Şirin’in bilekleri yanıyordu. Eşref’in parmakları demir gibi sımsıkıydı. Adımları toprağı döverek ilerliyor, her bastığında kuru dallar kırılıyor, gece daha da kararıyordu. Şirin’in kalbi öyle hızlı atıyordu ki, sanki göğsünden çıkıp ormanın içine kaçacaktı. Bir ağacın dibine geldiklerinde, Eşref onu neredeyse fırlatır gibi yere bıraktı. Dizleri toprağa gömüldü, nefesi kesildi. Bağırmak istedi ama o an Eşref’in elinin sertliği yeniden yüzüne bastı. Nefes alamadı. Gözleri doldu, ciğerine dolmayan havayı hıçkırıkla yuttu. “Şimdi sessiz ol,” dedi Eşref, alçak ama buz gibi bir sesle. Nefesi alkolle, çürümüş niyetle karışmıştı. “Eğer bağırırsan, daha kötü olur. Anladın mı?” Şirin’in gözlerinden yaşlar aktı. Başını salladı, sesi çıkmadı. Eşref’in parmakları bir an gevşediğinde derin bir nefe

