Menekşe
Okuldan döndüğümde kapının önünde bir çift ayakkabı gördüm. Yabancı bir çift. Kalbim sebepsiz yere hızlandı.
Kapıyı açtım. Salonda annem ağlıyordu. Babamsa masanın başında, yumrukları sımsıkı.
“Ne oldu?” dedim, adım bile atamadan.
Babam kalktı. Gözlerini üzerime dikti, dudakları titriyordu öfkeden.
“Evleniyorsun.”
Nefesim boğazıma takıldı.
“Ne?”
“Duydun işte. Borcumuzu ödemek için. Oğluyla evleniyorsun.”
Annem araya girmeye çalıştı. “Yapma, o daha çocuk.”
“Sus!”
Bir adım daha attı bana doğru, eli kalktı.
“Tamam!” dedim. Sesim titreyen boğuk bir haykırışla. “Tamam... ama... liseden sonra... lütfen... sadece iki ay...”
O an annem bana sarıldı. Babam sustu.
Ben ise içimde çığlık çığlığa büyüyen o yabancı ismi duydum.
Yaman Demirtaş.
Bu, içime gömülen evlilikti.
---
Okulun son zili çalmıştı. Sınıftaki herkes, yaz tatilinin hayalini kurarak koşar adım kapıya yönelmişti. Ama ben... ben nedense o gün diğerlerinden farklı hissediyordum. Kalbimin köşesinde bir ağırlık vardı, tarif edemediğim bir burukluk.
Servisten inip evimize doğru yürürken adımlarım ağırlaştı. Sanki içimde bir şeyler olacakları biliyordu. Sokağın başına geldiğimde, evin önünde duran siyah aracı gördüm. Tanımıyordum ama içimde tuhaf bir kıpırtı başladı.
Kapıya yaklaştığımda, ayakkabılara takıldı gözüm. Parlak, ağır ve keskin hatlı bir erkek ayakkabısı. Babamdan değildi. Kapıyı açtım.
Salonda bir sessizlik vardı önce. Sonra bir hıçkırık… Annem.
Yüzü kıpkırmızı, gözleri şiş. Dizlerinin üstünde yere çökmüş, ellerini birleştirmiş, ağlıyordu.
Babam ise ayakta, tam karşımda duruyordu. Göz göze geldik. Karanlık... öfke... boğazında düğümlenen kelimeler...
> “Evleniyorsun.”
Bir an kalbim yerinden çıkacak sandım.
“Ne?” dedim, dudaklarım zorla açıldı.
“Duydun!” diye bağırdı. “Evleniyorsun. Bu borç bu şekilde kapanacak. Yaman Ali Demirtaş’ın oğlu seni alacak!”
Annem yerinden kalktı, babamın önüne geçti. “Yapma! O daha çocuk, yapma!”
“Çocukmuş!” dedi babam, annemi kolundan sertçe iterek. “Borcumuzu ödeyebiliyor mu? Hayır! Karnını doyurabiliyor mu? Hayır!”
Bana döndü. Eli kalktı. Tokat atmak üzereydi.
“Tamam!” dedim, gözlerimden yaşlar süzülürken. “Tamam... ama... mezuniyetime sadece iki ay kaldı... ne olur... izin ver.”
Sesim titredi. Tüm gururum ayaklar altında ezildi o anda.
Annem, o bitkin bedeniyle gelip beni sardı. Sanki beni değil, kendi kalbini korumaya çalışıyordu.
Babam sustu. Yüzü donuktu.
O an hayatım bitmişti. Ve ben, henüz liseyi bile bitirmemiştim.
Yaman'dan ;
Gözümün önündeki duman bulutunun içinden sokakta yürüyen çocuklara baktım. Arabanın içinde oturuyordum, bir elim direksiyonda, diğerinde sigara. Kaçıncı yaktığım bilmiyorum.
Yaman Demirtaş... Bu ismin bir ağırlığı vardı. Ama bana yalnızca yük gibi geliyordu. Bu da yetmezmiş gibi babam ile aynı ismi taşıyordum. Tek fark onu ikinci bir ismi daha vardı..
Babam, iş dünyasının en güçlü adamlarından biriydi. Ama içindeki canavarın sadece biz farkındaydık.
Annem... Zavallı kadın... Onu yıllar önce susturdu. Şimdi akıl hastanesinde.
Ben mi? Hayır, hiçbir zaman bir “oğul” olmadım onun gözünde. Sadece “kontrol edilecek bir tehdit”tim.
Telefonum çaldı. Açmadan kim olduğunu biliyordum.
> “Kızla konuştular. İki ay sonra nikah var. Gidip gör bakalım neyin karşılığısın.”
“Beni pazarlık masasına koydun ha?”
“Sus. Sana borç ödetmiyorum. Sadece sana ait olanı alıyorsun. Hakkın bu.”
“Benim hiçbir hakkım olmadı, baba. Ama senin hiç vicdanın olmadı.”
Telefonu yüzüne kapattım. Sonra aynadan gözlerime baktım. Soğuktu. İçim gibi.
Arabanın motorunu çalıştırdım. Bu lanet evlilik oyununa şimdi ben de giriyordum.
Arabanın motoru hırlayarak çalıştı. Gece çökmek üzereydi, Tekirdağ'ın beton yığınları arasında neon ışıklar yanıp sönüyordu. Sigarayı camdan dışarı savurdum. Egzozdan çıkan duman gibi bir hayatım vardı. Kirli, karanlık, içten içe yakan.
Bu lanet evlilik…
Babamın borçlarını temizlemek için bir kızla, tanımadığım bir yabancıyla, sanki bir iş anlaşması yapar gibi evlenecektim. Kızın adı bile umurumda değildi.
Henüz liseyi bitirmemiş bir çocuktu.
Ama ben... ben çoktan çocukluğumu gömmüştüm.
Ayağımı gazdan çektim. Lüks sitenin önüne park ettim. Demir kapı açıldı. Gözlerimi aynaya çevirdim.
> “Yaman Demirtaş… Herkes seni güçlü sanıyor. Ama içindeki o boşluk… o deliğin adı ne, ha?”
Arabadan indim. Adımlarım yavaş, ama kararlıydı. Gözümde dünyanın en lüks mobilyaları bile griydi.
Asansöre bindim. 19. kat.
Zenginlik mi? Güç mü? Hiçbiri o hastanenin kapısından annemi çıkaramıyor. Hiçbiri o kadının gözlerinde yeniden bir ışık yakamıyor.
Kapıyı hizmetçi açtı. Başını öne eğdi.
“Hoş geldiniz, beyim.”
“Babam nerede?” dedim. Sesim buz gibiydi.
“Çalışma odasında.”
Salondan geçerken yere serilmiş Afgan halısı ayaklarımın altında kayar gibiydi. Bu evdeki her şey pahalı ama ruhsuzdu. Duvarlar konuşmazdı, insanlar sadece emir alırdı.
Kapıyı tek vuruşta açtım. Babam başını kaldırmadan konuştu:
> “Onu gördün mü?”
“Hayır,” dedim kısa ve keskin.
“Neyi bekliyorsun?”
“Hiçbir şey. Sadece... bu kadar küçük düştüğüne hâlâ inanamıyorum.”
O an başını kaldırdı. Göz göze geldik.
> “Düşmek mi? Senin için neyin en iyisi olduğunu ben bilirim. Bu evlilik seni temize çıkarır. İsmini sağlamlaştırır. Artık adam olma zamanın geldi, Yaman.”
Yüzümde alaycı bir tebessüm belirdi.
> “İsim mi? Sen bu soyadını leş gibi borçlarla kirlettin. O kızı bana değil, kendi pis işlerine kefil ettin.”
O an ayağa kalktı. Boyum kadar bir adamdı. Güçlü, karizmatik, ama ruhsuz.
> “Kadınlar, aile için vardır. Evlatlar da aileyi büyütmek için. Sen de büyüteceksin. Nokta.”
Dişlerimi sıktım. Yumruğumla masanın kenarına vurdum.
> “Ben senin gibi biri olmayacağım. O kızı kırarsam... bu kan benim ellerimde değil, senin ellerinde olacak.”
Arkasını döndü.
> “O zaman kırma. Sadece sahip ol. Gerisi önemli değil.”
Yutkundum. Midemde ağır bir taş vardı sanki.
Bu ev... bu soyadı... bu hayat... her biri boğazıma geçirilen ayrı ayrı zincirlerdi.
Ve şimdi o kız – adı Menekşe olan o masum gözlü çocuk – bu zincirin son halkasıydı.
---
Kapımı kilitledim. Ceketimi çıkarıp koltuğun üstüne fırlattım.
Annemin eski sandığını açtım. Birkaç fotoğraf vardı. Biri dikkatimi çekti. Annem, bana sarılmış. Gözlerinde hayat var.
> “O gözler… Menekşe’nin gözleri… Ona benzediğini biliyor muydun anne?”
Telefonum çaldı. Sarp. Babamın sağ kolu, ama bir zamanlar benim için de abiydi.
> “Kızı gördün mü?”
“Hayır.”
“Tatlı bir şeymiş. Ama biraz korkak. Senin tarzın değil.”
“Tarzım değil zaten. Bu bir ceza.”
Sesi ciddileşti.
> “Dikkatli ol Yaman. Bu kızın kaderi sende. Bir gün pişman olacağın bir karar verme.”
Sarp bile biliyordu… Ben kırılırsam, parçaları sivri olurdu.
Ve eğer o kıza gerçekten zarar verirsem… kendimi affedemeyeceğimi.
---
Güne gözlerimi açtığımda başım zonkluyordu. Düşüncelerim duvarlara çarpıp çarpıp geri geliyordu. Aynaya baktım.
> “Bu yüzle biri evlenecek ha? Zavallı kız…”
Üzerime sade bir şeyler giydim. Ceket, siyah pantolon, sade bir gömlek. Ama hala içimde fırtınalar vardı.
Bugün... o kızı görecektim.
Bugün, yüzüne bakıp "ben senin geleceğinim" demem gerekiyordu.
Ama ne geçmişim vardı ona sunacak, ne de umut dolu bir yarınım.
Sadece... karanlık bir adamın gölgesini taşıyordum.
Menekşe'den ;
“Gözleri… karanlık bir gecenin ortasında tek başına yanmış bir kibrit gibi bakıyordu.”
Annem sabahın köründe beni uyandırdı. Göz kapaklarım ağırdı ama midem daha ağırdı. Sanki içimde taşlar birikmişti de yutkunmaya çalışıyordum.
Yüzümü yıkarken aynada kendime bakamadım.
Saçlarımı toplamış, sade bir elbise giymiştim. Omzumun kenarında küçük bir leke vardı, ama annem "önemli değil" dedi. Zaten bu evde ne zaman bir şey önemli olmuştu ki?
Kapının zili çaldı.
Ben dondum. Annemle göz göze geldik. Onun gözleri de doluydu. Beni yanına çekip saçımı düzeltti.
> “Korkma kızım… Ne olursa olsun ben buradayım.”
Ama o da biliyordu, hiçbir şey yapamazdı.
Babamın sesi yükseldi:
> “Aç kapıyı Zeliha! Misafir bekletilmez.”
İçim titredi.
O an... o lanetli an geldi.
Kapı açıldı.
İlk önce ayakkabılarını gördüm. Parlak siyah ruganlar. Ardından pantolon paçaları, siyah uzun bir palto… sonra yüzü.
Yaman.
Onun adını daha önce defalarca duydum ama ilk kez yüzünü gördüm.
Yüzünde sert bir çizgi vardı. Kaşları çatık değildi ama huzurlu da değildi. Beni görür görmez bir anlık duraksadı.
Göz göze geldik.
Nefesim kesildi.
Bir adam, böyle karanlık bakamazdı. Sanki o gözlerin içi yoktu… ama başka bir yerlerde yanıyordu.
> “Menekşe?” dedi. Sesi boğuktu. Ne yumuşak ne sert. Ama yorgun.
“Benim,” diyebildim zar zor. Sesim çatladı. Titredim. Elimi arkada birleştirdim.
Onun gözleri üzerimdeydi. Kıyafetimi baştan aşağı süzdü ama rahatsız edici değildi. Sanki… bir sınavdan geçiriyordu beni.
Annem yanımda duruyordu.
> “Buyurun içeri,” dedi annem.
Odaya geçtik. Babam içeride sigarasını içiyordu.
> “Yaman oğlum, hoş geldin. Otur, konuşalım.”
Yaman bana bir kez daha baktı.
Sonra ceketini çıkardı ve oturdu.
Ben, köşede annemin yanında oturdum. Başımı eğdim. Ama onun bakışlarını üzerimde hissetmeye devam ettim.
Sanki beni okuyordu. Sanki içimdeki korkuyu biliyordu.
---
Yaman 'dan ;
“Gözleri çiğ damlası gibi… ama içinde koca bir fırtına vardı.”
Kapı açıldığında nefes almadım.
İlk gördüğümde… onun yaşını anlamaya çalıştım. Çocuk gibi duruyordu ama gözleri… hayır, o gözler bir çocuğa ait değildi.
> “Menekşe?”
Zor söyledim.
Sadece adını değil, onun bana ait olacağını da kabullenmekti zor olan.
Sesi kırıldı.
> “Benim.”
O an içimde bir şey kırıldı.
Bu kız... bu küçük şey... nasıl olur da benim karım olacaktı?
Ama babamın sesi araya girdi. Odaya geçtik. Koltuğa oturdum ama kendimi yere çakılmış gibi hissettim.
Onun gözleri beni izliyordu.
Saklamaya çalışsa da... o korkuyu görebiliyordum.
Onu daha fazla izlememeye çalıştım ama gözlerim hep ona gidiyordu.
İnce bilekleri, titreyen parmakları... alnında bir tutam saç. Her haliyle "kırılgan" yazıyordu sanki alnında. Ama gözlerinin içi... öyle değildi.
Gözlerinin içinde sessiz bir haykırış vardı.
---
Odadaki Sessizlik sürüyordu Babam konuşuyordu. Paranın, soyadının, geleceğin planlarından.
Ben dinlemiyordum.
Ben sadece onun nefes alışlarını sayıyordum.
Üç nefes.
Bir yutkunma.
Bir titreme.
Sonra babam sordu:
> “Kızım, bir diyeceğin var mı?”
Menekşe başını kaldırdı. Gözleri babama döndü. Sonra bana...
> “Ben… liseyi bitirdikten sonra… evlenmeyi kabul ediyorum.”
Sesi titriyordu ama kelimeler netti.
O an kalbimde bir şey kıpırdadı.
Bir küçücük cesaret… bir kibrit alevi gibi.
Annesi başını eğdi. Babası gururla sigarasını söndürdü.
Ben ise... yutkundum.
> “İsmini biliyorum artık,” dedim.
Sesim ilk kez yumuşadı.
“Menekşe... güzel isim.”
O gözler bir anlığına bana döndü. Korku hala vardı, ama bir soru da vardı içinde.
“Sahi… sen kimsin?” der gibi.
Ben o soruya cevap veremedim.
Çünkü ben kimdim ki?
Bir babanın gölgesinde büyümüş, annesini koruyamamış, sevgiyi tanımamış bir adamdım.
Ve şimdi… bu küçük kızın hayatının orta yerine çökmeye hazırlanıyordum.