Nişan Hazırlığı 2

1265 Words
Yaman'nın Anlatımından ; Kapıdan içeri adımımı attığım anda evin havası değişti. Herkes telaşlı, heyecanlı, ama ben… ben sadece odadaki boşluğu görüyordum. Sesler kulaklarıma uğultu gibi geliyordu; kelimeler net değil, sadece kaotik bir gürültü. Babamın bakışları ise üzerimdeydi, keskin ve ölçülü. Sanki her hareketimi tartıyor, her nefesimi not ediyordu. Menekşe… ilk olarak onu gördüğümde duraksadım. Mavi elbise, parlak ama sade bir seçim, öfkeyi ve zoraki hazırlıkları bastıracak kadar nazik bir detay. Parmağıma yüzüğü taktığım an gözlerim istemsizce ona kaydı. Gözlerinde bir karışıklık, bir korku vardı. Ama bir an bile bana bakmak için cesaretini toplamıştı. Kendi içimde hesap yapıyordum. Bu nişan, babamın oyunu. Bu kız, benim için bir yük. Ama aynı zamanda bir işin tamamlayıcısı. Elbise… not… küçük bir şifre gibi, belki de beni test etmek için gönderilmişti. Kim bilir? Babamın kontrolündeki bu hayatın içinde, her detay bir silah, bir işaret, bir tuzak olabilirdi. Yüzükleri elime aldığımda ellerim titredi mi? Hayır. Ama gözlerim… gözlerim istemsizce Menekşe’nin ellerine kaydı. Parmakları ince, titrek. Bir yabancının parmaklarının, bir yabancının eli için ne kadar korku dolu olabileceğini bir anlığına fark ettim. Babam masanın başında dik duruyor, gururla başını sallıyordu. Ben… ben sadece oturdum, sessizce. Kimseyle konuşmadım. Konuşmak, bir karar vermek anlamına geliyordu. Ama o akşam, verebileceğim tek karar vardı: hayatta kalmak, oyunu bozmak değil, o oyunun içinde var olmak. Menekşe’nin gözleri… sürekli üzerimdeydi. Ama bir bakışı vardı ki, korku ve direnç arasında gidip geliyordu. Henüz bir bağlantı yoktu aramızda, sadece gözler. Sanki içimdeki boşluğu görüyordu, ama bunu anlamayacak kadar küçük, genç ve savunmasızdı. Her şey bittiğinde, salon alkışlarla doldu. Babam gururla dimdik duruyor. Bakışlarını benden yana hiç ayırmıyordu. Yanlış bir şey yapmamdan korktuğu belliydi. Ben… tek düşündüğüm, elbiseyi, notu ve Menekşe’nin parmaklarını hatırlamaktı. Bu geceyi, bu ilk karşılaşmayı kaydettim zihnime. Hiçbir şey romantik değildi. Sadece bir anlaşmanın ortasında, iki genç hayatın birleştiği bir masanın ortasındaydık. Arkamı döndüğümde, babamın bakışları hala üzerimdeydi. O bakışlar, onun planlarının, beklentilerinin ve kendi gücünün bir sembolüydü. Bu evlilik benim için bir hapishaneydi. Ama Menekşe… onun varlığı bile bir işaret gibiydi. Bu işaretin ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyordum. Elbiseyi hatırladım. Mavi elbise… basit, ama etkili. Bir yabancı, benim için bir detay bırakmıştı. Ama kim bilir… belki babam bile planlamıştı bunu. Her ihtimali düşündüm, her hareketi analiz ettim. Çünkü bu hayat, her zaman bir oyun. Ve ben, bu oyunun taşlarından biriyim. O akşam Menekşe’nin titreyen ellerini, gözlerinde gizlenen korkuyu ve sessizliğini gördüğümde, bir kez daha fark ettim: Bu evlilik, tek başına bir anlaşmadan daha fazlası olmayacak. Benim için… sadece bir görev, bir zorunluluk, bir yük. Ve bu yükün adı… Menekşe. Salonda herkes masanın etrafında, kendi telaşına gömülmüşken, Menekşe sessizce bir köşede hareket ediyordu. Gözlerini yerden kaldırmadan, adımlarını dikkatle ayarlıyor, elindeki tepsiyi kaydırmadan tutmaya çalışıyordu. Küçük elleri, ince bilekleri, titrek parmakları… her hareketi özenle ölçülmüş gibiydi. Ama titremesi, korkusundan mı yoksa doğal bir çekingenlikten mi, anlamak zor. Tepsiyle yanına geldiğinde göz göze geldik. Saniyelik bir bakış. İçimde istemsiz bir hesap yapıldı: Hangi noktada duracak, hangi kelimeyi seçecek, hangi hareketi yapacak? Her detay önemliydi. Babam ve annem fark etmemiş gibi davranıyor olabilir, ama ben… ben her şeyi görüyordum. Menekşe tepsiyi masanın üzerine yerleştirdi. Kahveler, küçük fincanlarda. Sade, hiçbir süs yok. Bir yudum alıp bakışlarını çekti. Kaçınılmaz bir duraksama. Parmakları hala titriyordu. Gözlerimin içine bakmak istemiyor gibiydi, ama istemsizce bir anlık bakışını yakaladım. O an, bir şey fark ettim. Bu kız… alışmaya çalışıyor. Oyun içinde yer almak zorunda olduğunu biliyor, ama hâlâ kendi sınırlarını çiziyor. Bu, onun korkusunun ve direncinin bir göstergesiydi. Kahveleri yerleştirdi, geri çekildi. Sanki görünmez olmaya çalışıyordu. Babam masanın başında dimdik otururken, ben Menekşe’yi gözlemledim. Her hareketini, her titreyen parmağını, her kısa nefes alışını not ettim. Bu evlilik oyununun içinde, herkes bir rol oynuyordu. Ama o… onun rolü, benim için bir tür dengeydi. Bir şeylerin ölçüsü, bir işaret. Menekşe tepsiyi masanın ortasına bıraktığında, göz ucuyla bana baktı. Çok kısa, çok hızlı bir bakış… ama gözlerinde hâlâ korku vardı. Ben o korkuyu biliyordum. Kendi içimde fısıldadım: “Her şeyi görebiliyorum. Ama sen… hâlâ bir adım ötedesin.” Kahveler servise başladıktan sonra, bir süre sessizlik hâkim oldu. Masanın etrafındaki insanlar kendi telaşlarıyla meşguldü. Ama ben… ben Menekşe’nin hareketlerini takip ediyordum. Her küçük adım, her tereddüt, her bakış. Onun niyetini, ruh halini, sınırlarını çözmeye çalışıyordum. Menekşe tepsiyi elime doğru uzattığında gözlerim ona kilitlendi. Parmakları hâlâ titriyordu, küçük elleri neredeyse kahveleri tutamıyordu. İçimde istemsiz bir hesaplama yaptı: Ne kadar korkmuş? Ne kadar dikkatli? Ama bunu belli etmemek gerekiyordu. Tepsiyi nazikçe tuttum. Ellerimi mümkün olduğunca sabit tuttum ki düşmesin. Parmaklarının titremesini hissedebiliyordum, ama buna dair tek kelime etmedim. Sessizdim. Sadece gözlerimle onu takip ediyordum. > “Sakin ol,” diye fısıldadım. Sesim, salondaki gürültüye rağmen neredeyse bir sır gibi, yumuşak ama kararlıydı. Hiç bağırmadım, hiç emir vermedim. Sadece onu yönlendirmek istiyordum; tehlikeli bir durum yok, sadece kontrolün sağlanması gereken bir an vardı. Menekşe gözlerini bana dikti. Bir an duraksadı, nefesi kesildi, titremesi hafifledi. Ellerini daha sıkı kapattı tepsiye, ama gözlerindeki o korku hâlâ yerindeydi. Sessizce gülümsedim. Çok kısa, sadece bir anlık bir hareket… ama niyetim açık: Onu rahatlatmak. > “Sakin ol, tamam mı?” Bir kez daha fısıldadım, bu sefer biraz daha alçak sesle. Ona güven vermek için değil, sadece bir adım önde olduğumu hatırlatmak için. Kontrol bende olmalıydı. Bu oyunda her şey ölçülü olmalıydı; güç ve kararlılık görünmeli, zayıflık asla açığa çıkmamalıydı. Menekşe tepsiyi bana verdi. Parmakları hâlâ titriyordu, ama artık tamamen kendi korkusuna teslim değildi. Sanki bir duvar ördü aramıza: “Yaman’a bak, ama korkma.” Tepsiyi aldım ve sessizce masaya bıraktım. Her şey sakin görünüyordu. Ama içeride her şeyin farkındaydım. Onun küçük titremesi, o kısa duraksamalar… hepsi bana bir hikaye anlatıyordu. Bu kız hâlâ korkuyordu. Ama bu korkuyu saklamaya çalışıyordu. Ve ben… ben sadece onu izledim. Sessiz, dikkatli, ölçülü. Sözlerimle değil, varlığımla yönlendiriyordum onu. Bu bir oyun, bir görev… ve ben, oyunun kurallarını bilen tarafım. > “Tamam,” dedim son olarak, sessizce, hafifçe başımı sallayarak. Gözlerim onun gözleriyle buluştu. Bir anlık sessizlik, ama derin ve net. Sadece bir tepsi kahve… ama bu küçük hareket, bizim oyunumuzun, bu anlaşmanın bir parçasıydı. Ve ben, her detayı not ediyordum. Bir yudum kahve alırken titremesini fark ettim. Sakinleşmeye çalışıyor, ama içindeki gerginlik hâlâ açıkça görünüyordu. Bu, onun ilk defa benimle bu kadar yakın olmasıydı. Ama ben hâlâ mesafemi koruyordum. Her ne kadar gözlerimiz zaman zaman buluşsa da, bu bir güç testi gibiydi. Kim daha dayanıklı, kim daha sağlam duruyor, sorusunun cevabını buluyordum. Menekşe’nin varlığı, bu oyunda bir taş kadar ağırlıktaydı. Ama aynı zamanda bir ölçüydü. Onun ne kadar kırılgan, ne kadar korkak, ne kadar savunmasız olduğunu bilmek… bana bu nişanın sadece bir görev olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu. Ve o akşam boyunca, her hareketini gözlemledim. Kahveler getirildi, küçük bir sessizlik içinde geri çekildi, bakışlarını kaçırdı. Ama ben hâlâ görüyordum. Hâlâ analiz ediyordum. Bu evlilik… oyun ve görev. Ve Menekşe, bu oyunun en hassas, en kırılgan parçasıydı. Saat neredeyse gece vaktiydi ve bizimkiler sonunda kalkmayı akıl etmişti. Herkes vedalaşırken bir an önce gitmek ve bunun bir kabus olduğunu düşünmek istiyordum. Sıra bana geldiğinde Menekşe'nin annesinin elini sıkıp Gülümsedim. Babasına da aynı şekilde veda edip çıkacakken babamın kolumu tutmasıyla durdum. "Ah şimdi ki gençler utangaç değil mi? Oğlum nişanlına da veda etsene, heyecandan ne yaptığını bilmiyor." deyip iğrendiğim gülümsemesini takındı. Neydim ben annemi yönettiği gibi beni de yönetmesine izin verdiğim adam mı? Çocuktum onun elinde. Menekşe kapının sonundayken adımımı atıp, elimi uzattım. Kararsız kaldı ama babasının bakışlarını görüp titreyen elini uzattı ve elini hafifçe sıktım. Güven vermek istercesine bana bakıp gülümsedi bu zoraki miydi? Evet öyleydi her halükarda ama yine de onu gülümserken görmek biraz da olsa bu saçmalığı unutmamı sağladı. Görüşmek üzere dedim içimden Menekşeye. Küçüktü, ona abimi olacaktım bilmiyordum ama asla aramızda bir ilişki olmayacaktı. Sevdiğim biri varken ona o gözle bakamazdım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD