Menekşe'nin Anlatımından ;
Kahveler bittiğinde tepsiyi toparladım. Ellerim hâlâ titriyordu ama belli etmemeye çalıştım. İçimdeki fırtına, dışarıya yalnızca sessiz adımlarla vuruyordu. Tepsiyi alıp mutfağa geçtim. Bir yandan bardakları, tabakları suya tuttum, diğer yandan içimdeki sıkışmayı bastırmaya çalışıyordum. Köpükler ellerimde çoğalırken boğazımda koca bir düğüm vardı. Korkuyordum. Hem de çok fazla hiç tanımadığım bir adam ile hayatım birleşecekti ama benim hayatım yoktu işte.
Tam o sırada mutfağın kapısı açıldı. Babam girdi. Yüzü sert, bakışları karanlık. Daha ben başımı kaldıramadan sesi tok ve öfkeli bir şekilde yükseldi:
— Bu elbise de nereden çıktı Menekşe?
Kalbim hızla çarpmaya başladı. Nefesim kesik kesikti, ellerimdeki tabak kayacak gibi oldu. Ne diyeceğimi bilemedim. Dudaklarım kıpırdadı ama sesim çıkmadı. O an arkamdan annemin ayak sesleri geldi. Babamın karşısına geçti, sakin ama kararlı bir sesle konuştu:
— Yaman gönderdi.
Bir anlık sessizlik… Babamın gözleri kıpkırmızı kesildi, ama tek kelime etmeden geri döndü. Sert adımlarla mutfaktan çıktı. Arkamdan kapının kapanışı, ile nefesimi verdim. Keşke biraz şanslı olsaydım keşke ailemi seçebilseydim.
O an gözlerim anneme kaydı. Dolu doluydu. Onun yanında ağlamamak için kendimi zor tuttum. Ellerim hâlâ suda, gözlerimse annemin gözlerinde asılı kaldı.
— Kızım, sen bırak, dedi annem. Zaten yeterince yoruldun. Ben yıkarım. Sen git, dinlen.
Başımı eğdim, istemsizce gülümsedim. O gülüş, aslında ne kadar kırıldığımı gizlemeye çalışmaktan başka bir şey değildi. Tepsiyi bıraktım, anneme sarılmak istedim ama yapamadım. Adımlarımı ağır ağır yukarıya doğru çevirdim.
Merdivenleri çıkarken babam birden karşıma çıktı. Gözlerimi kaldırmaya çekindim. Kolumdan sertçe yakaladı, beni balkona doğru çekti. Sesi öfke doluydu, ama tok ve netti:
— Bak… Onlara karşı bir yanlışını görmeyeceğim. Kulağıma herhangi bir şey gelmeyecek. Anladın mı?
Boğazım kurudu. Sadece fısıldar gibi bir ses çıktı ağzımdan:
— Anladım.
— İyi. Hadi çık şimdi yukarı.
Kolumu bıraktı. Omzumda ağır bir iz kalmış gibiydi. Gözlerim dolmuştu ama yere bakarak sessizce yukarı çıktım.
Kendi kendime fısıldadım:
"Anneme bir şey diyemedim. Ağzımı açsam ağlayacağımı biliyordum. Ama babamın yanında… ‘baba’ bile demek gelmiyor içimden. Mecbur cevap vermek zorundaydım. Ben gidersem annem ne yapacaktı, bilmiyordum. Tüm her şey benim yüzümdenmiş gibi… Eğer ben gidince düzelirse, bir dakika bile durmam zaten."
Odaya girdim. Gözyaşlarımı tutamadım artık. Banyoya geçtim. Kapıyı kapatıp sırtımı dayadım, içimde biriken her şey dışarıya taşar gibi oldu. Elbiseyi çıkaracaktım ki aynada kendime baktım. O mavi elbise… ellerimle dokunurken fısıldadım:
— Cidden… bunu sen mi gönderdin Yaman? Neden gönderdin? Kimsin sen?
Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Elbiseyi çıkarıp sepetin yanına attım. Sanki ondan da, üzerime yüklenen bu oyundan da kurtulmak ister gibi. Duşu açtım. Sular saçlarımdan, omuzlarımdan süzülürken boğazımdaki düğüm biraz olsun gevşedi.
Çıkıp yatağa uzandığımda saçlarımı bile kurutmadım. Yorgunluktan değil, umursamazlıktan… Gözlerimi kapattım. Uykuya dalarken içimdeki tek şey şuydu: Sessizlik. Çünkü sustukça belki de her şey biraz daha katlanılır oluyordu. Yaman belki iyi biriydi ama ona asla aşık olmayacaktım.
~~~
Gözlerimi açtığımda odanın içinde hâlâ dün gecenin ağırlığı vardı. Saçlarım ıslaktı, yastığa yapışmıştı. Bir an banyoda bıraktığım elbiseyi düşündüm, sonra gözlerim tavana kaydı. Derin bir nefes alıp verdim. Bu evde her sabah aynıydı aslında, ama bana her sabah biraz daha dar geliyordu.
Üstümü toparlayıp ağır adımlarla aşağı indim. Mutfaktan tıkırtılar geliyordu, annemin sesiydi o. Babam ise salonda, televizyonun karşısında oturuyordu. Haberlerin sesi tüm eve yayılmıştı. Daha ben selam vermeden, gözünü bile kaldırmadan konuştu:
— Sözde gelin olacak… bu saatte kalkılır mı? Seni kapıya bırakırlarsa o zaman gör Menekşe! Annen çoktan kalktı, mutfakta. Git ona yardım et. Bir daha bu kadar geç uyandığını görmeyeceğim.
Dudaklarım kurudu. İçimde onlarca kelime birikti ama hiçbiri dilime gelmedi. Sadece fısıldar gibi:
— Tamam… dedim.
Salondan çıkarken gözüm duvardaki saate takıldı. Daha dokuz bile olmamıştı. İçimde bir şey düğümlendi, nefesimi derin alıp yavaşça verdim. Boşuna konuşmanın anlamı yoktu.
Mutfak kapısından girdim. Annem ocağın başında, ekmekleri hazırlıyordu. Bana dönüp yüzünde o her zamanki yorgun ama sıcak gülümsemesiyle fısıldadı:
— Günaydın kızım.
— Günaydın anne, dedim, sesim yumuşaktı ama içinde koca bir yük saklıydı. Ne olursa olsun, annemin yanında kendimi tutmak zorundaydım.
Yanına geçtim, tabağa peynirleri yerleştirmeye başladım. Annem bir süre sustu, sonra göz ucuyla bana bakarak alçak sesle konuştu:
— Duydum babanın dediklerini demin. Ona ben söyledim uyumanı istediğimi. Ah kızım… gideceğine bir yandan seviniyorum biliyor musun? Hayatını kurtar belki. Belki Yaman iyi biriyse… okumana izin de verir kızım.
Elimdeki bıçağı bıraktım, yüzüne baktım. Gözlerindeki o kırık umut canımı acıttı. Dudaklarımı araladım, ama söyleyebildiğim tek şey oldu:
— Belki de…
Sadece bu kadar. Gülümsemeye çalıştım, yarım yamalak, yorgun bir gülüş. Ama annem anladı. Zaten hep anlardı.
Masa neredeyse hazırdı. Zeytinler, peynirler, ekmek… sadece çay kalmıştı. Demliği aldım, içini doldurup ocağa koydum. Suyun kaynamasını beklerken içimden geçen tek şey şuydu: Belki de annem haklıdır. Belki de bir umut vardır. Ama sonra gözüm mutfak kapısına kaydı, babamın sert yüzü aklıma geldi. İçimdeki bütün umut, sessizce bir kenara çekildi.
Çaydanlık kaynamaya başladığında masaya baktım. Her şey hazırdı. Ev, her zamanki gibi sessiz görünüyordu. Ama ben… ben her şeyin gürültüsünü içimde taşıyordum.
Masa hazırlanmıştı, çay fokurdamış, annem tabakları yerleştirmişti. Babam da salondan gelip masaya oturdu. Hepimiz sessizdik, sadece çatal bıçak sesleri ve babamın ara sıra öksürüğü vardı. İçimde koca bir yumruyla lokmalarımı boğazımdan geçirmeye çalışıyordum.
Tam derin bir nefes almıştım ki babam konuştu:
— Yaman’ın babası aradı. Yaman seni almaya gelecekmiş. Kahve mi ne içecekler.
Elimdeki kaşık elimde öylece kaldı. Annem de başını hafifçe kaldırdı, o da sustu. Babam devam etti, sesi daha da ağırlaştı:
— Ah ulan, sanki kızı verdik bu ne heves! Bak Menekşe, sana dokunmayacak. Daha düğün günü gelmeden ne bu acele?
Babamın ağzından çıkan kelimelere inanamadım. Gerçekten babam mı söyledi bunu? Şaşkınlıkla gözlerim büyüdü. Başımı çevirip anneme baktım. O da aynı şaşkınlıkla bana bakıyordu. O an sessizlik yine masaya çöktü, ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Babam sandalyesine yaslandı, gözlerini kısmıştı.
— Bir saatte gelirler. Eve erken geleceksin. Hanım, sen de kızı güzel hazırla. Keşke biraz güzel olsaydı…
Bu söz içime bir bıçak gibi saplandı. Gözlerim yerdeydi, boğazımdaki yumru büyüdü, nefesim tıkandı. Ama bir şey diyemedim.
Annemin sesi yükseldi, hem yumuşak hem de kararlıydı:
— Benim kızım çok güzel zaten. Yorgunluğunu toplamak için az bir makyaj yapar, o kadar.
Başımı kaldırdım, anneme baktım. Gözlerim doldu. Annem bana böyle bakınca sanki içimdeki tüm kırıklar görünüyordu. Babam bir şey diyecek gibiydi, dudaklarını kıpırdattı ama sonra sandalyesini itti, öfkeyle kalktı.
— Ben kahveye gidiyorum. Sizin yüzünüzden bir şey yiyemedim, dedi.
Kapıyı çarpıp çıktı. Kapının kapanış sesi evin içinde yankılandı. O sessizlikte gözlerim anneme döndü.
— Anne… bunu senden duymak, o kadar iyi geldi ki…
Annem derin bir nefes aldı, yanına bir ağırlık çökmüş gibiydi.
— Kızım, kendimi tutamıyorum. Bu sefer bir şey demedi çünkü Yaman gelecek. Tatsızlık çıksa uzayacak, o da biliyor. Ah güzel kızım benim…
Sesi titriyordu. Ben de dayanamayıp fısıldadım:
— Anne… tamam, güzel olmadığımı biliyorum zaten. Ama bari sen de beni bu şekilde sevme…
Annem sandalyesini çekip yanıma yaklaştı. Elini saçlarıma uzattı, sesi kesin ama şefkatliydi:
— Saçmalama Menekşe! Sen kendini kırık ruhunla görüyorsun. Sen çok güzelsin. Babanın dediği hiçbir söz doğru değil, hiçbir zaman değildi. Unutma bunu kızım.
Başımı salladım, gözlerimden yaş süzülmemesi için kendimi zor tuttum. Annem devam etti:
— Kızım, hiç kıyafetin yok düzgün. Ne giyeceksin? Seni güzelce hazırlayalım.
Omuzlarımı kaldırdım, içimden konuşuyormuş gibi konuştum:
— Ne fark eder anne… Bir pantolon, bluz giyerim. Merak etme.
— Olmaz kızım, öyle, dedi annem kesin bir şekilde.
Sonra kalktı, odasına geçti. Ben çayımdan bir yudum aldım, içimdeki acıyı yavaşlatmak ister gibi. Az sonra elinde bir poşetle geri geldi. Gözleri dolu doluydu ama dudaklarında küçük bir tebessüm vardı.
— Bak kızım… bu benim elbisem. Hep sana vermek istedim. Mezuniyetinde giyersin diye saklamıştım. Ama bugüne nasip oldu desene. Çok süslü bir şey değil zaten. Bugün de mezuniyetinmiş gibi düşün, kızım.
Ayağa kalktım. Poşeti aldım, üstünü açtım. İçinden pembe tonlarında, düz, günlük ama naif bir elbise çıktı. Gözlerim büyüdü.
— Anne… bu çok güzel… Ama ben kıyamam ki buna. Bu senin için özel değil mi?
Annem gülümsedi, gözleri ışıldadı:
— Kızım, benim için özel olan tek şey sensin. Bunu giy.
Gözlerim doldu, anneme sarıldım. İçimde bir sıcaklık yayıldı. Elbiseyi kenara koydum. Sonra gülümseyerek fısıldadım:
— Anne… hadi gel. Hazır o adam da yani babam da yokken sakin bir şekilde kahvaltımızı yapalım. Bugün gerçekten iştahım yerinde.
Annem de gülümsedi, gözleri yaşlıydı ama içinde umut parlıyordu.
— Ah kızım, Menekşe’m… Allah yüzünü hep güldürsün inşallah.
Oturduk. Annem hem bana hem kendine çay koydu. İlk defa kahvaltıda içimdeki sıkışma biraz olsun hafifledi. Belki de annemin sözleri, belki de o pembe elbise… O an bir nebze nefes alabildim.