Bedenim yataktan düştüğünde elim kafama gitti. Gözlerimi kapatarak, alnımı ovuşturduğumda yeni işittiğim seslere kulak verdim. "Ahsen?" Gözlerimi açarak, kapıya baktığımda Ayşe Hatun'u ve yanında bir adamı gördüm. Adam, uzun boylu kalıplı biriydi. Sert yüz hatları ve kirli sakalları ile bizim dönemimizdeki erkekleri ezer geçerdi. Belinde uzun kılıcı, üzerinde ise asker kıyafetleri vardı. Adam endişe ile beni izlediğinde hızla yanıma yaklaştı. "Ne yapıyorsun sen? Zarar vereceksin canına!" Yanıma gelerek, önümde diz çöktüğünde adamı hayretle inceliyordum. Sanırım Ahsen'in bir yakını olmalıydı, bu kadar endişe ettiğine göre. Ellerini kollarıma koyarak beni yerden kaldırdı. Dudaklarımı aralayacağım sırada kollarını belime sardı. "Senin için çok endişe ettim." Ayşe Hatun'un bana baktığını gördüğümde parmağımı kaldırdım. Gözümü kırparak işaret parmağımla bana sarılan adamı gösterdim. Dudaklarını oynatarak, bir şeyler fısıldadı. Kaşlarım çatılırken gözlerimi dudaklarına çevirdim. "Cevdet mi?" Ayşe Hatun gözlerini kapattığında, bana sarılan adamın bedeni kasıldı. Kollarını bedenimden çektiğinde bir adım geri çekildi. "Affet Sultan olacağına daha alışamadım." Başımı sallayıp, boğazımı temizledim. "Sorun değil Cevdet Paşa!" Kaşları çatıldığında tebessüm ettim. Elini kılıcının üzerine koyarak başını eğdi. "Affet Ahsen Hatun, Cevdet kim?" Odada kısa bir sessizlik olduğunda Ayşe Hatun yanımıza gelerek, beni durumdan kurtardı. "Affedin Cihan Paşa, 'kardeşiniz' istirahat edemediği için dalgınlar." Dudaklarım aralandığında artık her şeyi anlamış oldum. Bana bahsettiği Cihan Paşa buydu, Ahsen'in üvey kardeşi. Lisede derste öğrenmiştim, gayrimüslim olan bazı yetenekli çocukları küçük yaşta Türk ailelerine verirlerdi. Sanırım bu da onun gibi bir şeydi. Üveyse sebebi bu olmalıydı. "Ah haklısın, düşünemedim. Nasılsınız? Başınızı yere vurdunuz." Elimi başıma koyarak hafifçe sızlayan yeri ovuşturdum. "İyiyim çok şükür." Rahat bir nefes alıp, yüzüne baktığımda önümde eğildi. "Biraz geç kaldım affedin." "Ah hiç önemli değil!" Ellerimi kollarına doğru uzattığımda kafasını kaldırdı. "Sıkıntı değil yani." Biri önümde eğilerek, selam verince tuhaf hissediyordum kendimi. Ellerimi kendime çekerek, tebessüm ettim ona bir şey anlamaması için. "Peki o halde. Ben gideyim ocağa, mühim işler var. Bir daha görmeye geleceğim sizi." Başımı sallayıp, gözlerimi bedenine düşürdüm. Elini kılıcından çekemeden eğilerek, geriye adımladı. Kapıya doğru yaklaştığında arkasını dönerek açılan kapıdan çıktı. "Ayşe Hatun, Cevdet kim?" dedim ona dönüp, kollarımı göğsümün üzerinde doladım. "Affedin ancak ben Cihan Paşa demeye çalıştım ama siz yanlış anladınız." Eğilerek, konuştuğunda kapının kapanma sesini duydum. "Az daha yakayı ele verecektim." "Anlamadım?" "Hiçbir şey yok. Biraz dışarı çıkalım, sıkıldım." "Baş üstüne Ahsen Hatun!" Adımlayarak, kapıyı açtığında odadan yavaş adımlarla çıktım. Kapının önünde bekleyen askerler selam verirken, boş koridora baktım. Etrafta kimsecikler yoktu. "İsterseniz Rana Sultan'ın yanına gidelim." "O kim?" dedim hemen arkamda duran Ayşe Hatun'a baktım. "Kendisi Hünkarımızın kız kardeşi. Bugün uzun bir yolculuktan geldi. Dilerseniz hareme gidip, görelim onu." "Peki, olur." Mehmet'i görmediğim sürece, her yere gidebilirdim. Adam nereye gitsem peşime takılıyordu yahu! Ne zaman dışarı çıksam burnumun ucunda bitiyordu. "Peki hanımım, bu taraftan." Ayşe Hatun hemen bir adım önümde bana yolu gösterirken, etrafıma bakarak ilerliyordum. Sürekli kendi çapımda resimler çizen biri olarak, işlemeli duvarları, kolonları, geniş avluları tuvale aktarmayı çok isterdim ama ne kalemim ne de defterim vardı. Yanımdan geçen genç kızlar, işlerini yarıda kesip, önümde saygı ile eğiliyorlardı. Ben daha Sultan olmamıştım, sanırım Ahsen'in babasının mevkisinden önümde eğiliyorlardı. Büyük avludan geçerek, iki kanatla geniş bir kapının önüne ilerlediğimizde kızların kahkahaları duyuluyordu. İçeri doğru yürüdüğümde, ellerim ile elbisemin eteğini tuttum. Normalde hep pantolon giyen ben, bu eteklerden bıkmıştım! Sürekli ayağıma takılıp, duruyordu. Bunun içinde nasıl yürüyorlardı Allah aşkına? "Hoş geldiniz Ahsen Hatun!" Yanıma gelen irice kadın, ismimi seslendiğinde birden haremde yankılanan tüm sesler kesildi. Her birinin bakışları beni bulduğunda oturdukları yerden kalkarak, selamda durdular. "Hoş bulduk." dedim yavaşça, bir şeyleri ele vermemek için tüy gibi çekiyordum kelimeleri. Millete bir 'merhaba' desem ne olurdu düşünemiyordum bile. "Sizi eski halinizde görmek çok güzel. Allah nice şifalar eylesin." "Sağ olun." Dudaklarıma gergin bir tebessüm koyduğumda, kadın selamını vererek sıraya dizilmiş kızlara döndü. "Siz hala ne yapıyorsunuz? Çabuk hamama!" Kızlar tekrar eğilerek, geniş kapıdan dışarı çıkmaya başladıklarında, Ayşe Hatun'un sesini duydum. "Rana Sultan burada diye duydum Emine Hatun?" Karşımdaki kadının ismini öğrendiğimde, Ayşe Hatun olmasa ne yapacağımı düşünüyordum. Kadın bana yardım ediyordu sürekli. "Dilruba Sultan'ın yanına gittiler az evvel." "Sağ ol!" Ayşe Hatun bana döndüğünde başımı salladım. Buradaki insanları ne kadar çok tanırsam yapbozu o kadar çabuk tamamlardım. Gidip, Dilruba ve Rana Sultan ile tanışsam iyi olurdu.   "Hoş geldiniz Ahsen Hatun!" Kapının önüne geldiğimizde, geldiğimden pek de haz etmeyen bir kadınla karşılaştım. Nereden mi anladım? Daha beni ilk gördüğünde burun kıvırmış, istemeye istemeye konuşmuştu. "Rana Sultan burada mı?" Kadın ona cevap vermediğime şaşırsa da sıyrıldı halinden. Beni umursamayanı bende umursamazdım. "Burada ben haber edeyim!" Başımı salladığımda kadın arkasını dönerek, kapıya ilerledi. Henüz kapıyı açmamıştı ki, içeriden bir kadın çıktı. Kadını gördüğünde, Ayşe Hatun ve diğer kadın eğildiğinde bende eğilecektim ki, Ayşe Hatun koluma çimdik attı. "Ah!" Yüzüm buruştuğunda, kapıdan çıkan kadının gözleri beni buldu. "Ahsen Hatun?" Kadının endişeli sesi ile dudağımı büktüğümde yeni doğmuş bir bebek gibi baktım ona. Kimseyi tanımıyordum ve bu oldukça zordu. Kadın üzerindeki açık pembe tonlarında bir bindallı ile yanıma geldi. Omuzlarını dikleştirerek, gözlerindeki yansımayı saklamaya çalıştı. "Sizi gördüğüme sevindim." Pek de öyle durmuyordu ama hiçbir demedim. Ayşe Hatun yanıma yaklaşarak, arkamdan fısıldadı. "Firuze Hatun?" Başımı yana yatırıp, onu duymaya çalıştım. Ahsen'i üzen kadın değil miydi bu? Mehmet'i seven? Gözlerim kadını bulduğunda küstah bir gülümseme ile bana baktığını gördüm. Deccal tipi vardı bunda. Madem Ahsen'e kötüydü, bende ona kötü olurdum. Ah, kızım yandın! Ben Ahsen değilim, senin suyunu çıkartırım! Ellerimle elbisenin uzun kollarını sıvazlayıp, kollarımı göğsümün üzerine doladım. Gözlerimi gözlerinden çekmeden, gözdağı vermeye çalıştım. Burnumu havaya dikip, omuzlarımı dikleştirdim. "Firuze Hatun?" Kadın bir an şaşırsa da, tepkisini çabuk topladı. Gözlerindeki sinsiliği gördüğümde Ahsen'in bu kadını sadece Mehmet yüzünden sevmediğini anladım. Mehmet bunda ne bulmuş? Ben daha güzeldim bu kadından. Sen en alaka Ayşin? İç sesimin fısıltısı ile boğazımı temizledim. Hatlar karıştı! Şimdi bunun sırası değildi. "Seni ziyaret edemedim kusura bakma. İyisin inşallah?" Keyifle söylediği sözler ile kısık bir kahkaha attım. "Sorun değil, Hünkarımızın ziyareti bana yetti de arttı." Yüzündeki keyifli ifade söndüğünde dudağımı kıvırdım. Ahsen neden bu kadına hiç cevap vermemiş ki? Bu kadının huzuru bozmak bana keyif vermeye başlamıştı oysa. Firuze Hatun dudaklarını birbirine bastırdığında, ona sevimli olduğunu düşündüğüm bir gülümsememi gösterdim. "Ne güzel! Benim gelmeme gerek kalmamış." Başımı sallayıp, onu onayladım. "Bunu bilmen ne hoş! Her neyse sizinle vaktimi kaybetmek istemiyorum. Müsaadenizle!" Öfkeli bakışları altında başını eğerek, sırtını büktü. Mevkimin ondan daha yüksek olduğuna ilk defa sevindim. İçeri giren kadın bize doğru yaklaştığında, omuzumu onun omuzuna sürterek yanından geçtim. Kadın selam vererek, omuzunu dikleştirdi. "Dilruba Sultan sizi bekliyor!" Yanından geçip, açık kapıdan içeri süzüldüm. Odanın içine girdiğimde kapı arkamdan kapandı. Bakışlarım orada gezinirken, beni izleyen iki kadını gördüm. Sedirin üzerine oturmuş, ellerini kucağında birleştirmiş bir kadın vardı. Omuzları dik, asalet akıyordu kadından. Başındaki mavi işlemeli taçtan onun Dilruba Sultan olduğunu anladım. "Sultanım!" Dizilerde gördüğüm gibi dizlerimi kırıp, selam verdi. Sedirin hemen önünde, Dilruba Sultan'ın ayak ucunda oturan kadınla göz göze geldim. Mavi, ışıl ışıl parlayan bakışlarına tebessüm ettim. "Seni daha erken bekliyordum." Sert sesi biraz irkilsem de belli etmeden bedenimi dikleştirdim. Kadının gözlerinin içine baktığımda, gözlerindeki vahşi bakışı yakaladım. Kadın Ahsen'i sevmiyordu, bunu o kadar belli etmese de olurdu doğrusu. "Biraz dinlendim." Ona nazaran kısık çıkan sesimle boğazımı temizledim. Yerde oturan, Rana Sultan sandığım kadın, olduğu yerde kıpırdandı. "Uyanmana çok sevindim. Başına gelenler çok kötü." Sesindeki gerçeklikle tebessümümü büyüttüm. Ah, bu kızı sevdim! "Sağ olun!" diye mırıldandım, Dilruba Sultan'ın bakışları üzerimdeyken. "Tam de aslanımla evleneceğin gün olması, çok tuhaf değil mi?" Kinayeyle konuştuğunda, dişlerimi birbirine sürttüm. "Haklısınız, tam da o gün oldu. Kader işte!" "Kader!" Beni şüphe ile süzdüğünde kapının ardında sesler duydum. Arkamdaki aralanarak, içeri kadın girdiğinde gözlerimi devirdim. "Sultanım, Mustafa Paşa geldiler." "İçeri al!" Kadın eğilerek, geri çekildiğinde içeri Mehmet'in yanında gördüğüm yardımcısı girdi. Başını yerden kaldırmadan, konuştu. "Sultanım!" "Hoş geldin Mustafa! Nedir seni buraya getiren?" Dilruba Sultan konuştuğunda ayakta durmaktan topuklarım ağrımaya başladı. "Affedin Sultanım lakin Ahsen Hatun'un burada olduğunu duyunca sizi rahatsız ettim. Hünkarımız onu huzura çağırıyor." Ahsen'in ismini duymamla Mustafa Paşa'ya döndüm. Dilruba Sultan duyduklarından bir hayli rahatsız olurken, umursamadım. Beni sevmediği belliydi. "Ne için?" Sana ne be kadın, demek istedim ama yemedi tabi ki! "Konu ile ilgili bir bilgim yok Sultanım!" Dilruba Sultan başını sallayarak, elini kaldırdı. "O vakit, çekilebilirsiniz!" Eli ile gitmemizi işaret ettiğinde arkamı döndüm. Köpek kovalıyordu sanki, kadına bak! Sevmiyorsun ama böyle de davranmazsın yani! Kapıdan geçerek, koridora çıktım. Ayşe Hatun yanıma gelirken, aklımda burada bir kütüphane olup olmadığı geldi. Belki de gidip, görmeliydim. Tüm gün sıkılıyordum burada, bir şeyler okumak iyi olurdu. "Ayşe Hatun, burada okuyabileceğim bir şey var mı?" Ayşe Hatun başını salladığında Mustafa Paşa araya girdi. "Hünkarımız sizi bekliyor." Onu aldırmadan, sorumun cevaplanmasını bekledim. Ayşe Hatun bana dönerek, endişe ile fısıldadı. "Hünkarımızın yanına gitmeniz gerek!" Yanaklarımı şişirdiğimde Ayşe Hatun başını eğdi. "Bana okuyabileceğim kitapların yerini göster. Hünkarınız bekleyebilir, önemli işlerim var." Mustafa Paşa dudaklarını aralayacağı sırada omuzumdaki saçımı arkaya savurarak yürümeye başladım. Ayşe Hatun'un arkamdan fısıltısını duydum. "Allah'ım sen hanımıma akıl fikir ihsan eyle!"   Ayşe Hatun'dan zorla öğrendiğim saraydaki medreseye gelmiştik. Tabi Osmanlı döneminde geneli din üzerine olan medreseler vardı. O yüzden beni enderunda bir medreseye getirmişti. Vakit biraz geç olduğundan hiç kimse yoktu ortalıkta. Ahşaptan oluşan raflara dizilmiş, güzelce sıralanmıştı. Ayşe Hatun beni kapının önünde bekleyeceğini söylediğinden, tek başımaydım. Raflardan birine dokunarak, etrafa bakındım. Elime değen kalın bir kitaba çarptığında parmaklarımın arasına aldım. Kahverengi kağıdına bakarak, ilk sayfasını açtım. Gördüğüm Osmanlıca kelimelerle omuzlarım düştü. "Ah unuttum! Osmanlıda yazılar hep Osmanlıca!" Kitap okuma ümidim de yok olmuştu. Elimdeki kitabın sayfalarını karıştırdığımda kapının hızla açıldığını duydum. Elimdeki kitapla yerimden sıçradığımda heybetli bedeni ile içeri giren, aklımdan çıkmayan adamı gördüm. Ne zaman tuttuğumu bilmediğim soluğumu bırakarak, gözlerimi kıstım. Kaşlarının çatık bir şekilde, dudaklarının düz bir çizgi olduğunu görünce gözlerimi devirdim. Bu adam hiç gülmez miydi ya hu? Her gördüğümde somurtuyordu. "Ahsen Hatun!" Yüksek sesliyle kulaklarım çınladı. Dudaklarımı büzerek, başımı iki yana salladım. "İsmimi böğürmese olmaz! Ezberledim!" Mırıldanışıma kulak kabarttığında elimdeki kitabı kapattım. "Ne oldu?" Ellerini arkasında birleştirerek, yanıma doğru geldi. Gözlerim alnına düşmüş olan saçlarına tutunduğunda, başında kavuğunun olmadığını gördüm. Saçları arkaya doğru taranmış gibiydi. Gözleri hafifçe kısılmış, kaşlarını çatmıştı. Yanakları içine doğru gömülüyken, elmacık kemikleri yanağının hemen üzerinde parlıyordu. Esmer tenine bakarak, uzamış aşağı dğru kıvrılan sakallarına baktım. Üzerinde dizlerinin hemen altına uzanan bir cellabi ve işlemeli siyah bir kumaş vardı. Kumaş bacaklarını sıkıca sarıyor, cellabi heybetli gövdesini kaplıyordu. Gözlerimi kırparak, bakışlarımı üzerinden çektiğimde kendime gelmeye çalıştım. Ne oluyordu bana? "Sizi huzuruma çağırmıştım!" Sert sesi ile tam önümde durduğunda, gözlerimi kaldırarak yüzüne baktım. "Ee?" dedim ellerimi belimin yanından iki yana açtım. Sırtını kısa boyumdan dolayı eğdiğinde gözlerini tam içine bakıyordum. "Gelmediniz!" Bana doğru yaklaştığında arkamı döndüm. Sırtım ile burun buruna gelirken rafların arasında dolanmaya başladım. "Gelmek zorunda mıydım?" Soluğunu sesli bir şekilde bırakırken, parmaklarımı kitapların üzerinde dolaştırdım. "Ben çağırıyorsam evet!" Yok ya? Sen padişah mısın desem, evet öyleydi. Adama laf bile çarpamıyordum. "Sanırsın cumhurbaşkanı mübarek!" Mırıldanarak, etrafıma bakındım. "Ne için çağırmıştın?" diye sordum merakla. "Sizinle geçirdiğimiz o yağmurlu günü hatırlıyor musunuz?" Adımlarım birden bire kesildiğinde gözlerim boşluğa düştü. Avuç içlerim terlemeye başlarken, dudağımın içini dişledim. Kalbim hızlı atmaya başladığında, sesini duydum. "Hatırlamıyor musunuz?" Beni kurtaracak kimse yoktu. Bedenimi ona doğru yavaşça çevirdim. Ona bir şey belli etmemeye çalışarak, fısıldadım. "Tabi ki, nasıl unuturum?" Kaşlarını derince çattığında bana doğru yavaş adımlarla gelmeye başladı. "Aslında o gün yağmur yağıyordu ama çok keyifli geçmişti. Öyle değil mi?" "Evet, öyleydi." Kısa cevaplarla kaçmaya çalışıyordum ama beni bırakacak gibi değildi. Tam önümde durduğunda kalbim dört nala koşuyordu. Göğsümü delen, kulaklarımı çınlatan atışlarımı duymaması için dua ettim. "Sizin de aynı şeyleri hissetmeniz ne hoş!" Karanlık sesi ile yerimde kıpırdandığında yüzünü bana yaklaştırdı. "Ne yapıyorsun?" diye mırıldandım, yüzüm yanmaya başlarken. Yanaklarım rezilliklerimin dışında ilk defa utançtan ve korkudan ısınmaya başladı. "Sadece düşünüyorum!" Boştaki elimi göğsüne koyarak, ittirmeye çalıştım. Parmak uçlarımın altındaki sert gövde ile titredim. Belli etmeye çalışıp, bir adım geriye attım. "Bu kadarı fazla ama!" Sesimi yükseltip, geriye gittiğimin rahatlığını yaşadım. "Fazla olan ne?" diye fısıldadı aramızdaki mesafeyi kapatmaya çalışırken. Kuruyan boğazımı temizledim. İçime kaçmış sesimi toparlamaya çalıştım. "Her gittiğim yerde, burnumun ucunda bitiyorsun!" Elimi göğsünden çekerek, burnumun ucunu gösterdim. "Fobim oldun!" Gerçekten öyleydi, korkum olmuştu. "Fo- ne?" Şaşkınca bana baktığında kinayeyle konuştum. "Fobi dedim, sana olan hayranlığımı dile getirdim, ölüyorum aşkından demek istedim." Dudağının ucunu kıvırdığında, gözlerim hemen oraya tutundu. "Beni bu kadar sevdiğinizi bilmiyordum." "Bende!" dedim gözlerimi devirirken. Bir anda parmakları kollarımı sarmaladığında bedenim gerildi. Gözlerim irice açılırken, dudaklarım aralandı. Konuşacağım sırada, sözümü kesti. "Siz eskisi gibi bakmıyorsunuz bana." Kaşlarım anlamsızca havalandığında devam etti. "Eskisi gibi bakmıyor gözlerin. Bir şeyler var sende." Bedenimi kıpırdatıp, kollarının arasından sıyrılmaya çalıştım. "Gözlerim değil her zerrem eskisi gibi değil. Çünkü eskiyi hatırlayacak kadar değerli bir şey yaşamadım ben." Parmaklarını geri çektiğinde, dudaklarımı birbirine bastırdım. Evet Ahsen'i sevmek zorunda değildi ama biraz iyi davransaydı şuan ben burada olmayacaktım. O da diğer herkes gibi suçluydu belki de. "Haklısın." Tek kelime. Keşke haklı olmasaydım Mehmet, keşke Ahsen'in sana duyduğu duygulara sahip çıksaydın. "Her neyse!" dedim karamsar halimden sıyrılarak, elimdeki kitabı diğer elimle kavradım. "Okuyacak divanlar mı arıyorsunuz?" Başımı salladığımda, kitabı rafa doğru uzattım. Elimdeki kitabı alarak, sayfalarını karıştırdı. "Çok ağır bir dili vardır." Kitabı dikkatle süzdüğünde yanına adımladım. Gözleri sayfalarda dolaşırken, anlamadığım satırlara bakıyordum. "Okuyabiliyorsun?" diye sordum kendimi tutamadan. Dediğim şeyle kendime lanet ettim. Salaktım! "Siz okuyamıyor musunuz?" Bana dönerek, fısıltı ile sorduğunda küçük bir kahkaha attım. "Tabi ki de biliyorum!" Yani koskoca Osmanlı Devleti'nin vezirinin kızı nasıl Osmanlıca bilemezdi. Bu çok saçma olurdu diye evet demiştim. "Öyle mi? Burayı okuyun o zaman?" Kitabı bana uzattığında hayretle kalakaldım. Evet biliyorum demesi güzel Ayşin, şimdi ne yapacaktın acaba? Havada kalan kitaba bakarak, gergince gülümsedim. "Aslında, göle düştükten sonra pek de hatırlıyor sayılmam." Kaşları çatıldığında, gövdesi gerildi. Neden böyle bir tepki verdiğini anlamasam da kitabı kendine çekti. "Peki o zaman, size okuyayım ben." İçim kıpır kıpır olurken, ne okuyacağını merak ettim. "Efendimsin cihânda i'tibârım varsa sendendir. Miyân-ı âşıkânda iştihârım varsa sendendir." Şiir gibi okuduğunda tabiri caizse ağzımın suyunu akıtarak baktım ona. Sesi öyle naifti ki okurken, hayranlıkla ona batığımı bile fark etmedim. Gözlerini kitaptan kaldırarak, yüzüme baktı. "Sen benim efendimsin, benim bu cihanda itibarım varsa sendendir. Aşıklar arasında bir şöhretim varsa yine sendendir." Gözlerinin içine baktım. Öyle ki orada daha önce hiç görmediğim bir şeyi gördüm. Hüzün ve bir tutam acı. Gözlerine yansıyan duygulardı bunlar. Neden acı çektiğini bilmesem de ilk ona orada sarılmak istedim. Bana hitaben söylediği sözler, o kadar güzeldi ki kalbimin bir odasını açmıştı. Dudaklarıma küçük bir tebessüm koyduğumda ilk defa gülümsedim ona. Gözleri dudaklarıma düştüğünde yüzünü yaklaştırdı bana yavaşça. Bedenim kaskatı kesilirken, dudaklarım aralandı. "Sadece benim için atan kalbin, değişmeyen tek şey o." Fısıltısı ile burnumun ucuna kadar geldiğinde tatlı nefesini hissettim. Gözlerim kapanmamak için direnirken, parmaklarımın arasına eteğimin ucunu aldım. Elimin arasında onu sıkarken, kokusu her tarafımı sardı. Boştaki eli bedenime uzandığında, belime dokundu. Avucunu bedenime yasladığında gözleri dudaklarımdaydı. Yüzüm, yanaklarım, saç diplerim, bedenimin her bir kıvrımı ateşler içindeyken, göğsüm şiddetle inip kalkıyordu. Daha önce hissetmemiştim ben böyle. Dudakları dudaklarıma yaklaşacağı sırada dışarıdan gelen gürültü ile yerimden sıçradım. Onun gözleri sinirle kapanırken, kendime gelmeye çalıştım. Kalbim gümbür gümbür atarken, nasıl bu hale geldiğimi anlamaya çalışıyordum. Bu adam şeytandı yahu, ben az evvel sövmüyor muydum buna? Boğazını şiddetle temizlediğinde, sırtını dikleştirdi. Ellerimle yüzümü yelleyip, gözlerimi kaçırdım. "Güzel bir beyit." Yüksek sesle konuştuğunda başımı salladım. "Evet öyle." Gözleri göz ucuyla beni bulsa da kaçırdı benden. Bakışlarım odanın duvarlarını, rafları, kitapları incelerken ona bakmamak için kendimi zorluyordum. "Size yardımcı olabilirim." Eski haline büründüğünde rahatlamaya çalıştım. "Hangi konuda?" "Osmanlıcayı öğretmek konusunda." Başımı düşünmeden salladım. "Olabilir, okumam için." Saçmaladığımı fark edince sustum. İlk defa bu hallere düşmüştüm. "Bunu alın." Elindeki küçük, ip ile sarılmış kağıdı gördüğümde şaşkınca ona baktım. Parmak uçlarımla küçük kağıda dokunduğumda parmak uçları değdi tenime. Elimi kendime çektim hızla. "Bu nedir?" Ona doğru baktığımda gözlerini elimdeki kağıda düşürdü. "Bunu Osmanlıcayı öğrendikten sonra okumanızı istiyorum. Şimdi değil." "Peki!" Boğazını tekrardan gür bir sesle temizlediğinde, irkildim. "Ben gitsem iyi olacak. Sizi haberdar ederim. Dediğim gibi o kağıdı da Osmanlıcayı öğrendikten sonra okuyun." Başımı salladığında son bir ke bana bakarak, arkasını döndü. Kapı açılırken, arkamı dönerek ona baktım. Odadan dışarı çıktığında kapı kapandı. Gözlerim elimdeki kağıda düştüğünde parmaklarımla ipi kavradım. İpi sökerek açtığımda kağıdın ucunu kavradım. Gözlerim kağıtta yazan yazılara tutundu. "حيچبير شي هاتيرلاماديغينى بيلييوروم"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD