"Onun pis işlerini taklit etmekten bir tür keyif aldım. Böyle bir annemin olması şart mıydı? Hayır. Ama ondan hep tiksinirken ona öyküneceğim. Onu dilediği gibi taklit edeceğim. Ama ilelebet lanetleyerek."
Marquis de Sade
✨✨
Bölüm Şarkısı: Shape of My Heart · Sting
✨✨
İnanç, zorlu koşullarda sürdürülen bir ömürde hayatta kalmanın en büyük motivasyonuydu. İnanmanın kendisi, ona inananların zihnini bulanıklaştırıp bir yerden sonra çarpıtılmış bir gerçeklik sunuyordu, çok isterlerse elbette. Tıpkı milyonların çok sevdiği kitapta geçen ve temmuz ayında doğan birinin onun sonunu getireceği kehanetine inanan karanlık bir figürün, daha kundaktaki bebeği öldürmek isterken ona güçlerinden bir parçayı istemsizce aktararak çocuğu daha da yenilmez kıldığı gibi...
Oysa, sunulan kehanete inanmayıp da bebek avına hiç çıkmamış Karanlık Lord'un belki de ölmeyeceği bir senaryo da ihtimaller dahilindeydi, kim bilir?
Şimdi aynadaki yansımasına bakan, ellilerinde olmasına rağmen taş çatlasa otuzlarının sonunda gibi görünen adam içinse inanç, ellerinde hiçbir şey yokken tıpkı gerçekleşmesi inanmaya bağlı kılınan ve kitaplara konu olan kehanet misali var olduğu yerde olmasının kanlı canlı kanıtıydı. İnanmışlığının zaferini de, sefasını da sürerken dudaklarında beliren gülümsemesi ile son bir kez hafif kırlaşmış saçlarını düzeltip olağan akışında başladığı gününe devam etmek için ceketini giydi.
Yatak odasından çıkıp yardımcısının her sabah ona özel hazırladığı kahvesini içme isteğiyle beyaz tırabzanların süslediği merdivenlerden indi. Gözü bir yandan da geniş koridorların duvarlarına iliştirilmiş pahalı tablolar ve her katta bulunan heykellerdeydi. Kahvesini içmeden her gün ona sunulan bu enfes sanat eserlerinin manzarasıyla tatmin olmuş şekilde gülümsedi. İlk kata geldiğinde bakışları bu kez de kapısı kapalı odada birkaç saniye oyalansa da umursamadan yoluna devam etti. Bugün de ne makinelere bağlı olan annesini görmek istiyordu ne de onun çıkardığı anlamsız sesleri işitmek, her zaman olduğu gibi...
Zemin kattaki büyük salonuna vardığında yardımcı kadının, "Günaydın Volkan Bey." sözlerini büyük bir tevazu örneği gösterip, "Günaydın Ayşen Hanım." diyerek yanıtladı. Geldiği yeri unutmayışına duyduğu inancıyla etrafında çalıştırdığı insanlara her daim kibar ve cana yakın davranırdı. "Annemi sık sık kontrol etmeyi unutmuyoruz değil mi?"
"Olur mu Volkan Bey? Hemşire hanımın da, bizim de gözümüz hep Bahar Hanımda."
"Durumu nasıl?"
"Aynı." dedi kadın. "Pek bir değişiklik yok."
"Teşekkürler." dedikten sonra bu kadar konuşmanın yettiğine kanaat getirmiş olacak ki mis gibi kokan kahvesini yudumlamaya başladı. Bıkmıştı annesinden de artık. Ölümü kurtuluş sayması gereken kadının makinelere bağlı şekilde yaşamaya direniş gösteriyor olması ona eski zamanları hatırlattı aniden. Son zamanlarda aklı beyaz tenli bir genç adamla çokça meşgulken annesinin olmadığı bir dönemde onunla bir şeylere başlama fikri sıkıştırıyordu her yanını. Sabırsızdı bunun için, hem de çok sabırsız...
Doğduğu andan itibaren bok çukuru dediği yerden onu kurtaracağına inandığı oğlu için elinden geleni yapan kadının planladıklarının nasıl da onun için hüsranla sonuçlandığını düşündü. Oysa o doğar doğmaz başka çocuk yapmak istemeyen Bahar, olanca kibriyle seçkin birinin karısı olamadığı zamanların acısını çıkarmak ister gibi böyle birinin annesi olmak için çalışmalara başlamıştı.
Volkan, o akşamki ödevini biraz daha geç yaparak dışarıda oynamak istediğinde, 'Baban gibi terzi mi olacaksın?' derdi. 'Onun gibi yün mü eğireceksin?' Birkaç fiskeden sonra saçlarından çekiştirdiği oğlanı aynanın karşısına götürür, çenesinden bir hışım tutar, ondan aynadaki yansımasını izlemesini isterdi. 'Bak şu surata, ülkenin en zenginlerinden olacaksın sen. Anneni de yanında götürüp bu çöplükten kurtaracaksın. Bu kadar güzel doğduysan aynı zamanda zeki de olacaksın. Bu hayatı sana ben verdim, onunla ne yapacağını da ben söylerim. Aptal bir adam sadece kendisi için yaşar, sense bilge bir adam olup annen için de yaşayacaksın.'
Düşüncelerin bir nedenselliği vardı. Annesi de bunun en büyük örneklerinden biriydi aslında. Volkan'ın uydurduğu, 'Babam beni zorluklarla okuttu.' masalı evrenin aslında atomlardan değil de öykülerden oluştuğunun en büyük kanıtıydı. Adam gerçekten de onu zorluklarla okutmuştu ama önüne serili olan, tek tek planlanmış taşların ustası annesiydi. Ne düşündüyse onu eyleme dökmüş, sonunda istediği sonuçları yaratmıştı Bahar. Ya da o zamanlar o, böyle olacağını sanıyordu. Üstelik belli bir yere kadar başarmış da sayılırdı.
Ailesinin iyi adam diyerek evlenmesini istediği kocasından da, onunla gelen fakirlikten de, merdaneli çamaşır makinesi alana kadar elinde yıkadığı çamaşırlardan da nefret ediyordu kadın. Oysa güzelliği dillere destanken bu sefaleti sürmemesi gerekiyordu. Kocasının gözlerinde parlamayan hırsın ateşleri kendi gözlerinde alev alev yanarken o da oğlunu bu sefil hayattan kaçmak için bilet olarak görmüştü. Kocasının aksine, oğluna kendi genlerinden geçen güzellik, zeka, hırs doğru eğitildiğinde Bahar'ı kurtaracak olandı, ellerini kıpkırmızı yapan buz gibi sularla yıkadığı çamaşırdan, bulaşıktan da aynı zamanda.
Nitekim daha küçücük olan oğlanı zaman zaman tatlı sözlerle, bazen de dayakla kendi istediği şekle sokmak çok zor olmamıştı. Ondaki cevheri gördüğü gibi tıpkı çok değerli bir maden gibi onu işlemiş, kazandığı fakültenin ardından sıradan yerlerde yaptığı avukatlıktan alacağı üç kuruşa tamah etmemesi için arkasında bir gölge misali durup da onun kulağına üflediği suflelerle Volkan'dan bir elmas yaratmıştı.
Elinde oğlunun özel olduğu inancından başka hiçbir şeyi olmayan kadın, Volkan'ın önüne gelen fırsatı da tepmemesi için işleyen düzene uyması konusunda ona yol gösterici olmuştu. Yaşı otuzlarında olan adam, çok da ahlaki bir ikileme düşmediği anlarda, annesinden gelen cesaretlendirici tavırla yapması gerekeni yapmıştı. Ona sunulan fırsatı böyle kabullenmişti Volkan. Öyle ya, düzeni değiştirmek isteyenin sonu sefaletin yedi kat dibindeki cehennemdi. Volkan da, annesi de fakirliğin en alasını yaşadıkları için rütbe ve unvan sahibi insanların açıklarını etik değerlerini çoktan arkalarında bırakmış şekilde kapatmışlar, bir daha da fakirliğin esamesi okunmamıştı hayatlarında.
Bunu yaparken canı yanan çocukları, bu işe zorlanan insanları, hatta bu uğurda canlarından olanları bir an bile düşünmemişti Volkan. İnsanların ceplerinin dolu olmasıydı onları güçlü hissettiren. Daha küçüklüğünden itibaren bu şekilde yetiştirildiği için ne savcının odasından gizlice alıp da sakladığı deliller ne de savunduğu davanın onu tıpkı şeytanı savunan biri gibi göstermesi umurunda olmamıştı. Yükseleceği yerleri her gece olduğu gibi o malum gecede de hayal etmiş, geleceği konumu düşleyerek uyumuştu.
Sonrasında bir anda gelen şöhret, bazı meslektaşları tarafından ayıplanmasına neden olsa da güçtü aslında algı, paradan sonra elbette... Yavaş yavaş, geldiği konumu da kullanarak ücretsiz davalarla herkesin gözünü boyamış, insanların, 'Allah razı olsun senden oğlum.' dediği ve bolca gözyaşlarının akıtıldığı videolar internete sürülerek Volkan ülkenin en ünlü ceza avukatı olmuştu. Kimsenin almaya cesaret edemediği sikik bir dava, Volkan'ın hayatında bir dönüm noktası yaratırken aynı zamanda kimselerin onu deviremeyeceği bir krallık ve bir de taht bahşetmişti ona.
Dünya aslında insanın zihni kadardı. Zihnindeki temsil kadarını tanırdı kişioğlu, tıpkı Volkan gibi. Bir zaman sonra aldığı ücretsiz davalarla kendisinin zenginden alıp fakire veren bir masal kahramanı olduğu fikrine iyiden iyiye inanmıştı. Öyle ki geçmişini sadece herkesten gizlediği araba koleksiyonuna nadide bir parça katmak için paraya ihtiyacı olduğunda güçlü kişileri tehdit etmek için sakladığı yerden çıkarıyordu. Bunun haricinde Volkan da gerçekleştiren kehanetiyle birlikte düşkünlere yardım eden, iyilik için savaşan, elindeki gücü doğru şeyler için kullanan biri gibi görüyordu kendisini artık, tüm inanmışlığı ve çarpıttığı gerçeklik algısıyla beraber...
Ne erken yaşta ölen babası gibi milletin ağız kokusunu çekmesine gerek vardı artık ne de okul arkadaşları kantinden bir şeyler alırken evden getirdiği zeytin ekmeğe tamah etmesi gerekiyordu. Karakteri, bakışı, duruşu, takıldığı kadınlar ve hatta cinsiyetler bile değişmişti. En pahalı içkileri içiyor, canının istediği ülkede canının çektiği yemeği yiyor, kendisine bilenen insanları da bir şekilde bulup da sakladığı çok kıymetli bilgilerle deviriyordu. Tıpkı hayranlık duyduğu Cosimo d. Medici gibi addediyordu kendisini Volkan, karşısına çıkan Albizzilerini elbette yok edecekti. Gücü elinde bulundurduğu takdirde tüm kapıların ona bir bir açılmasıyla da iyiden iyiye sarsılmaz olduğuna inancı da körükleniyordu.
Bu işte bir tek annesi amacına ulaşamamıştı. Oysa ne çok istemişti refah içinde yaşamayı kadın. Daha Volkan'ın yükselişinin üzerinden haftalar geçmiş, kadın oğlunun saray misali evinde çalışanlara emirler yağdırarak kurumlanıyordu ki bir gece uykusunda gelen inme ile hem yatağına hem de solunum cihazlarına bağlı bir ömre mahkum kalmıştı. Ne elmas gibi işlediği, türlü manipülasyonlarla insanlardan istediğini almasını öğrettiği oğlunun saltanatına ortak olabilmiş ne de eski mahallesine ikinci kez gidip de komşularına hava atabilmişti. Çıkardığı anlamsız sesler hariç sesi de, soluğu da kesilen kadın şimdi Volkan'ın en büyük ayak bağıydı. Bunu nadiren yanına gelip giden oğlunun gözlerinde kendisi de görebiliyordu.
Volkan, aklına düşen hatırlarla geçmişe yaptığı kısa yolculuğundan sıyrılıp kahvesinden son kez bir yudum aldıktan sonra mütevazi arabasına doğru ilerlemeye başladı. Evinde biriktirmeyi çok sevdiği milyon liralık sanat eserleri, bahçesinin gizli kısmında sadece kendisinin ve birkaç özel çalışanının varlığını bildiği araba koleksiyonu olsa da Volkan, bunu kimselere göstermeyi sevmezdi. Yalanını yeterince gerçek kılmak için ona inanması gerektiğinden hem kendisine hem de başkalarına eğip büktüğü hakikatleri sunuyor, bunu yaparken de zerrece utanmıyordu.
Arabasına atladığı an beyaz tenli genç adamı düşündü yeniden. Aklı onunla dolu olduğundan geçmişini düşünmemiş miydi zaten az önce? Antik Yunan'da yaşayan filozoflar gibiydi kendisi. Mert de tıpkı o filozofların yanında, onlardan bir şeyler öğrenebilmek için işe başlayan genç öğrenciler gibi ona hayrandı, bakışlarından bile yakalıyordu onun kendisine olan hislerini Volkan. Son davadan sonra kendisine trip atar gibi izin alması da kanını kaynatıyordu şu sıralar. Bayılıyordu gençliğin getirdiği ateşe, tutkuya. Bugün izinden dönen Mert'e çok da sert davranmamayı zihninden geçirirken onunla yaşayacağı bir ömür için heyecanlandı yeniden.
Mert'le özellikle gururunu kırar gibi konuşmuş, onuruna düşkün olan genç adamın kendisine olan toleransını merak etmişti. Sikik bir dava elbette Volkan'ın çok umurunda değildi. İtibarına ne kadar önem verse de sonradan düşündüğünde bazı şeylerin Mert'ten daha önemli olmadığına kanaat getirmişti. Üstelik Mert'in böyle bir hata yapmayacağını biliyor, onu bu tuzağa düşürenin Mine olduğunu, çok emin olmasa da, hissediyor ama Mert'in şirketinden birini gelip de kendisine ispiyonlamama ihtimaliyle bile doğru kişinin o olduğuna olan inancı günden güne artıyordu. İçindeki, az miktarda da olsa hissettiği öfke soğumuş, bundan geriye ona korkusuzca kafa tutan, dik başlı, kara gözlü adama olan özlemi kalmıştı.
Direksiyonu sola doğru kırıp şirketinin tabelasını gördüğünde dudaklarını ısırarak annesinin de ölüm vaktinin yaklaştığını düşündü. Mert'i biraz daha izledikten sonra, ona tamamen güvendiğinde bir hamle yapacaktı. Buna çok vaktin kalmadığına da emindi. Şu an, hayali bile içini kıpır kıpır yaparken onun o siyah gözlerinden akacak zevk gözyaşlarını izlediğinde neler hissedeceğini bilemiyordu. Hazzı geciktirmeyi severdi Volkan ama odasına girip çıktığında ardında bıraktığı kokuyla bile sertleşmesine neden olan beyaz tenli adamı yaşamak istiyordu artık, sabırsızca...
Sanki ona çok kızgınmış gibi göründüğü anları yavaş yavaş bitirmek amacıyla şirketinin otoparkına giren Volkan, sohbetiyle onu eğlendireceğine emin olduğu Mert'i günler sonra göreceği için dudaklarını ısırırken adamın aklından geçen düşünceleri tahmin etse de bu kadar ileri gitmiş olabileceğini kestiremeyen Mert, aynı anlarda Barış'ı evinde, yatağında bıraktığı için şimdiden onu özleyen hücreleriyle kendisini mutsuz hissediyordu.
Sevgilisinin kendi evine gitmesine izin vermemiş, Barış ne zaman, 'Temiz kıyafetim kalmadı!' diye sitem etse, onu kendi kıyafetlerinin içinde görmeyi sevdiğinden, giyinme dolabını gösterip oradan bir şeyler seçmesini söylemişti. İnatçı sevdiğinin artık kendisiyle yaşamasını istiyor, zaten sonuna gelmek üzere olduğu planının akabinde onu da alıp bir tatile çıkmayı diliyordu. Her şey umduğu gibi giderse Mert'in ülkede güvenle kalması çok mümkün değildi aslında ama Ulvi ve Güney'i bırakıp da nasıl yurt dışına taşınacağını da bilemiyordu.
Barış'a onunla gelmesini teklif ettiğinde kumralının cevabının olumlu olacağına emindi aslında. Ama kardeşi saydığı Güney'i onun da bırakamayacağını bildiği için ülkede küçük bir yerde, kimliklerini değiştirerek yaşamaktan başka da şansları yok gibi görünüyordu. Kimlik değiştirme kısmında da içi rahattı Mert'in. İnternetin en karanlık yerlerinin fatihi saydığı sevgilisinin bu işi de kolayca çözeceğine inancı tamdı, tıpkı Volkan'ın sakladığı bilgileri ele geçirdiğinde Barış'ın onları kırmasının dakikalar alacağından emin oluşu gibi.
Barış'a attığı mesaja iki dakika geçmiş olmasına rağmen hâlâ cevap gelmediğini gördüğünde güzelinin yine işine daldığını anlayarak mutfağa doğru adımladı. Bugün tek bir kahve bile ona yetmeyecekti, emindi. Mutfaktan içeri girdiğinde Mine'nin de kendisine bir kahve yaptığını görünce gözlerini kadının arkasından devirerek olduğu yerde dikilmeye başladı. Bu ofiste, bu aptal insanların arasında son zamanları olduğunu bilse de tahammülü kalmamıştı artık. Üstelik Barış'ın yanında tamamen kendisi gibi olmaya alıştığından rol yaparken de zorlanıyordu.
Mine, elindeki fincanla ona doğru dönmüştü ki Mert kaşlarını kaldırarak, "Sakın." dedi. "Sakın bana tek kelime bile etme."
Yüzündeki anlaşılamaz ifadeyle kendisine bakan Mine, "Sevgilin senin yerine konuştu zaten. Senin bu ilişkide pek de bir söz hakkın yok gibi görünüyor." diyerek altlığıyla birlikte tuttuğu fincanından bir yudum aldı.
"Volkan'a hiçbir şey söylemedim, söylemeyeceğim. Sen de çeneni tutsan iyi edersin."
"Aman bana ne be?" diyerek huysuz bir ifadeyle baktı Mine. "Üzerime küçük sevgilisini salan biriyle işim olmaz."
Mert, Mine'nin daha önce hiç görmediği şekilde, yüreğinin derinlerinden gelen bir neşeyle kahkaha attı. Kadının kendisine şaşkınca bakmasını umursamadan, "Seni nasıl korkuttuysa benimki." dedi. "Adı geçince bile yüzün beyazlıyor."
"Tencere kapak."
"Aynen öyle."
Mert, kadının kendisi için bir tehdit olmayacağını anlar anlamaz onunla işinin bittiğini düşünerek dudaklarında asılı kalan gülümsemesi ile mutfaktan çıktı. Mine, planlarının arasında hiçbir zaman var olmamıştı. Kadın nisanın ilk günü yapılan kötü şakalardan biri gibi hayatının ortasına dalmaya çalışmış ama cürmü kadar bile yeri yakamamıştı. Bir kez daha Barış'ın onu korkuttuğu anları zihninde hayal ederek ofisin koridorunda adımlamaya başladı. Bu aptal yerden de, burada çalışanlardan da hiç olmadığı kadar bıkmış, bir an önce Volkan'dan da kurtularak asıl hayatının başladığı güne ışınlanmak istiyordu.
Zihninde Barış, yüreğinde akşam onun olduğu eve, kapıyı sevgilisinin açacağını bilerek gitmenin verdiği tatlı sızı ile öylece ilerlemeye devam ederken ne kadar daldığını fark edemedi. Onu derin sulardan yüzeye çıkaransa kendisine çarpan Volkan oldu. Kafasını kaldırdığında adamın kahve gözlerinde muzip pırıltıların dolaştığını görünce izni boyunca kendisini özlediğini anlayarak zorlukla da olsa yüzüne sempatik bir tebessüm iliştirdi. "Pardon."
"Filmlerdeki gibi." diyerek yanıtladı onu Volkan. "Bak, kitaplar yerine dosyalarım düştü."
Mert, onun bayağı sözlerine karşın yüzünü buruşturmamak için kendisini zorlayarak sırf bir şeylerle uğraşıyor görünmek için yere düşen dosyaları bir çırpıda toparladı. Bakışlarıyla odasını gösteren adama kafasını olumlu anlamda sallayıp Barış'ın, 'Ne olursa olsun buradan dönmek yok.' sözlerini hatırına getirdi. Sözlerinin akabinde, 'Seninle flört etmeye kalkarsa onun buruşuk şeyini keserim!' diyen adamın taptığı kahverengi gözlerindeki kıskançlık şimşeklerini gördüğünde attığı kahkahası geldi bu kez de aklına. Ömrü boyunca gülmenin pek de yakınından geçmeyen Mert için Barış'ın yanında olduğu her saniye sürekli gülüyor oluşu da kolayca alıştığı diğer şeylerden yalnızca biriydi.
Adamın odasına girip kapıyı da arkasından kapattığında Volkan ona eğlenen bir ifadeyle bakarak, "Hâlâ mı tavırlısın bana?" diye sordu.
"Size neden tavır alayım ki?"
Elindeki dosyaları masanın üzerine bırakıp olduğu yerde dikilmeye devam edince de, "Baksana, oturmuyorsun bile artık. Oysa eskiden, ben söylemeden yerini bilir gibi geçerdin karşıma." dedi.
"Yerim orası değilmiş demek ki."
"Aslında olman gereken yer başka da- Neyse." dedikten sonra kendi kucağını gösteren Volkan'a karşı sakin kalmak için Barış'ın sözlerini bir kez daha düşündü. Karşısındaki adamın kendisine bu kadar güveniyor oluşu Mert'i öncesinde eğlendirse de şu an hissettikleri eğlenmekten çok uzaktı. 'Bağlılık böyle bir şeymiş.' diye geçirdi zihninden. Başkasının kendisine dokunmasını geçip eskiden sadece mide bulandıran sözlerin sahibine karşı yüzünü bir duvar misali ifadesiz tutmakta da zorlanıyordu artık.
"Naz yapman hoşuma gidiyor."
"Ben size naz yapmıyorum ama."
Volkan, takım elbisesinin içinde bir tanrı misali parlayan genç adamı süzerken onun sözlerinin boş olduğuna inanarak kafasını olumsuz anlamda iki yana salladı. Ne kadar, 'Naz yapmıyorum.' dese de bal gibi de kendisine hem naz yapıyor hem de trip atıyordu. Siyah gözlerinden geçip giden ifadeleri okumakta zorlansa da Volkan da bunu seviyordu ya zaten. Herkesin öngörülebilir olduğu hayatında Mert gibi kendisini şaşırtacak birilerinin çıkıp da gelmesini çok beklemişti. Zeki, hazırcevap, entelektüel birikimi oldukça fazla olan bu genç adamın bir de hem güzel hem de asi bir yakışıklılığa sahip olması bulunmayacak bir nimetti onun için.
İçinden bir kez daha eski dostuna teşekkür ederken Mert'in boynundaki küçük morluğu göstererek, "İznin hareketli geçmiş anlaşılan." dedi.
"Aksine, oldukça sakindi." diyen Mert, duyduğu rahatsızlıkla Volkan'ın görüş açısından çıkmak ister gibi bedenini hafifçe çevirdi. Barış'la olduğunda içindeki arzuya engel olamıyor, sevgilisi ne kadar, 'Dikkatli olalım.' dese de Mert, bir türlü dinmek bilmeyen iştahıyla daha da sert oluyordu. Barış'sa hazdan gözleri geriye kaydığı anlarda sözlerini kendisi de unutmuş gibi yaşadığı fazla hisleri Mert'in bedenini hırpalayarak ona aktarmak istiyor, sabaha uyandıklarında ikisinin de bedeninde, özellikle görülemeyecek kadar derinlerde, morluklar oluyordu.
Mert, buraya gelirken de boynundaki küçük morluğu karşısında günlerce aç kalmış da kendisi çok lezzetli bir yemekmiş gibi onu izleyen adamdan başka kimsenin seçemeyeceğine emindi. Az önce mutfakta Mine ile konuşmuş, onun gözleri bir an için bile olsa Mert'in boynuna takılmamıştı. Zaman geçtikçe adamın ona yaklaşımının daha da cesur olduğunu görebiliyordu Mert ve ona olan nefretiyle işleri daha da hızlandırmak isterken buluyordu kendisini, elbette Volkan'a hissettirmeden...
"Benden saklama." diyerek alt dudağını ısırdı Volkan. "Seninle Beauvoir ve Sartre gibi olmayı planlamıştım ben. Bana sadık kaldığın sürece hayatına aldığın insanların hiçbir önemi yok."
"Bunun benlik bir ilişki olduğundan şüpheliyim."
"Neden?" diye sordu Volkan. "Oysa senin açık fikirli biri olduğunu düşünürdüm."
"Sizin bilinçdışı arzularınız biz fanileri korkutmalı mı?"
"Aksine. Özellikle seni korkutmamalı. İlişkilenmenin pek çok biçimi vardır Mert. Benim seninle yaşamak istediklerim sıradanlık uzak, entelektüel bir aşk ve tek zihinde tek ruh olmak. Arzularımız geçicidir. Bizler yaşlanacağız, isteklerimiz azalacak ama entelektüel aşkımız her daim baki kalacak. Bunun ne kadar muhteşem bir şey olduğunu düşünsene."
"Yine de sevdiğini başka biriyle paylaşma fikri bana pek de biricik gelmiyor." dedi Mert. 'Sevdiği' dediği an bir kumralın kıkırtıları kulaklarına çalınırken de sözlerine devam etti. "Aşkı bu kadar basit yaşama taraftarı değilim ben. Beauvoir ve Sartre'ı, onların aralarında döndürdükleri öğrenciyi-" Sözleri yarıda kalırken yüzündeki tiksinme ifadesine bu kez engel olamadı. Barış'la hayatına giren şeylerden biri de hissettiği duyguları eskisi kadar iyi saklayamıyor oluşuydu. "Süper bir arkadaşlık olmuş onlarınki ama dediğim gibi beni sarmadı."
Volkan, uzunca bir kahkaha atarak elini saçlarının arasından şöyle bir geçirdi. "O kadar öngörülemezsin ki. Uzaktan bakıldığında bu fikre balıklama atlayacak biri zannederler seni. Ama ben zamanın da ötesinde bir dahiyim Mert, benim fikirlerimi yabana atma derim."
Mert, "Ben sizin fikirlerinizle büyüdüm." diyerek zoraki bir gülümsemeyle baktı karşısındaki adama. "Sizin nerede ne yapacağınızı bile en iyi ben bilirim."
"Çok iddialısın."
"Öyle miyim?" diye sordu Mert. Adamın parfümünün kokusu bile odada durmasını güçleştirirken sadece birkaç kez daha bu adama tahammül etmek zorunda olduğunu kendisine yeniden hatırlattı. "Zamanın ötesindeki kozmos cerrahımı iyi takip ettim diyelim."
"Benimle eşitlenmene çok az kaldı." Aklına evde makinelere bağlı olan kadın gelince ondan kurtulmak için işleri hızlandırması gerektiğine bir kez daha emin oldu Volkan. Karşısındaki genç adamla olmak için sabırsızdı nihayetinde. İçinde onunla geçireceği bir ömre yüklediği anlamlar da çok farklıydı üstelik. Belki onu da alıp başka bir ülkeye gidebilirdi. Burada Mert'le birlikte olması onun bunca zamandır yarattığı markasına zarar verebilirdi. Mert'i görene kadar böyle bir isteğinin olacağını da tahayyül edememişti aslında.
Geçmişte, biri çıkıp da ona bir gün genç bir adamla tanışacaksın ve onunla olmak, hatta onu görmek için dakikaları sayacaksın deseydi Volkan, muhtemelen onlara cevap verme tenezzülünde bile bulunmazdı ama olan durum kısaca buydu. O kadın evdeyken Mert'le birlikte bir hayata başlamak istemiyor, eskide kalan izleri tıpkı parmakları yanan birinin izlerinin silinmesi gibi yakıp da kül etmeyi diliyordu. Mert'le birlikte ikinci hayatına başlayacaktı. Onun gençliği, enerjisi, güzelliği Volkan'ı yeniden var edecek, aynı zamanda yapacakları gezilerde onunla paylaşacağı sohbetlerle kalan kıymetli vaktini buna değen biriyle geçirmiş olacaktı.
"Sana davayı kaybettiğin gün fazla çıkıştım. Bunun seni kırdığını bana olan bakışlarından bile anlayabiliyorum. Ama ben nasılsam senin de öyle olmanı istiyorum Mert. Tamamen senin öz farkındalığın için yapıyorum ne yapıyorsam. İnsan sadece hazlardan ibaret bir hayvandır derler, bilirsin. Hazlarını tatmin ettikçe geriye onlardan keyif alan bir makine kalır. Ben bu kadar sığ olmanı istemiyorum. Daha farklı bakıyorum olaya, anlıyorsun değil mi beni?"
"Anlıyorum tabii. Hatta en çok ben anlıyorum sizi. Yalnızca her insanın böyle olmadığını, salt hedonik bir pencereden bakmadığını düşünüyorum. Çok asil kanları parayla birleşince doğadaki vahşi hayvanlardan da beter olanları izledim bunca sene. Paranın, gücün, imkanın olması doğadaki vahşeti birebir kopyalama anlamına gelmez. Ben iyinin kötünün ayrımına bakarım."
Volkan, her zamanki gibi ilginç bir sohbetin içine çekildiğini anlayınca gülümseyerek, "Değerler sisteminin ön kabulü ne peki?" diye sordu.
"Bunun cevabını ben başkaları adına veremem ki. İyilik ve kötülük insanların değer yargıları içinde anlamlıdır."
"Peki-" dedi Volkan. "Para, güç, imkan içine doğmanı bu tartışmada nereye koyacağız? Senin de kraliyet teskeren var. Bak kaybettiğin davayı da ya babanın nüfusunu kullanarak ya da güzelliğinle kotardın. Ayrıcalıkların yokmuş gibi davranmamalısın."
Mert, "Davaya babamı da karıştırmadım, kimseye kur da yapmadım." diyerek ellerini ceplerine soktu. "Çok önemsediğiniz davanın ikinci celsesinin nasıl kazanıldığına bakmadınız bile değil mi? Karşı tarafla anlaşma yoluna gittim. Bana yetmişlerinde, onlarca torunu olan bir adamın benim güzel suratıma tav olduğunu düşündüğünüzü söylemeyeceksiniz herhalde?"
Volkan kaşlarını saç diplerine kadar çekerek olumlu bir ifadeye teslim olmuş suratıyla derince bir nefes verdi. "Beni daha da sabırsız biri yapıyorsun sen."
"Bence de." dedi Mert. "Sabırsızlanmalısınız. Çünkü ben, sizi ve beni bekleyen geleceği düşündükçe yerimde duramıyorum."
Volkan'ın bu konu hakkında bir şeyler daha söylemesine fırsat vermeyen Mert, "Bu arada-" diyerek gözlerine yeniden anlamlı bir bakış kondurdu. "Birkaç isimsiz telefon aldım. Sizinle ilgili."
"Kim bilir neler demişlerdir hakkımda sana?"
"Birkaç büyük gazete sizin geçmişinizi araştırmış. Aslında çok da temiz yollardan geçmemişsiniz falan filan. Bence şirketteki diğer arkadaşların da bir ağzını arayın, onlara da ulaşmış olabilirler."
Elleri hâlâ ceplerindeyken Volkan'ın sırıtan suratının parça parça dökülerek yerini telaşlı bir ifadeye bıraktığına an be an şahitlik etti Mert. "Ne dediler sana?"
"Çok detay vermediler. Ama çok yakında herkesin, özellikle de benim sizin gerçek yüzünüzü göreceğimi söylediler."
Volkan, duyduklarıyla telaşa kapılsa da yine de kimsenin ona ya da geçmişine ulaşamayacağına duyduğu rahatlıkla karşısındaki adamın ne düşündüğünü öğrenmek istedi. Mert, bunca zaman ne olursa olsun kendi yanında oluşuyla onun güvenini kazanmıştı. Bu olayda onun kendisinden şüphe duyup duymaması Volkan'ın da gelecekte Mert'le olan planları için önemli bir detaydı.
"Sen ne yaptın peki?"
Mert rahat ve umursamaz bir tavırla, "Suratlarına telefonu kapattım." dedi. "Sizin gibi birinin elbette düşmanı da çok olacaktır. Çok basit bir hamleydi yaptıkları. Şirketinizdeki elemanları, özellikle benim gibi, sizinle bağ kurduğumu düşünmedikleri bir stajyeri aramaları ne kadar salakça. Siz diğer çalışanları da izleyin bu aralar, onların ne düşündüğünü bilemeyiz." Daha sonra sağ eliyle alnına vurup, "Ben de burada durmuş akıl veriyorum size." diyerek gülümsedi. "Bunun gibi kaç tehdit almışsınızdır, kim bilir?"
"Benim için önemli olan sensin." dedi memnuniyetle gülümseyen adam. "İnanmadın demek."
"Sizin yanlış bir şey yaptığınıza kendi gözlerimle şahit olsam yine de size inanmayı tercih ederim ben Volkan Bey. Haksız olana karşı tavrımı biliyorsunuz, bunu daha önce de konuştuk ama-" dedikten sonra utanır gibi başını önüne eğdi. "Söz konusu siz olunca benim de sözlerim hep boşaymış meğer. Siz ne derseniz o."
Karşısındaki beyaz tenli gencin kendisine olan sadakati ve güveni Volkan'ın tam da olmasını istediği kıvama geldiğini gösterirken bacağının üzerinde duran elini sabırsızca yumruk yaptı. Oysa bu adam şimdi onun olsaydı- Ona neler yapacağını düşünürken bedeninin kontrolünü kaybetmek üzere olduğunu anlayarak, "Harikasın." dedi. "Ben birkaç telefon edip seni arayanlar kimmiş bulmaya çalışayım. Benim gözdemi bir daha kimse rahatsız etmesin, değil mi?"
"Benim için fark etmez. Bir daha ararlarsa açmam olur biter." diyen Mert, nefretini gölgelemekte zorlandığını fark edince, "Ben çıkayım. Patronum sizi oyaladığımı duyarsa beni kovabilir." dedikten sonra adama bir bakış attı.
Cep telefonunu eline alan Volkan, "Patronun sendeki cevheri daha adliyedeki ilk karşılaşmanızda anlamıştır, korkma. Hem-" diyerek çapkınca bir tebessümle Mert'e göz kırptı. "Çok yakında senin yoluna neler serecek patronun, bekle Mert."
"Bekliyorum ve beklediğime değeceğine eminim."
Mert, sözlerinin akabinde büyük adımlarla Volkan'ın odasından çıkıp kendisini tuvalete atarken, 'Çok az kaldı, dayan.' diye geçirdi içinden. Ellerini az önce duyduğu sözler yüzünden lavabonun kenarına atıp sıkı sıkıya oraya tutunurken aynadaki aksine bakmak istemedi. Adamın ona olan güveninin sarsılmadığını gördüğünde içi rahatlasa da bu hamleyi yaparak tamamen onun avuçlarında olduğunu düşünmesini istemişti. Kendisi de yakın zamanda tecrübe etmişti, insan gerçekten de en çok burnunun ucundakini göremiyordu. Özellikle de kibrine yenik düştüğü aciz anlarda...
Volkan da herkes gibi Mert'in yüzeysel güzelliklerinin büyüsüne çoktan kapılmış, ondan alacağını almak için pusuda beklerken aslında gerçek avın kendisi olduğunun farkına bile varamamıştı. Onun merhamet bilmeyen kalbine hançerini sapladığı günü büyük bir açlıkla bekleyen Mert, dallarında açan tomurcukların nihayetinde çiçekleneceği güne duyduğu özlemle bir an önce eve gitmek isterken buldu kendisini. O, adamın yaptığı imalar yüzünden bile kendisini 'kirli' hissederken günah çıkaracağı tek adamın dizlerine yatıp saçlarında hissettiği ellerle her bir detayı ona anlatmak isterken buldu kendisini.
Mert, tuvalette kendi iç hesaplaşmasını yaşarken Volkan, odadan ayrılır ayrılmaz yoksunluğunu çekmesine neden olan genç adamı düşünmeyi birkaç dakika erteleyerek zamanında birlikte iş yaptığı adamlardan en üsttekileri aramaya başladı. İtinayla Mert'in babasını bu işten uzakta tutuyor, adamın Mert'le olacak hayat arkadaşlığına ne diyeceğini bilemeyerek onun bu işte yer almaması için elinden gelen her şeyi yapacağına dair kendi kendine planlar kuruyordu.
Az önce kendisine naz yaptığını düşündüğü beyaz tenli, güzeller güzeli adamın kim ne derse desin sonunun onunla olacağından emin, pamuk ipliğine bağlı olan ve ihtiyar, yatalak bir anne ile Mert'in babası olan eski dostunu denklemden çıkarmak için elinden geleni yapmaya hazır şekilde bu küçük tehdidin sahibini bulmak için kollarını sıvadı, aramaların kaynağına hiçbir zaman ulaşamayacağından habersiz...
Üstelik Volkan yanılıyordu, ne Mert ona naz yapıyordu ne de bir ömür onunla olmak isteyen ve hayranca ona bakan gözleri sürekli kendisi izliyordu. Mert'in de dakikalar önce düşündüğü gibi insan en çok ona yakın olan tehlikeleri göremezdi. Bu kural herkes için geçerliydi. Volkan da kibri ve yersiz özgüveniyle hayatının avuçlarının arasından kayıp giderek mağlup olacağı güne adım adım yaklaşıyordu, her şeyden bir haber şekilde.
Ona koşulsuz bir bağ ile bağlandığını sandığı Mert, çizgi filmlerde aniden beliren bir kara delik gibi Barış'ın aşkının tam ortasına atlayıp da kibrini ardında bırakırken Volkan, yalancı kehanetinin kaynağı olan inancıyla milyon ihtimalle başka diyarlara açılabilen o kara deliği kendisini kusursuz addetmesinin verdiği güvenle sıradan bir cismin gölgesi gibi görüyordu sadece, bunun en büyük kusur olduğunu öğreneceği vakit gelinceye kadar elbette...
✨✨