Nişan Hazırlığı

1208 Words
Menekşe'nin Anlatımından ; Odanın içinde boğucu bir sessizlik vardı. Babamın dudaklarından dökülen her kelime, kalbimin üzerine konan ağır bir taş gibiydi. Onun yanında küçüldükçe küçülüyordum ama annemin gözleri beni ayakta tutmaya çalışıyordu. Yaman… karşımda oturuyordu. Sanki salona değil, ruhumun en derin yerine adım atmıştı. Bakışları üzerimdeydi. Soğuk ama aynı zamanda derin. İçinde bir sır saklıyordu, belli. Bana değil, aslında kendisine bakıyordu sanki. Ama göz göze geldiğimiz her an kalbim hızla çarpıyordu. “Liseyi bitirdikten sonra evlenmeyi kabul ediyorum.” O kelimeler dudaklarımdan dökülürken boğazım düğümlendi. Bu cümleyi kurduğum an, hayatımın yönünü değiştirdiğimi biliyordum. O an… o yabancının gözleriyle mühürlendi kaderim. Yaman hiç konuşmadı önce. Sadece baktı. Ama bakışı, binlerce kelimeden daha çok şey söylüyordu. “Ben de istemiyorum” diyordu sanki. “Ama kaçışımız yok.” Babam uzun uzun gelecekten bahsetti, aile isminden, borçlardan… Ben hiçbirini duymuyordum. Tek duyduğum, kendi kalbimin çaresiz çırpınışıydı. Yaman, ceketini koltuğun yanına bıraktığında bile etrafındaki hava değişti. Onun varlığı ağırdı. Sanki odanın duvarları bile biraz daha yakınlaştı. Ben nefes almayı unutmuştum. Bir ara göz göze geldik. O an içimden, “Sen de mutsuzsun, değil mi?” diye sormak geçti. Ama soramadım. Dudaklarım kilitlendi, cesaretim yoktu. Annem yanımda, elimi tuttu gizlice. Titrediğimi fark etti. “Sakin ol” der gibiydi gözleri. Ama nasıl olabilirdim ki? Yabancı bir adamla, karanlık bir geleceğin eşiğindeydim. Saat ilerledikçe sohbet, daha doğrusu babamın monoloğu, ağırlaştı. Yaman ise tek kelime etmedi. Sadece sustu, dinler gibi yaptı. Ama ben fark ettim; gözleri sık sık bana kayıyordu. Bazen ellerime, bazen yüzüme. Belli ki inceliyordu. Belki de bana bakarak kendi kaderini tartıyordu. İçimdeki fırtına durmuyordu. “Benim hayatım, iki ay sonra tamamen bitecek. Gençliğim, hayallerim, her şeyim.” O gece odama çekildiğimde başımı yastığa koyamadım. Tavanı izlerken gözlerimden yaşlar aktı. Sessizce, hıçkırmadan. Annem uyusun, duymasın diye. Babamın yanında zaten güçsüzdük, bari yalnızken güçlü görünmeliydim. Ama zihnimde tek bir çift göz vardı. Yaman’ın gözleri. Karanlık… ama bir o kadar da tanıdık. O gözlerde garip bir şey vardı. Sanki benim acımı anlıyordu. Sanki kendisi de aynı zincirlerle boğuluyordu. “Yaman Demirtaş…” diye fısıldadım gecenin sessizliğinde. O isim artık benim hayatımın her köşesine kazınacaktı. ~~~ Nişanın tarihi belli olduğunda, içimde bir şeyler koptu. O gün takvimde işaretlendiğinde sanki hayatımın üzerine kara bir mühür vurulmuştu. Daha dün sınıfta oturup defterimin kenarına çiçekler çizen biriydim ben. Şimdi… birkaç hafta sonra, bir adamın yüzüğünü takacaktım. Annem sabah erkenden uyandırdı beni. Yorgun, ama mecbur bir sesle: “Menekşe, hazırlan kızım. Çarşıya çıkacağız. Elbiseye bakmamız gerek.” Elbise… O kelime bile boğazımı düğümledi. Ben mezuniyet elbisemi hayal etmiştim, babetlerle giydiğim sade, genç bir şey… ama şimdi nişan elbisesi arıyordum. Sanki yıllarım bir gecede çalınmıştı. Çarşıya çıktığımızda kadınlar etrafımızı sardı. Kumaşları gösterdiler, renklerden bahsettiler. Hepsi parlak, ağır, süslüydü. Oysa ben sadece kaybolmak istiyordum. Kimsenin görmediği, kimsenin bakmadığı biri olmak… Bir kumaşa dokundum. Koyu mavi. Elim titredi. Annem baktı gözlerime. “İstersen bu olabilir…” dedi fısıldayarak. O da biliyordu içimdeki kırgınlığı. Ama babam yanımızdaydı. Gözlerini devirdi. “Mavi mi? Yas elbisesi mi bu? Kırmızı olacak. Düğün değil ama nişan. Gösterişli olsun, herkes görsün.” Susmak zorundaydım. O an yalnızca annemle göz göze geldim. Gözlerinde çaresizlik, ama içinde gizli bir yalvarış vardı: “Dayan, kızım.” Parmak ölçüsü almaya geldiler sonra. İnce bileğimi tuttular, ölçü aldılar. Her şey sanki bir oyun gibiydi. Oyuncak bir bebek gibi hazırlanıyordum. İçimdeki ses hep aynı şeyi fısıldıyordu: “Bu benim hayatım değil. Bu başkasının yazdığı bir kader.” Ama o kaderin adı vardı artık. Yaman Demirtaş. Her adımı atarken, aklıma onun bakışları geliyordu. O gün, evimizin kapısında durup bana baktığında gözlerinde gördüğüm o karanlık… hâlâ zihnimdeydi. Korkmalı mıydım ondan, yoksa anlamalı mıydım? Bilmiyordum. Geceleri uyuyamaz oldum. Yastığa başımı koyduğumda, nişan günü nasıl olacak diye düşünüp duruyordum. Babam gururla ortada dolaşacak, annem sessizce gözyaşlarını saklayacak. Ben mi? Bir yabancının elini tutup gülümseyeceğim. Yaman da orada olacak… ama onun yüzünde nasıl bir ifade olurdu? Bir gece annem odama geldi. Sessizce kapıyı kapattı. Yatağıma oturdu, saçımı okşadı. “Menekşe… korkuyorsun biliyorum. Ama belki… belki Yaman düşündüğün gibi biri değildir. Belki sana sahip çıkacak biridir.” O an boğazım düğümlendi. “Anne… ya değilse? Ya babası gibi çıkarsa?” Annem sustu. Gözleri doldu. Belli ki aynı şeyi o da düşünmüştü. “Dualarını et kızım. Belki Allah senin karşına babasından farklı bir adam çıkarmıştır.” O gece annemin sözleri kulağımda çınladı. Dualar ettim. Ama içimden geçen hep aynıydı: “Tanrım, beni değilse bile annemi koru. Yaman babasına benzemesin.” Günler hızla geçti. Elbisem dikildi. Kuyumcudan yüzükler seçildi. Evin içi misafir listeleriyle, hazırlık telaşıyla doldu. Ama ben… hep suskundum. İçimden tek kelime bile çıkmıyordu. Ve gün gelip çattığında… Aynamın karşısında oturdum. Saçım yapılmış, elbisem sırtıma oturtulmuştu. Yüzümde hafif bir makyaj vardı. Ama ben kendime bakamıyordum. Çünkü aynadaki kız Menekşe değildi. O, başka biriydi. Aynanın karşısına her baktığımda tek düşündüğüm şuydu: “Az sonra Yaman’ın gözleriyle tekrar karşılaşacağım.” O gözler… beni yok edecek mi, yoksa içimdeki bu çığlığı duyacak mı? O gün, evimiz insan sesleriyle dolup taşarken, içimde büyük bir boşluk vardı. Herkes telaş içinde koşturuyor, sofralar kuruluyor, misafirler için hazırlık yapılıyordu. Babamın yüzü her zamankinden daha sertti; belli ki bu nişanı gücünün bir nişanesi gibi görüyordu. Annemse her zamanki gibi sessiz, gözleriyle etrafı süzüyor, bana hiç yaklaşmıyordu… çünkü benimle göz göze gelse, ikimiz de ağlayacaktık. Odama çekildiğimde kapının önünde bir paket buldum. Kalbim duracak gibi oldu. Kim bırakmıştı? Çekine çekine aldım, kapıyı kapatıp yatağımın üzerine koydum. Kahverengi bir kâğıda sarılmıştı, üzerinde küçük bir zarf vardı. Ellerim titreyerek zarfı açtım. İçinde tek bir cümle yazıyordu: “Bunu giymeni istiyorum.” Altında bir isim yoktu. Ama ben kimin yazdığını biliyordum. Yaman. Paketi açtığımda gözlerim doldu. Çarşıda dokunup da babamın reddettiği o mavi elbiseydi bu. Sanki kalbime değmişti. Bir yabancı, benim içimdeki sesi duymuştu. İlk kez… yalnız olmadığımı hissettim. Elbiseyi elime aldım, kumaşı parmaklarımın arasında kayarken nefesim hızlandı. Babam görse kıyameti koparırdı, biliyordum. Ama içimde bir şey fısıldıyordu: “Giy. Bu senin için gönderildi. Belki de ilk defa senin için yapılan bir şey bu.” Aynanın karşısına geçtiğimde elbiseyi üzerime giydim. Tam üstüme oturmuştu. Sanki o mavi, içimdeki bütün karanlığa inat, bana yeni bir nefes vermişti. Kapı çalındı, annem girdi. Beni görünce gözleri doldu. “Menekşe… bu…” diye fısıldadı. “Anne… bana geldi. Bir notla. O istedi.” Annem sustu. Başını eğdi. Dudaklarının kenarında acı bir tebessüm belirdi. “Demek ki… belki de düşündüğün gibi değildir.” Nişan vakti geldiğinde salona indim. Bütün gözler üzerimdeydi. Kırmızı bekleyen gözlere mavi çarptı. Babamın yüzü bir an gerildi, ama misafirlerin hayran bakışlarıyla öfkesini yuttu. Ben gözlerimi yere indirdim. Sanki ayaklarımın altında buz kırılıyordu. Ve o an… Yaman’la göz göze geldik. Kalabalığın ortasında, herkesin bakışına rağmen, yalnızca biz vardık. Onun gözleri şaşırmıştı. Ama sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım gördüm. Gururla değil… sanki bir huzurla. Sanki “giydiğini gördüm, anladım” diyordu. Yan yana oturduğumuzda kalbim kaburgalarımı kıracak gibi çarpıyordu. Yüzükler masanın üzerine konuldu. Elleri titremedi, benimse parmaklarım buz gibiydi. Elimi uzatırken içimden fısıldadım: “Bu benim hayatım değil. Ama sen… bana o maviyi verdin. Belki de bu hayatta ilk kez biri beni gördü.” Yüzük parmağıma takıldığında etraf alkışlarla doldu. Babam gururla başını dikti. Annem başını öne eğdi. Ve ben… yalnızca yanımdaki yabancının elinin sıcaklığını hissettim. O an bir şey fark ettim. Yaman sadece bir yabancı değildi artık. O notu yazan, o elbiseyi gönderen adam… belki de benim en karanlık gecemde gökyüzüme düşen tek yıldızdı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD