5.BÖLÜM: Melek Yüzlü Şeytan

1208 Words
Oldukça belalı bir mafya bozuntusu olduğunu öğrendiği Bozo’ya dava açan Adin bir yandan da Savaş Arslanlı'yı araştırmaya devam ediyordu. Tefo'nun telefon konuşmasından abisi dediği adamın çeteyle bağlantısı olduğunu anlamıştı ve yine Tefo'nun bir konuşmasında dediğine göre abisinin haberi olmadan bu alemde kuş uçmazdı. Demek ki Tefo'nun abisi bu çetenin çok çok üstündeydi. Zaten onun da bu işlerin fazlaca içinde olduğu malikanesindeki adamlardan belliydi. Arslanlı malikanesinde tam 400 adam eve yakın ve uzak pozisyonlarda nöbet tutuyordu, Adin bunu kurabiye dağıtırken saymıştı. Evin etrafında korumalar olmasını anlıyordu ama 400 ona biraz abartı gelmişti. Bunu Tefo'ya dillendirdiğinde Tefo ona gülmüş ve abisi gelince o sayının iki katına çıkacağını söylemişti. Adin de bundan abisinin çok korkak bir adam olduğu sonucunu çıkarmıştı ama Tefo bunu şiddetle reddedip abisinin çok önemli bir adam olmasından dolayı bu kadar önlem aldıklarını söylemişti. Abisi önemli falan değildi. Tam tersi muhtemelen şerefsizin önde gideniydi. Eh Adin'in istediği olmuş mafyalar aleminin statüsü yüksek bir ismine çaba harcamadan ulaşmıştı. Adin zaten bu çetenin onu daha üst mevkideki adamlara götüreceğini biliyordu ama yol düşündüğünden çok daha farklı olmuştu. Evine ulaştığı ilk günden beridir de bilfiil Savaş Arslanlı'yı araştırıyordu. Ulaştığı bilgilere göre Arslanlı ailesi oldukça köklü bir aileydi. Savaş Arslanlı’nın dedesi Agah Arslanlı'yı araştırırken çok sağlam bağlantıları olduğunu görmüştü. Agah Arslanlı dönemin siyasileriyle boy boy fotoğrafları olan başarılı bir iş adamıydı ve emekli olurken yerini torununa bırakmıştı. Savaş Arslanlı dedesinin her şeyini devraldığında yirmili yaşlarının başında bir delikanlıydı ve Adin kendi oğlu dururken neden yerini torununa bıraktığını merak ediyordu. İşin ilginç tarafı Savaş’ın babası Efehan Arslanlı'yla ilgili hiçbir bilgiye ulaşmak mümkün değildi. İş dünyasında adını duyurduğu bir mevkisi yoktu ve Adin'e oldukça şüpheli gelen bir ölümü vardı. Ölümü şüpheliydi çünkü ölüm sebebi kalp krizi olarak belirtilmişti ki bu, suç dünyasında üstü kapatılmak istenen ölümler için kullanılan klasik sebepti. Ölüm raporunun ertesi günü ise sessizce defnedilmiş, olayın üstüne bir daha konuşulmamıştı. Bu kadar güçlü bir adamın oğlunun ölümünü hiç kurcalamadan üstünü kapatması tek bir şeye delaletti ki muhtemelen Agah Arslanlı oğlunu öldürenlerle hesabını kendi kesmişti. Savaş’a dair ufacık bir açık bile yoktu. Her şeyi nizamına göre ilerletmişti ve bu koşullarda mafya bağlantısını kanıtlaması mümkün değildi bu yüzden de elindeki tek veri olan babasının meçhul ölümüne odaklanmaya karar verdi. Önce kayıtlardan ölüm raporu çıkarılan hastanenin kayıtlarından raporu çıkaran doktorun bilgilerine ulaştı. Gidip doktorla görüşecek ve ifadelerinden gerçekten kalp krizi mi değil mi anlamaya çalışacaktı ki olayın kalp krizi olmadığına yüzde bin beş yüz emindi. Herkes bilirdi ki böyle adamlar kolay kolay kalp krizinden gitmezdi. Adin bu işin içinde bir iş olduğunu biliyordu ve altını eşip Savaş Arslanlı'ya karşı kullanabileceği bir açık bulacaktı. ▪︎ ▪︎ ▪︎ ▪ Savaş Arslanlı her zaman önünde durduğu cam duvardan dışarıyı izlerken yine oldukça öfkeliydi. Ama bugünkü öfkesi çok farklı birineydi. Arslanlı hala düşündükçe düşünüyor bir anlam veremiyordu. Bir insan nasıl korkusuzca hayatını bu kadar yok sayabilirdi aklı almıyordu. Avukat Adin Aladoğan başına gelen onca şeyden sonra hiçbir uslanma belirtisi göstermemiş tam tersi yine gelip camii duvarına işemişti. Bu kadının akli melekeleri yerinde değil diye düşündü Savaş, yoksa hiçbir aklı başında insan Arslanlı’ların üzerini örttüğü şeyleri kurcalamaya cesaret edemezdi. Gerçi bu kadının aklının başında olmadığını açtığı davadan da görmüştü. O davanın ardından kadını soyuna sopuna kadar araştırmıştı ama beklediği sonucu alamamıştı. Önce arkasında güçlü düşmanlarından birinin olduğunu düşünmüştü ve avukat muhtemelen sadece bir piyondu. Daha sonra anlamıştı ki avukat piyon falan değildi hatta kendince vezirdi ama güçsüz ve gözleri bağlı bir vezirdi. Daha içine düştüğü dünyayı zerre tanımıyordu. Cahit’in yaptıklarından sonra tanır sanmıştı ama avukat onu yine yanıltmıştı. Anlaşılan bu avukata iyi bir ders vermesi gerekiyordu. Anlayacağından da emin değildi ama şimdilik tek çaresi buydu. Eğer bundan da anlamazsa son çare olarak manevi babası Cihan Aladoğan’a gidecekti. Araştırırken en dikkatini çeken husus bu olmuştu. Cihan Aladoğan eski kabadayılardandı hatta dedesiyle tanışıklıkları bile vardı. Ne olduysa avukatın doğumuna yakın alemden elini ayağını çekmiş emekliye ayrılmıştı. Avukatın öz anne babasına dair tek bir bilgi bulamamışlardı ama Avukat Adin Aladoğan’ı Cihan Aladoğan büyütmüştü. Gözü karalığı buradan geliyor herhalde diye düşündü Savaş çünkü Adin Aladoğan gerçekten de eski bir kabadayının kızı olmanın hakkını veriyordu. Savaş, avukatı içten içe tebrik etse de artık iş cahil cesaretine dönmüştü. Yerinde başka bir baron olsa Adin’i bir saniye yaşatmaz direkt kafasına sıkardı. Savaş’ın içindeki adalet duygusuna da lanet olsundu ki doğru yolda diye kıza kıyamıyordu. O tüm bu düşüncelerin içinde boğulurken evinde alışık olmadığı sesler duymaya başladı ve sesler saatlerdir üzerine düşündüğü avukattan başkasına ait değildi. Adin Aladoğan onu zorla kaçırıp buraya getiren adamlara fırsat vermiyor; bağırabildiği kadar bağırıyor, tüm gücüyle etrafına tekmeler savuruyordu. Savaş Arslanlı’nın adamları hiçbir kadına zarar vermemeleri gerektiğini bildikleri için bu insan azmanı kadına vuramıyor, canını yakacak hiçbir şey yapamıyorlardı çünkü biliyorlardı ki onlar bu kadına ufak bir fiske dahi vursa karşılığını abileri misliyle ödetirdi. İki koca adam zorla zapt ettikleri kadını abilerinin önüne gelmeleriyle derin bir nefes alarak birden bıraktılar. Neticede onlar da insandı ve bu kadınla muhatap olmalarını gerektirecek ne günah işlemişlerdi bilmiyorlardı. Adin’se o kadar çok debeleniyordu ki adamlar birden bırakınca un çuvalı gibi yere yapıştı. Yere çarpan bacağıyla ufacık acı dolu bir inleme bırakıp hınçla adamlara döndü. “Ne tak diye bırakıyorsunuz, öküz müsünüz haydutlar?” Adin henüz ardındaki adamın varlığından habersiz önündeki çam yarması adamlara sinirli sinirli bakarken adamların asla ona bakmayıp arkasında bir yere odaklandığını görünce bu sefer de hışımla o tarafa döndü. Adin’in yüzünü ondan tarafa dönmesiyle Savaş Arslanlı için 32 senedir durmaksızın dönen dünya durdu. Kan pompalamaktan başka iş bilmeyen kalbi ilk defa ne yapacağını şaşırıp kalakalırken göğüs kafesi ciğerlerine dar gelmeye başladı. Öyle ki Savaş Arslanlı şu an nefes dahi alamıyordu. Karşısında saçı başı dağılmış, nefes nefese kalmış ve yanakları biraz sinirden biraz da debelenmekten kızarmış beyaz elbiseli bir melek duruyordu. Evet bu kadına insan demek büyük bir hakaret olurdu. Bir an öldü de cennete mi gitti acaba diye düşündü ama hayır, Savaş Arslanlı cennetlik bir adam değildi. İşlediği sevaplar için Allah dünyaya bir melek mi gönderdi acaba diye düşündü ama hayır, o pek sevap işleyen biri de değildi. İyi ama o zaman salonunun ortasında böyle güzel bir yaratığın ne işi vardı? Acaba aklı ona bir çeşit oyun mu oynuyordu? Neyse ki Savaş’ın bu karman çorman hali çok da uzun süremedi çünkü beyaz elbiseli melek, görüntüsüne zıt bir sesle ona çığırmaya başladı. “Ne bakıyorsun be aval aval tren mi geçiyor burada?!” Savaş duyduğuyla dumura uğrarken arkadaki adamlar içinden Fatiha okumaya başlamışlardı bile. Çünkü az buz olay değildi, bu deli manyak kadın dünyayı yöneten baronlardan birine aleni bir şekilde öküz demişti. Neyse dedi adamlar içinden bu kadının kafasına sıkarız bir tane dünya kurtulur bunun car carından. Ama ne yazık ki istedikleri gibi olmadı. Savaş yavaşça beyaz elbiseli meleğine yaklaşıp nazikçe elini uzattı. Adamın ona doğru uzanan elini gören Adin sinirle adamın eline uzanıp kavradığı parmaklarını olanca gücüyle büktü. Neyse ki ardındaki adamlar yetiştiler de Arslanlı’nın parmaklarını kırılmadan Adin’in elinden kurtardılar. Savaş o sırada bugünün bilmem kaçıncı şokunu yaşarken bir karşısındaki kadına bir de acıyan parmaklarına baktı. Parmak acısı onu biraz olsun gerçek dünyaya döndürürken karşısındakinin onun için gönderilmiş bir melek değil de her şeye burnunu sokan avukat olduğunu anladı. Avukat konusunda duyduklarını şehir efsanesi zannederken şimdi anlıyordu ki anlatılanlar bu kadın için az bile sayılırdı. İşte o an Savaş Arslanlı kendi içinde kara kara düşünmeye başladı. Sahi Arslanlı bu kadınla mı mücadele edecekti yoksa kadının kalbinde tutuşturduğu o kıvılcımla mı?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD