bc

Lal : Kalbimin Utancı

book_age18+
372
FOLLOW
7.9K
READ
family
HE
age gap
fated
friends to lovers
powerful
drama
sweet
bxg
kicking
campus
city
childhood crush
musclebear
like
intro-logo
Blurb

Lal’ın Yasak Aşkı;

Annesiz büyüyen bir asker çocuğu olan Erdem için “aile”, hep uzaktan bakılan bir hayaldi. Bu yüzden hayatını en iyi bildiği yola adadı ve asker oldu. Aşkı ve evliliği ise hiç düşünmedi… ta ki bir gün karşısına Irmak çıkana kadar.Irmak, başarılı bir bilgisayar mühendisi olmasına rağmen, baba mesleği olan ajanlığı seçmişti. Kader onları tam da bu tehlikeli dünyanın ortasında bir araya getirdi. Birbirine zıt iki hayat, beklenmedik bir şekilde kesişti ve zamanla büyük bir aşka dönüştü. Bu aşk öyle güçlüydü ki, ikisi de geçmişlerini geride bırakıp daha sakin bir hayat kurmayı seçti. Çünkü artık korumaları gereken biri vardı: kızları.Erdem, minik kızını ilk kez kucağına aldığında, onun bembeyaz tenine ve al al yanaklarına bakıp fısıldadı: “Senin adın Lal olmalı…”Lal, sevgiyle büyüyen bir aşk bebeğiydi.Ama sevgi her zaman doğru dozda mı güzeldi?İlgisizlik ne kadar kötüyse, fazlası da bir o kadar boğucu olabilir miydi?Erdem’in kızına olan aşırı düşkünlüğü, Lal’ın kendi kimliğini bulmasını zorlaştırırken, genç kız içten içe başka bir dünyaya ait olduğunu hissediyordu. Ve henüz 16 yaşındayken, kalbi hiç olmaması gereken birine kaydı… 23 yaşındaki, “abi” dediği adama.Masum bir kalbin, yasak bir aşkla sınandığı bu hikâyede; sevgi, sınırlar ve büyümek arasındaki çizgi giderek silikleşiyor.Bu, sadece bir aşk hikâyesi değil…Bu, sınırların, sırların ve kalbin karanlıkta bile ışığı arayışının hikâyesi.Ve bazı aşklar…Doğru zamanda doğmaz.

chap-preview
Free preview
1)Ben Lal ✨️
Lal KARAHAN, Bazı insanlar gürültünün içinde kaybolur… Ben sessizlikte. Evin içinde yankılanan tek şey babamın ayak sesleri. Sert, düzenli, asla şaşmayan… Tıpkı kendisi gibi. Bu evde her şeyin bir yeri var. Her şeyin bir zamanı. Her şeyin bir kuralı. Bir tek ben hariç. Pencerenin önünde oturuyorum. Dizlerimi kendime çekmişim, çenemi yaslamışım. Dışarıda hayat akıyor. İnsanlar gülüyor, bir yerlere yetişiyor, birbirlerine dokunuyor. Ben ise sadece izliyorum. Hep izledim. “Lal.” Babamın sesi… Her zamanki gibi net, keskin. “Evet baba,” diyorum, başımı çevirmeden. “Cam kenarında çok oturma. Üşütürsün.” Üşümek… Keşke derdim sadece bu olsa. Yavaşça kalkıyorum. Perdeleri kapatıyorum. Dışarıyla arama ince bir çizgi daha çekiyorum. Babam bunu seviyor. Güvende olduğumu bilmek… Onun için her şeyden önemli. Ama ben… Bazen güvende değil, özgür olmak istiyorum. Annem mutfakta. Her zamanki gibi yumuşak bir gülümsemesi var yüzünde. Bana bakınca içim biraz hafifliyor. O, bu evin tek sıcak tarafı. “Acıktın mı?” diye soruyor. Başımı sallıyorum. “Yok.” Yalan. Açım. Ama yemeğe değil. Bir şeye… Adını koyamadığım bir şeye. Tam odama geçecekken kapı çalıyor. Kalbim… saçma bir şekilde hızlanıyor. Neden bilmiyorum. Ama her kapı sesi, içimde bir ihtimali doğuruyor. Belki… Babam kapıya yöneliyor. Kapıyı açtığında içeri dolan ses, nefesimi kesiyor. “Abi geldim.” O ses. Gözlerimi kapatıyorum bir an. Tanımamak imkânsız. Zaten tanımak için görmeye de gerek yok. O burada. Yavaşça salona dönüyorum. Babamla konuşuyor. Rahat, kendinden emin… Sanki bu evin kuralları onu hiç ilgilendirmiyormuş gibi. Ama beni ilgilendiriyor. Çok. Gözlerim istemsizce ona kayıyor. Ve her zamanki gibi… kalbim sanki yerinden çıkacak gibi atıyor. Bu his… yanlış. Bunu biliyorum. Ama bilmek… hissetmemek anlamına gelmiyor. “Lal, gel selam ver.” Babamın sesiyle irkiliyorum. Adımlarım ağırlaşıyor. Ama kaçamıyorum. Hiç kaçamadım zaten. Yanlarına geliyorum. Göz göze gelmemeye çalışıyorum ama… olmuyor. Bakıyorum. Ve o an… Dünya bir saniyeliğine susuyor. Gülümsüyor. Sanki hiçbir şey bilmiyormuş gibi. Sanki ben… sadece küçük bir kızmışım gibi. “Ne haber, prenses?” diyor. Prenses. Küçük bir kız çocuğu olduğumu vurgular gibi. İçimde bir şey kırılıyor. Ama yüzümde belli etmiyorum. “İyi,” diyorum kısaca. Keşke bu kadar kolay olsaydı. İyi olmak… Unutmak… Hissetmemek… Ama ben ne zaman gözlerine baksam… İçimde sakladığım her şey biraz daha büyüyor. Ve en çok da o korkutuyor beni. Çünkü bazı duygular… Söylenmez. Bazı hisler… Yaşanmamalı. Ama kalp… Hiçbirini umursamıyor... *** Size her şeyi en baştan anlatmam gerek. Çünkü bazı hikâyeler, ortasından anlatılınca yanlış anlaşılır… Ve benim hikâyem, en çok yanlış anlaşılmaya müsait olanlardan biri. Bizim kocaman bir ailemiz var. Ama öyle herkesin bildiği türden değil. Kan bağıyla değil, kalple kurulmuş bir aile… İçinde gerçek akrabalar da var elbette ama bizi asıl birbirimize bağlayan şey, birlikte büyümüş olmak. Biz Demirtaşlar Sitesi’nde büyüdük. Annem burada doğmuş, burada büyümüş. En yakın arkadaşları Yıldız teyze, Deniz teyze ve Elif teyze… Onların anneleri bile zamanında birbirlerinin hayatına karışmış. Yani biz daha doğmadan hikâyemiz yazılmaya başlanmış aslında. Sonra bir gün… Hepsi farklı yerlere savrulmuşken aynı şeyi fark etmişler: Geçmişlerini özlüyorlar. “Biz nasıl burada büyüdüysek, çocuklarımız da öyle büyüsün,” demişler. Ve geri dönmüşler. Belki de her şey o gün başladı. Biz dört kız… Ben, Güneş, Defne ve Aslı. Güneş, Yıldız teyzenin kızı. Aynı zamanda benim en yakınım… Aramızda sadece bir buçuk yaş var ama biz buna hep “bir yaş” deriz. Daha yakın hissettirsin diye belki de. Defne, Elif teyzenin kızı. Benden biraz büyük ama hiç öyle hissettirmedi. Aslı ise… benimle yaşıt. Deniz teyzenin kızı. Dört kız, tek bir çocukluk. Aynı sokaklarda koştuk. Aynı dizleri yaraladık. Aynı sırları sakladık. Ve aynı hataları yapacağımızı henüz bilmiyorduk. Bir de erkekler vardı tabii… Defne’nin abisi Kaan. Benden altı yaş büyük. Hep biraz uzaktı bize… biraz daha ciddi, biraz daha kendi halinde. Ve Aslı’nın ikiz abileri… Atlas ve Aras. Onlarda 7 yaş büyükler benden. Atlas, her zaman daha netti. Daha kolay anlaşılır. Ama Aras… Ah, Aras… Onu anlatmak zor. Çünkü bazı insanlar, kelimelere sığmaz. En hiperaktif olanımız oydu. En çok bir yerlerini yaralayan. Oyunuzumu en çok bozan. Onunla büyüdük biz. Aynı bahçede, aynı akşamüstlerinde, aynı kahkahaların içinde… Ama ben… Onu hiçbir zaman “sadece” o anların bir parçası gibi görmüyorum. Ta ki... 3 sene öncesine kadar. Bundan tam üç sene önceydi. Bazı günler vardır… İnsanın hayatını ikiye böler. Öncesi ve sonrası diye. O gün, Demirtaşlar Sitesi’nde hava bile farklıydı sanki. Ağır, boğuk, nefes alması zor… Ajanlığı hâlâ aktif olarak yapan iki kişi vardı: Çağrı amca ve Umut amca. Deniz teyzenin eşi Çağrı… Elif teyzenin eşi Umut… Ve o gün… Çağrı amca geri dönmemişti. Herkesin koşarak bir araya geldiği o evde, sesler birbirine karışıyordu. Ağlamalar, çığlıklar, yarım kalan cümleler… Annemle babam telaşla dışarı fırlamış, ben de peşlerinden gitmiştim. Bacaklarım beni nereye götürdüğünü bilmiyordu ama kalbim biliyordu: bir şeyler çok kötüydü. Deniz teyzenin evi… Hiç bu kadar sessiz ve bu kadar gürültülü olmamıştı aynı anda. Büyükler ayrı bir odada acıyı yaşıyordu. Biz ise… Sadece izliyorduk. Aslı, Atlas abi ve Aras abinin yanındaydık. Aslı da benim gibiydi… Henüz on altı yaşında, hayatın ne kadar ağır olabileceğini daha yeni öğreniyordu. Atlas ve Aras ise yirmi üç yaşındaydı. Daha güçlü görünmeleri bekleniyordu belki… ama o gün kimse güçlü değildi. Kimse olamazdı. Aras abi bir anda kalktı. Hiçbir şey söylemeden… Kapıya yöneldi. Kalbim o an neden hızlandı, bilmiyorum. Ama biliyordum… Onu o halde yalnız bırakmamalıydım. Hemen peşinden çıktım. Arka bahçeye gidiyordu. Sanki herkesin sesinden, herkesin acısından kaçıyordu. Ve sonra… Bir anda durdu. Sessizlik… Ama bu kez huzurlu bir sessizlik değil. Patlayan bir fırtınanın öncesi gibi. Bağırdı. Öyle içten, öyle kırık… İnsanın içini parçalayacak bir sesle. Ne yapacağımı bilemedim. Sadece orada kaldım. Ve sonra… dizlerinin üzerine çöktü. O an Dayanamadım. Koştum. Onu tutacak gücüm yoktu belki… Ama yanında olabilirdim. Sırtına sarıldım. İlk başta fark etmedi bile. Ya da etmek istemedi. Ve sonra… O güçlü sandığımız adam… çocuk gibi ağlamaya başladı. O an içimde bir şey kırıldı. Ama bu, üzülmek gibi değildi. Başka bir şeydi. Merhamet değildi sadece… Acı değildi… Daha derin, daha tehlikeli bir şeydi. Sanki kalbim, ilk kez birine bu kadar yakından bakıyordu. Ve ben… o an fark ettim. Aras abi artık sadece “abi” değildi. Ve bu fark ediş… geri alınabilecek bir şey değildi. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Aslında dışarıdan bakınca her şey aynıydı… Aynı site, aynı insanlar, aynı sokaklar. Ama ben… ben aynı değildim. Aras abi hâlâ Aras abiydi. Herkes için öyleydi. Gülüyordu bazen. Konuşuyordu. Atlas abiyle şakalaşıyordu. Ama ben artık onun sadece bunlardan ibaret olmadığını biliyordum. Çünkü onu bir kere… gerçek haliyle görmüştüm. İnsanlar genelde en güçlü hallerini hatırlar ya birbirinin… Ben onun en kırık halini hatırlıyordum. Ve bu… unutulacak bir şey değildi. O günden sonra ne zaman Aras abiyi görsem, içimde tuhaf bir şey oluyordu. Sanki kalbim, onu tanıyordu da ben yeni fark ediyordum. Bahçede oturduğu bir anı yakalardım mesela. Telefonuna bakarken… Gülüşünün yarım kaldığı anlarda… Ya da Atlas abiyle konuşurken bir anlığına dalıp gittiğinde… Herkes sadece “Aras işte” derdi. Ama ben… Ben o anlarda onun içinde başka bir şey gördüğümü hissederdim. Sanki gülüşünün altında sakladığı bir şey vardı. Ve ben… o saklanan şeyi görmeye başlamıştım. Bir gün yine site bahçesindeydik. Güneş, Defne ve Aslı her zamanki gibi bir şeylere gülüyordu. Ben biraz geride oturuyordum. Kalabalığın içinde bile kendimi hep biraz dışarıda hissederdim zaten. Başımı kaldırdığımda Aras abiyi gördüm. Tek başına değildi aslında… Atlas abi yanındaydı. Ama Aras abi… sanki yine yalnızdı. Gözleri bir an bana kaydı. Sadece bir an. Ama o an bile yeterdi. Kalbim saçma bir şekilde hızlandı. Hemen başımı çevirdim. Sanki yakalanmışım gibi. Ama yakalanan neydi, bilmiyordum. Ben sadece bakmıştım. Sadece bakmak… Ne zamandan beri bu kadar tehlikeliydi? “Lal!” Güneş’in sesiyle irkildim. “Ne dalıp gittin kızım?” Gülümsedim zorla. “Yok bir şey.” Ama bir şey vardı. Hem de çok. Çünkü ben artık farkındaydım. Aras abiye baktığımda içimde oluşan şey… merhamet değildi. Üzülmek de değildi. Bu… başka bir şeydi. Daha sıcak. Daha hızlı. Daha kontrolsüz. Ve en kötüsü… Her geçen gün büyüyordu. O akşam odama çıktığımda aynaya baktım. Kendime ilk kez uzun uzun baktım. “Ne yapıyorsun sen?” dedim içimden. Ama cevap yoktu. Çünkü kalp, sorulara cevap vermezdi. Sadece hissederdi. Ve ben… ilk kez yanlış olduğunu bildiğim bir şeyi hissediyordum. Aras abi… Bana hiçbir şey yapmamıştı. Ama ben… onun yanında bile kendimi değişmiş hissediyordum. Sanki biri sessizce içime girip bir kapı açmıştı. Ve artık o kapı kapanmıyordu. Günler geçtikçe ben de bunu kabullenmeye başladım. İlk zamanlar kendime kızıyordum. “Saçmalıyorsun Lal.” diyordum. “Aras abi o. Sadece abi.” Ama bazı kelimeler vardır ya… Söylendikçe anlamını kaybeder. “Abi” kelimesi de benim için öyle olmaya başlamıştı. Çünkü ben artık onu sadece öyle görmüyordum. Ne zaman sesini duysam, içimde küçük bir sarsıntı oluyordu. Ne zaman yakınımdan geçse, nefesim fark etmeden değişiyordu. Ve en kötüsü… Bunu kimse bilmiyordu. Ben bile tam olarak anlamıyordum. Bir gün yine site bahçesindeydik. Akşamüstüydü. Güneş her şeyi biraz daha yumuşak gösteriyordu. Güneş, Defne ve Aslı her zamanki gibi bir şeyler konuşuyordu. Ben yine biraz gerideydim. Sonra onu gördüm. Aras abiyi. Bu sefer yalnızdı. Elinde telefon vardı, yürüyordu. Yavaş… düşünceli… sanki dünyadan biraz kopuk. Ben fark etmeden ayağa kalktım. Nereye gittiğini bilmiyordum. Ama onu takip ediyordum. Bu kelime bile garipti aslında… Takip etmek. Ama ben sadece… görmek istiyordum. O arka sokağa saptı. Sitenin en sessiz yerine. Adımlarımı yavaşlattım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, sanki beni ele verecek gibiydi. Bir duvarın arkasına saklandım. Korktuğum için değil… Yakalanmaktan. Onu izliyordum. Telefonla konuşuyordu. Sesi gelmiyordu ama yüzünden anlıyordum… ciddi bir şey vardı. Sonra sustu. Telefonu indirdi. Başını geriye yasladı. Ve o an… Yine o halini gördüm. O günkü halini. Yıkılmış, yorulmuş, kimseye anlatamadığı bir şey taşıyan halini. İçim sızladı. Bir adım attım istemsizce. Çıktım saklandığım yerden. “Aras abi…” Sesim çok kısık çıkmıştı. Beni duydu. Başını çevirdi. Ve göz göze geldik. İşte o an… Zaman yine durdu. Ama bu sefer farklıydı. Bu kez o kaçmıyordu. Ben kaçıyordum. Çünkü onun bakışı… o kadar normaldi ki… Bu beni daha çok korkuttu. Sanki hiçbir şey olmuyormuş gibi bakıyordu. Sanki ben… onu her gün izlemiyormuşum gibi. “Ne yapıyorsun burada?” dedi. Sesi sakindi. Çok sakindi. Ve ben… ilk kez cevap veremedim. Çünkü gerçeği söyleyemezdim. “Ben… şey… yürüyordum,” dedim. Kötü bir yalan. Bunu ikimiz de biliyorduk. Ama o üzerime gelmedi. Sadece hafifçe başını eğdi. “Geç oldu. Eve dön.” Bu kadar. Bir cümle. Ama içimde garip bir şey bıraktı. Emir gibi değil… korur gibi. Ben orada kalakaldım. O ise yürümeye devam etti. Ama bu sefer… Ben onu izlemiyordum. O gittikten sonra bile olduğum yerde kaldım. Çünkü ilk kez şunu fark ettim: Ben Aras abiyi sadece uzaktan sevmiyordum. Ben… onun farkında olduğunu hissettiğim her anı yaşıyordum. Ve bu… çok tehlikeliydi.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.7K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
99.3K
bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
581.4K
bc

AŞKLA BERDEL

read
95.9K
bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.7K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
78.0K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
62.6K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook