EMANET(!) 🔞🔥🔥
Diyarbakır’ın uçsuz bucaksız toprakları, Harzemşah Aşireti'nin heybetli konağına ev sahipliği yapıyordu. Mirza Ağa, otuz yaşının verdiği olgunluk ve heybetle avluda durmuş, Mardin’den gelen düşmanını bekliyordu. Mirza, sadece kaslı vücudu ve uzun boyuyla değil, keskin zekasıyla da nam salmıştı. Ancak bugün karşısına gelen teklif, zekasını değil, vicdanını zorlayacaktı.
Bahoz Ağa, yanında korumalarıyla içeri girdiğinde hava buz kesti. Yıllardır dökülen kan, iki adamın bakışlarında yankılanıyordu. Bahoz, söze doğrudan girdi:
“Mirza Ağa... Bilirsin, oğlum Botan yakında döner. Sıra sizdedir, kan istersiniz, bilirim. Ama ben diyorum ki, artık bu topraklar ölüme doysun. Benim bir kızım var, Birşah. On beşindedir. Onu sana gelin vereyim, bu kan davası sonsuza kadar toprağa gömülsün."
Mirza, duydukları karşısında öfkeyle güldü. Tespihini sıkan parmakları bembeyaz olmuştu. "Bahoz Ağa, sen ne dersin? Ben otuz yaşındayım, kızın daha çocuktur! Reşit bile değildir. Ben o sübyanı ne yapayım, hangi vicdanla koynuma alayım?"
Bahoz Ağa geri adım atmadı, çaresizliği gözlerinden okunuyordu ama sesi titremedi. "Şimdi imam nikahı kıyılsın, Birşah bu konağın hanımı olsun ama dokunma ona. Üç sene geçsin, reşit olsun, sonra resmi nikahını kıyar, gerçek karın yaparsın. Yeter ki Botan ölmesin, yeter ki bu dava bitsin."
Mirza, uzun bir sessizliğe gömüldü. Bir yanda aşiretinin intikam bekleyen yaşlıları, diğer yanda daha çocuk yaşta bir kızın vebalı...
Günler bir şekilde geçip giderken, Harzemşah aşiretinin yaşlıları da bir şekilde bu fikre ikna oldu. Her şey şimdilik güzel gidiyordu.
Nikah günü gelip çattığında, Diyarbakır’daki Harzemşah konağı tarihinin en sessiz ama en gergin günlerinden birini yaşıyordu. Normalde davullarla, zılgıtlarla inlemesi gereken o taş duvarlar, şimdi ağır bir yas evi gibi suskun memleketin yükünü taşıyordu.
İmam, Mirza ve Bahoz Ağa'nın şahitliğinde duaları okurken, Birşah yan odada kadınların arasında, üzerine ağır gelen o bindallının içinde adeta kaybolmuştu. On beş yaşının verdiği o çocuksu masumluk, yüzündeki duvağın ardına gizlenmişti. Titreyen ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemiş, durmadan içinden "Ağabeyim yaşayacak, ağabeyim ölmesin" diye tekrarlıyordu.
Hoca "Kabul ettin mi?" diye sorduğunda, sesi o kadar kısık çıktı ki, odadakiler nefesini tutmasa duyulmayacaktı.
Nikah kıyıldıktan sonra Mirza, ağır adımlarla üst kata, Birşah’ın beklediği odaya çıktı. Kapı kapandığında Mirza, heybetli cüssesiyle odanın ortasında durdu. Birşah, yatağın kenarında büzülmüş, başı öne eğik, korkudan titriyordu.
Mirza, boğuk bir sesle konuştu. "Kaldır başını Birşah. Yüzüme bak."
Ama Birşah hareket bile etmedi. Gözyaşları, kucağındaki kırmızı kumaşın üzerine birer birer düşüyordu. Mirza'nın o sert, kaslı ve korkutucu duruşu karşısında nefes almakta zorlanıyordu. Mirza, kızın korkusunu tüm iliklerinde hissetti. İçindeki öfke, bu masum kıza değil, onları bu duruma düşüren kadereydi.
“Bana bak dedim!" diye tekrarladı Mirza, sesini biraz daha yumuşatarak ama hala emir verir gibi. "Burada, bu konakta sana kimse elini sürmeyecek. Üç yıl boyunca bu kapı senin kalen olacak. Ben senin kocan değil, seni koruyan ağan olacağım. Ama önce, kime emanet olduğunu görmem lazım."
Birşah yavaşça başını kaldırdı ama gözlerini Mirza'nın gözlerine değdiremedi. Bakışları adamın heybetli göğsünde, sertçe inip kalkan omuzlarında takılı kaldı.
Mirza ceketinin iç cebinden çıkardığı gerdanlığı kaba ellerinin izin verdiği kadarıyla naziklikle taktı Birşah’ın boynuna. Sonra da genç kızın önüne geçip, alnına doğru eğildi ve belli belirsiz bir öpücük bırakıp, odadan çıktı.
Onun odadan çıkmasıyla Birşah tuttuğu nefesini bıraktı. Ona dokunur, bu yaşında mahveder diye düşünüyordu ama hiç bir şey olmamıştı. Üzerindeki elbiseyi çıkardı ve pamuklu pijamalarından birini giyip, huzurla girdi yatağına.
Mirza ise odasına gittiğinde bir bardak viski doldurdu kendine. Tek dikişte içti. Kan dökülmesin diye bir sabiyle evlenmişti ve içi hiç de huzurlu değildi. Acaba uzaklara mı göndersem diye düşündü. Yaşı geldiğinde geri getirir nikahı öyle kıyardı. Bilinmezlikle çöken omuzlarıyla üzerini bile değiştirmeden yatağa uzandı. Gözlerini düşüncelerle kapattı.
Ertesi sabah, Mirza avluda kahvesini içerken Mahi Hanımağa yanına oturdu. Sesinde hem bir anne şefkati hem de bir hanımağa kararlılığı vardı.
“Mirza’m, aslan oğlum... Sen bir ağasın. Bir aşiretin yükü senin sırtında. Birşah daha bebektir, o reşit olana kadar üç yıl geçecek. Sen o vakte kadar yalnız mı kalacaksın? Sana bir yoldaş gerek, hizmetini görecek, yatağını ısıtacak bir kadın gerek. Ben kararımı verdim; uzak akrabamız Züleyha’yı getirttim. O artık senin 'kuma'n değil, helalin sayılır. Birşah yetişene kadar bu konağın düzeni ona emanettir."
Mirza kaşlarını çattı, gözlerinde şimşekler çaktı. "Ana! Ben o kıza (Birşah’a) söz verdim, bu konak senin kalendir dedim. Şimdi üstüne kadın mı getireceğim?"
Mahi Hanımağa geri adım atmadı: "Züleyha bugün gelecek Mirza. Sen ağasın, o ise sadece bir töre kurbanı. Züleyha senin kadının olacak, Birşah ise benim çırağım. Onu üç yıl içinde bir hanımağa gibi ben yetiştireceğim."
Akşamüstü siyah bir cip konağın kapısında durdu. Araçtan, yirmi iki yaşlarında, boylu poslu, kendinden emin ve oldukça bakımlı bir kadın olan Züleyha indi. 22 yaşındaki vücudu, giydiği dar ipek elbisenin altında her kıvrımıyla isyan ediyordu. Yürürken hafifçe salınan dolgun kalçaları, göğüs dekoltesinden taşan beyaz teni ve o davetkar bakışlarıyla bir afet gibi duruyordu karşısında. Mirza’nın bakışları istemsizce kadının hatlarında gezindi; o an kanının damarlarında daha hızlı akmaya başladığını hissetti. Züleyha, Birşah’ın aksine bu dünyaya ve kurallara çok hâkimdi. Gözlerini doğrudan konağın balkonunda duran Mirza’ya dikti.
O Sırada Birşah… Birşah, odasının penceresinden aşağıyı izliyordu. Züleyha’nın gelişini, Mirza’nın ona olan bakışını görünce kalbinde daha önce hiç bilmediği bir sızı hissetti. Henüz aşktan anlamıyordu ama üzerindeki o ağır yükün ve yalnızlığın daha da katmerlendiğini sezmişti.
Konaktaki hiyerarşi, Mahi Hanımağa’nın demir yumruğuyla yeniden şekillendi. Mirza, aşiretinin beklentilerini ve annesinin baskısını daha fazla reddedemedi. Züleyha için de bir imam nikahı kıyıldı ancak Mirza, daha ilk geceden Züleyha ile arasına aşılmaz bir duvar ördü.
Züleyha’yı çalışma odasına çağıran Mirza, elleri arkasında, pencereden dışarı bakarak konuştu. "Züleyha, annem seni uygun gördü, başım üstüne. Ama bilesin; benim aklım da, gönlüm de bu aralar karışıktır. Öyle her gece odama gelmeyeceksin, benden bir koca ilgisi beklemeyeceksin. Bu konaktaki yerin bellidir, saygınlığın tamdır ama ötesini zorlama.”
Züleyha, zeki bir kadındı. Mirza’nın gücüne ve yakışıklılığına zaten hayrandı, bu yüzden sabretmeyi seçti. Hafifçe başını eğerek, "Sen nasıl istersen ağam, ben yerimi de haddimi de bilirim. Ağam. Sen bir kere o kapıdan gir de, sonrasını tenin bana fısıldar. Ben beklemeyi de bilirim, uyandırmayı da." dedi. İçinden de, Mirza’yı kendine bağlamanın yollarını aramaya çoktan başlamıştı.
Mirza, Züleyha’yı odasına gönderir ve ilk gece için birazdan geleceğini söyler. Züleyha heyecanla gider odasına. Hazırlanır, süslenir, güzel kokular sürer.
Züleyha, yatağın kenarında, üzerinde vücudunun her kıvrımını belli eden ince, tül gibi bir gecelikle bekliyordu. Mirza içeri girdiğinde, kadının dolgun kalçalarının ve diri göğüslerinin o kumaşın altındaki davetkar duruşu, ağanın sert bakışlarını bir anlığına yumuşattı.
Mirza ağır adımlarla yaklaştı. Ceketini bir kenara fırlatırken, gözleri Züleyha’nın üzerinde aç kurt gibi geziniyordu. Züleyha ayağa kalktı; o 22 yaşındaki genç kadının enerjisi, Mirza’nın 30 yaşındaki olgun ve sert eril gücüyle çarpıştı.
"Hoş geldin ağam.” Züleyha’nın sesi bir mırıltı gibiydi. Cesurca Mirza’nın gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Elleri Mirza’nın o geniş, kaslı göğsünde gezerken adamın nefesi hızlandı. Mirza, kadının belini kavradı ve onu kendine sertçe çekti. Aralarındaki temas o kadar yakındı ki, Züleyha’nın dolgun göğüsleri Mirza’nın sert göğüs kafesine mühürlendi.
Mirza, kadını bir hamlede yatağa yatırdı. O gece, sözlerin bittiği, sadece tenin konuştuğu bir geceydi. Mirza, Züleyha’nın o afet vücudunu bir sanat eseri gibi ama bir o kadar da hoyratça keşfetti. Züleyha, ağasının altında adeta erirken, Mirza onun her zerresine sahip oldu. Züleyha artık Mirza’nın sadece "kadını" değil, o konaktaki gizli şehvetinin adresi olmuştu.
Sabah güneş doğarken Mirza odadan çıktı; üzerinde yorgun bir tatmin, zihninde ise hala o kadının teninin sıcaklığı vardı.
Aynı anlarda, konağın mutfağında ve kilerinde Mahi Hanımağa rüzgarı esiyordu. Birşah, üzerinde kendisine büyük gelen önlüğüyle, Mahi Hanımağa’nın karşısında hazır ol vaziyetinde duruyordu.
Mahi Hanımağa, elindeki gümüş saplı bastonunu yere vura vura konuştu. "Bak kızım Birşah! Sen artık Ertuşi’nin kızı değil, Harzemşah’ın gelinisin. Üç yıl çabuk geçer. O vakit geldiğinde, Mirza’nın karşısına çocuk gibi değil, bu topraklara hükmeden bir Hanımağa gibi çıkacaksın. Şimdi, o narin ellerin hamur yoğurmayı, gözlerin ise sofradaki eksiği bir bakışta görmeyi öğrenecek. İlk dersimiz; konak adabı ve sabır!"
Birşah, hiçbir şeye itiraz etmedi. Sadece "Peki ana," dedi. Sesi titriyordu ama gözlerinde garip bir kabulleniş vardı.
Günler yavaştan geçerken, Birşah, Züleyha ile karşılaştıkları anlarda başını öne eğiyor, onunla tek bir kelime dahi etmiyordu. Züleyha ise ona acıyormuş gibi bakıp, süslü kıyafetleriyle konakta salınıyordu.
Diyarbakır’ın soğuk, ayaz bir gecesiydi. Mirza Ağa, aşiret toplantısında çıkan pürüzler ve üzerine çöken "töre" ağırlığıyla boğulmuş, soluğu bir dostunun yanında almıştı. Yıllardır ağzına sürmediği kadar sert içmişti o gece. Konağa döndüğünde adımları ağır, bakışları ise buğuluydu.
Normalde kendi çalışma odasındaki yatağına çekilirdi ama bu kez zihni ona oyun oynuyordu. Merdivenleri çıkarken zihninde iki görüntü vardı: Biri, annesinin "erkekliğini kanıtla" baskısı; diğeri ise Züleyha’nın ilk günden beri, sabırla bekleyen bakışları.
Züleyha’nın odasının kapısını sertçe ittiğinde, genç kadın aynanın karşısında saçlarını tarıyordu. Kapının çarpılmasıyla irkildi ama gelenin Mirza olduğunu, üstelik o sarsak halini görünce dudaklarında zafer dolu bir gülümseme belirdi.
Mirza, kapıya yaslanıp ceketini yere fırlattı. Gömleğinin üst düğmelerini çözerken sesi her zamankinden daha derinden, daha hırıltılı çıkıyordu. "Hala uyumamışsın. Ne o, yolumu mu gözlersin Züleyha?"
Züleyha yavaşça ayağa kalktı, ipek geceliğinin içinde süzülerek Mirza’ya yaklaştı. Elini adamın o geniş, sert göğsüne koyduğunda Mirza’nın kalbinin deli gibi çarptığını hissetti. "Ben senin helalinim Mirza... Yolunu gözlemekten başka ne işim olur?" diye fısıldadı.
Mirza, Züleyha’nın çenesini sertçe kavrayıp yüzünü kendine yaklaştırdı. Alkolün etkisiyle gözleri kararmıştı. "Sana söylemiştim," dedi, nefesi Züleyha’nın yüzünü yakarken. "Benden ilgi bekleme demiştim. Neden gitmedin? Neden itiraz etmedin bu kadere?"
Züleyha, Mirza’nın bu sertliğinden korkmak yerine ona daha çok sokuldu. "Çünkü sen Mirza Harzemşah’sın. Sertliğin de, öfken de benim başımın tacıdır. Ben senin sadece adını değil, yükünü de taşımaya geldim," dedi ve parmaklarını adamın ensesindeki saçlara daldırdı.
Mirza, aylardır bastırdığı o yalnızlık ve hırsla daha fazla direnemedi. Züleyha’yı belinden kavrayıp kendine sertçe çekti. O an aralarındaki tüm mesafeler eridi. Mirza, kadının boynuna gömülürken hırıltılı bir sesle, "Bu gece... Bu gece yeniden kadınım ol Züleyha. Hiçbir şeyi sorma, hiçbir şeyi sorgulama," diye mırıldandı.
Züleyha, Mirza’nın kaslı kollarının arasında kaybolurken, onun bu kontrolü kaybeden halinden büyük bir haz alıyordu. Mirza onu yatağa doğru iterken, odadaki hava tutku ve ayların birikmiş arzusuyla ağırlaştı. Mirza o gece bir kez daha, o heybetli ve sert duvarlarını bir kenara bırakıp, sadece bir erkek olarak Züleyha’ya teslim oldu.
Ertesi sabah konak bambaşka bir güne uyandı. Züleyha, odasından başı dik ve zafer kazanmış bir komutan edasıyla çıkarken, Mirza’nın yüzünde gecenin pişmanlığı ile karışık bir ağırlık vardı.
Ertesi sabah güneş, Harzemşah konağının taş duvarlarını ısıtırken, Züleyha aynanın karşısında her zamankinden daha uzun vakit geçirdi. Saçlarını özenle taradı, en sevdiği kokuları sürdü ve yüzündeki o mağrur ifadeyle odasından çıktı. Artık bu konaktaki yeri sadece bir "isim" değildi; o, Mirza Ağa'nın yeniden kadını olmuştu.
Doğrudan Mahi Hanımağa’nın odasına yöneldi. Mahi Hanımağa, gümüş tepsisindeki sabah kahvesini içerken, Züleyha içeri girip hürmetle elini öptü. Gözlerindeki ışıltı, her şeyi anlatmaya yetiyordu.
Züleyha, sesindeki gizleyemediği gururla fısıldadı: "Hanımağam... Dün gece Mirza Ağa yine odama geldi. Aradaki buzlar eridi çok şükür. Artık tamamen karı-kocayız."
Mahi Hanımağa, kahvesinden bir yudum alıp Züleyha’yı süzdü. Yüzünde belli belirsiz, memnun bir gülümseme belirdi. Beklediği haber buydu; Mirza’nın bir kadına, bir yoldaşa bağlanması onu yatıştıracak, aşiretin geleceğini sağlama alacaktı.
"Güzel..." dedi Mahi Hanımağa, sesi otoriter ama tatmin olmuş bir tonda. "İşini güzel yap Züleyha. Oğlum serttir, yükü ağırdır; onu mutlu etmeyi, ruhunu dinlendirmeyi bileceksin. Bu konakta huzur istiyorsan, Mirza’nın gönlünü hoş tutacaksın. Ama sakın unutma, ipler hala benim elimde. Buraya nasıl ve neden geldiğini de unutma! Zamanı geldiğinde, Birşah asıl karısı olacak oğlumun."
Züleyha, aldığı bu onayla mutfağa indi. Orada Birşah, Mahi Hanımağa’nın emriyle sabah kahvaltısı için hamur açıyordu. Elleri un içinde, saçları hafifçe dağılmış haldeydi. Züleyha, Birşah’ın yanından geçerken durdu, eğilip kızın kulağına sadece onun duyabileceği bir sesle fısıldadı.
"Dün gece konak çok sessizdi değil mi küçük gelin? Ama Mirza Ağa'nın odası pek öyle değildi! Sen burada hamur yoğurmaya devam et, ben kocama mükellef bir sofra kurduracağım."
Birşah elindeki oklavayı sıktı, parmak boğumları bembeyaz oldu. Henüz "karı-kocalık" nedir tam bilmiyordu ama Züleyha’nın bakışlarındaki o zehirli zafer, kalbine bir bıçak gibi saplanmıştı. Gözleri doldu ama başını kaldırmadı.
O sırada Mirza, avluya çıktı. Geceki içkinin ve yaşananların verdiği bir baş ağrısı vardı. Gözleri gayriihtiyari mutfak penceresine, Birşah’a kaydı. Kızın omuzlarının çöktüğünü, başının her zamankinden daha eğik olduğunu gördü. Bir şeylerin değiştiğini, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını hissetmişti.
Haftalar geçtikçe konaktaki düzen bu tuhaf sessizliğin üzerine kuruldu. Mirza, bazen vicdan azabıyla bazen de bir erkeğin kaçınılmaz arzularıyla Züleyha’nın odasına uğruyordu. Ancak aralarındaki o çekim, bir hafta sonu sabahı çalışma odasında bambaşka bir boyuta taşındı
Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyordu. Mirza, önündeki aşiret dosyalarına gömülmüşken mutfağa kahve siparişi verdi. Züleyha, bu fırsatı kaçıracak bir kadın değildi; tepsiyi mutfak çalışanının elinden kaptığı gibi Mirza’nın odasına yöneldi.
Kapıyı hafifçe tıklatıp içeri girdiğinde, Mirza başını kaldırmadan "Bırak oraya," dedi. Ama odaya dolan koku, çalışanlardan birinin değil, Züleyha’nın o tenine işlemiş olan ağır ve kışkırtıcı kokusuydu. Züleyha, elindeki tepsiyle masaya doğru süzüldü. İpek sabahlığının önünü mahsus biraz daha gevşeterek masaya yaklaştı. Kahveyi Mirza’nın tam önüne bırakırken, masanın üzerine öyle bir eğildi ki, sabahlığın açık yakasından diri göğüsleri tamamen Mirza’nın görüş alanına girdi. O dolgun, diri ve uçları belirginleşmiş göğüsleri Mirza’nın tam göz hizasındaydı. Mirza, kahvenin dumanından daha sıcak bir ateşin içine düştüğünü o an hissetti. Bakışları o beyaz tenin derinliğine gömüldü; damarlarındaki kanın bir anda delice pompalandığını, kasıklarının sızladığını duydu.
Mirza başını kaldırdığında, Züleyha’nın davetkar, arzu dolu ve "seninim" diyen bakışlarıyla karşılaştı. Züleyha fısıldadı: "Kahven tam istediğin gibi ağam. Sert ve sıcak."
Mirza’nın damarlarındaki kanın çekildiğini, yerine yakıcı bir şehvetin geldiğini hissetmesi bir saniye sürmedi. Elindeki kalemi masaya fırlattı, ayağa kalktı. Tek bir hamleyle Züleyha’yı belinden kavradı. O kadar sert ve ani bir hareketti ki, Züleyha’nın ağzından küçük bir inilti kaçtı. Mirza onu kaldırdığı gibi masanın üzerindeki kağıtların, mühürlerin arasına oturtuverdi ve Züleyha’nın ensesinden tuttuğu gibi kadının dudaklarına hırsla yapıştı. Bu, sadece bir öpücük değildi; haftaların birikmiş stresinin ve bastırılmışlığının patlamasıydı.
"Sen," dedi Mirza, sesi hırıltılı ve karanlık çıkıyordu. "Sen kaşınıyorsun Züleyha! Bu kudurmuş halin beni de yoldan çıkaracak."
Daha kadının cevap vermesine izin vermeden dudaklarına vahşi bir açlıkla yeniden yapıştı. Öpüşü bir sevgi gösterisi değil, tam bir talan gibiydi. Bir yandan dudaklarını sömürürken, diğer yandan elleri kadının o dolgun kalçalarını avuçluyor, sabahlığını yukarı doğru sıyırıyordu. Kadının teni ateş gibi yanıyordu.
Züleyha’nın sabahlığını omuzlarından tek bir hamlede sıyırıp attı. Onu çırılçıplak bıraktığında, odadaki hava nefes alınmaz bir hale geldi. Züleyha’nın o afet vücudu çalışma masasının soğuk ahşabıyla Mirza’nın sıcak teni arasında kaldı. Masanın üzerindeki kağıtlar yere saçılırken, Mirza’nın kirli ve hırıltılı fısıltıları Züleyha’nın kulağını yakıyordu.
"Bunu istiyordun değil mi? Herkes kapının önünden geçerken, senin çığlıklarını duymalarından korkmadan buraya böyle girmeyi."
Züleyha, Mirza'nın sertliğini ve hakimiyetini her hücresinde hissederken, sadece inlemelerle karşılık verebiliyordu. Çalışma odasının ağır, ahşap kokulu havası, şehvetin ve tensel arzunun kokusuyla karıştı. Odanın içinde sadece nefes nefese kalmış sesler ve etin ete değdiği o sert yankı duyuluyordu. Mirza tüm o sertliğini ve hayvani arzusunu kadının bedenine boşaltırken, kulağına eğilip o kirli, ahlaksız fısıltılarını sıralamaya başladı.
“Şu haline bak. Tam bir dişi gibi bekliyorsun beni. Bu masayı, bu odayı senin kokunla dolduracağım." O an ne töre, ne kan davası ne de konaktaki başkaları Mirza’nın umurundaydı.
İşleri bittiğinde, Mirza soluk soluğa masanın kenarına yaslandı. Züleyha ise saçları dağılmış, teni al al olmuş bir halde yavaşça toparlanmaya çalışıyordu. Mirza, gömleğinin düğmelerini iliklerken sesindeki o sahiplenici ve emir kipi geri gelmişti. Gözlerini Züleyha’nın üzerine dikti.
"Bundan sonra," dedi sesi buz gibi ve etkileyici bir tonda. "Her sabah kahvemi bu odaya bizzat sen getireceksin. Ama bir şartım var. Gelirken altına o iç çamaşırlarını giymeyeceksin. Üzerinde sadece bir elbise olacak. Seni burada bekliyor olacağım. Geldiğinde o kahve sıcak, senin tenin benden daha iştahlı olacak. Seni her gün burada böyle becereceğim ki, kimin kadını olduğunu bir an bile unutmayacaksın!"
Züleyha, bu emrin altında yatan hazzı iliklerine kadar hissetti. gözlerindeki o arsız parıltı, Mirza’nın bu sahiplenişinden ne kadar haz aldığını ele veriyordu. Mirza artık ona sadece bir "eş" olarak değil, bir tutku nesnesi olarak bakıyordu.
O sırada kapının hemen ardında, Birşah, Mahi Hanımağa'nın istediği bir dosyayı Mirza'ya getirmek için koridorda yürüyordu. Tam kapının önüne geldiğinde içeriden gelen sesleri, Mirza’nın o boğuk ve sert komutunu duydu. Ne olduğunu tam olarak anlamasa da, kalbinin sıkıştığını hissetti. Dosyayı kapının dibine bırakıp, kalbi gürültüyle atarken, koşarak uzaklaştı.
O günden sonra, Mirza Ağa’nın çalışma odası artık sadece aşiret kararlarının alındığı bir yer değil, günün ilk ışıklarıyla birlikte günahın ve şehvetin mabedi haline gelmişti. Her sabah, konak halkı daha yeni uyanırken, o ağır meşe kapının ardında bambaşka bir dünya kuruluyordu.
Bu rutin, Harzemşah konağının sessiz koridorlarında gizli bir gelenek haline geldi. Her sabah güneş doğup ev halkı kendi telaşına düştüğünde, Züleyha odasında özenle hazırlanıyor ama Mirza’nın o karanlık ve arzulu emrine sadık kalarak elbisesinin altına hiçbir şey giymiyordu.
Merdivenleri çıkarken kumaşın tenindeki her temasında Mirza’nın o sert bakışlarını ve birazdan yaşayacaklarını hayal ediyordu. Kapıyı kapatıp içeri girdiği an, çalışma odası dünyanın geri kalanından kopuyordu. Kimi sabah Mirza onu o ağır ahşap masanın üzerine yatırıyor, kimi sabah pencere önünde şehri izletirken arkasından ona sahip oluyordu. Bazen de kütüphane raflarının arasında, kitapların kokusu Mirza’nın tenindeki o hırçın kokuya karışırken, sert ve kirli fısıltılar eşliğinde birbirlerinde kayboluyorlardı.
Aradan geçen bir hafta boyunca bu tutku daha da hırçınlaştı. Mirza, sanki dışarıdaki dünyanın yükünü ve törenin baskısını Züleyha’nın bedeninde harcayarak atıyordu.
Yine bir sabah, Züleyha elinde kahve tepsisiyle çalışma odasının kapısını yavaşça araladı. Ancak bu kez Mirza masasında değildi. İçeri girip kapıyı arkasından kapattığı an, kapının hemen yanındaki gölgede bekleyen Mirza, adeta bir avcı gibi üzerine atıldı.
Mirza, Züleyha’nın elindeki tepsiyi tek bir hamleyle alıp hemen yandaki komodinin üzerine gelişigüzel bıraktı. Kahve fincanı tabağında sarsıldı ama Mirza’nın gözü başka hiçbir şey görmüyordu. Züleyha’yı tek elini kullanarak sertçe kapıyla arasına sıkıştırdı.
Mirza'nın nefesi, kadının şah damarını yakıyordu. "Sözümü dinlemişsin yine." diye mırıldandı sesi her zamankinden daha kalın ve hırıltılı çıkarken. "Altında hiçbir şey yok, değil mi?"
Züleyha sadece başını geriye atıp inleyebildi. Mirza beklemedi; kadının elbisesini hoyratça yukarı sıyırdı. Züleyha’nın çıplak kalçaları soğuk kapı ahşabıyla temas ettiğinde irkildi ama Mirza onu kucağına alıp bacaklarını beline dolattı. Kapının arkasında, her an birisi geçebilirmiş korkusuyla ama bir o kadar da hırçın ve hayvani bir arzuyla birleştiler.
"Ahhh... Mirza Ağa... Hani en başta ne demiştin hatırlıyor musun? 'Gönlümü değil yatağımı bekle, yanına fazla gelmem' demiştin... Şimdi bakıyorum da, her sabah beni bu masada, odada, altına almadan, beni böyle evire çevire becermeden güne başlayamıyorsun. Ne oldu o sert sözlerine?"
Mirza, duyduğu bu arsız cümleyle durmadı; aksine daha da hırslandı. Kadının kalçasına sert bir tokat indirip etin yankılanmasını sağladı. Eğilip kulağına o kirli ve karanlık sesiyle fısıldadı.
"Kes sesini be kadın! O günahkar dilin çok uzadı senin. Doğru, gelmem dedim ama senin bu iştahın, bu altına iç çamaşırı giymeden karşımda dikilmen adamı dinden imandan çıkarır. Seni böyle her gün bu odada inletmek, senin o dolgun vücudunda kaybolmak artık benim borcum oldu. Sen kahveyi bahane et, ben de seni her sabah böyle altımda ezip geçeyim. Sen benim kaşarlanmış yanımsın Züleyha, tadına bir kere bakan bir daha bırakamaz."
Mirza, sözlerini bitirir bitirmez daha vahşi bir hamleyle kadına yüklendi. Züleyha, ağasının bu kaba ama tutku dolu sözleriyle iyice kendinden geçti, tırnaklarını Mirza’nın o kaslı sırtına geçirdi.
Mirza, kadının dudaklarını yemek istercesine öperken, "Her sabah burada, bu kapının ardında sadece benim olacaksın," diye fırtınalı bir sesle fısıldadı. Kapı, Mirza’nın her sert hamlesinde hafifçe sarsılıyor, konaktaki kimsenin bilmediği o büyük şehvetin ritmini tutuyordu.
Aşağıda ise hayat devam ediyordu. Birşah, Mahi Hanımağa'nın verdiği ağır sofrayı kurma görevlerini eksiksiz yerine getirmeye çalışıyordu. Artık Mirza Ağa'nın odaya her çekilişinde, Züleyha'nın peşinden gidişindeki o "yasaklı" havayı seziyordu. Çocukluktan genç kızlığa adım attığı bu sancılı dönemde, bu konaktaki sessizliğin aslında ne kadar gürültülü olduğunu öğreniyordu.