İnsanlar tıpkı bir kelebeğin ömrü kadar yaşıyor ve ölüyordu.Bu kısacık ömürlerine çok fazla iş sığdırmışlardı. Savaş çok eskide kalmış Galie şehrin de artık şövalyeler yerine tüccar insanlar çoğalıyordu. Diğer ülkelerden insanlar alışveriş için bu ülkeye geliyor ve hayran kaldıkları için bu ülkede yaşamaya başlıyorlardı. Ulaşım için şehir yolları genişletilmiş ve at arabaları daha modern bir hale gelmişti. Büyülerin yerini gelişmiş silahlar almıştı. Şehrin merkezin de büyükçe bir pazar inşa edilmiş ve dükkanlar açılmıştı. Bu pazarda dünyanın en güzel kumaşları , insanların daha önce hiç tatmadığı baharatlar , okyanuslara açılıp yeni adalar keşfeden denizcilerin oradan avladıkları yeni hayvanlar ve kadınlarla yeni buluşan makyaj malzemeleri satılırmış. Sefillik neredeyse yok denecek kadar azmış. Böylesine gelişmiş bir ülkede iş olanağı fazla olduğun ötürü insanlar geçimlerini kolaylık ile sağlıyormuş. Bir kişi haricin de , Liessa...
Liessa , diğer genç kızlar gibi aşk işlerinden uzak , eğlenmek yerine günün tüm saatlerini evde boncuk işi yaparak geçirirmiş. Annesi ve babasını erken yaşta korkunç bir kazada kaybettiği için küçük kız kardeşi Pelly'nin bakımını o üstlenmişti. Şarap kızılı renginde ki saçları peşinden çok erkek koşturmuştu ama o hiç birine pas vermiyor idi çünkü kazancı çok az olan bir işi vardı. Bura dan aldığı para ancak eve erzak almaya yetiyordu. Elinden geldiğince kardeşine iyi bakmaya çalışsa da et almaya çok gücü yetmiyordu. Onun yerine pirinç , buğday gibi basit ihtiyaçları almaya parası yetiyordu. Çok güzel bir çocukluk geçirmişti Liessa. Anne ve babasının sevgisi ile dolu dolu yaşamıştı çocukluğunu. Birbirlerine büyük bir aşk ile bağlıydılar. Komşuları ile iyi anlaşır , yardıma muhtaç birisi var ise hemen yardım eli uzatırlardı. Merhametin ve iyiliğin insan hayatında ne kadar önemli olduğunu anne ve babasından öğrenmişti Liessa. Babası kumaş tüccarı olduğu için hafta içleri çalışıyordu. Babasının güzel işinden ötürü ev hanımı olan annesi ona renkli kumaşlardan bir sürü elbise dikerdi. En sevdiği turuncu elbisesini hala daha sandıkta saklıyordu. Hafta sonları ailece mutlaka pikniğe ya da balık tutmaya giderlerdi. Balık ve diğer hayvanları avlamayı ona babası öğretmişti. Bu konuda oldukça yetenekli idi. Annesi el ve boncuk işi yapar ev geçimine katkı sağlardı. Güzelliğini annesinden almıştı ama saç rengi babasının saç rengindeydi. Bir gün anne ve babası onu karşılarına alıp abla olmak isteyip yada istemeyeceğini sordular. Yüzlerinden endişeli oldukları görülüyordu. Liessa'nın en çok istediği şey bu güzel ailesinin daha da büyümesiydi. Abla olduğunu öğrendiği vakit sevinçten etrafta dans etmiş ve evin tüm duvarlarına bebek resmi çizmişti. Sürekli annesinin yanına gidip , başını karnına yaslayıp " benim güzel kardeşim keşke bir an önce oradan çıksan da beraber oynasak." Diyerek kıyafetinin üstünden annesinin karnını okşar imiş. Günler geçmiş ve en nihayetinde kardeşi doğmuş. Tıpkı hayallerinde ki gibi bir kız kardeşi olmuş. Minik ellerini , gözlerini öpmüş ve saçlarını narince sevmiş Liessa. Ablalık iç güdüsü hemen o an ortaya çıkmış . Onu o kadar çok seviyor muş ki kimseye vermiyor hatta kimsenin dokunmasını bile istemiyormuş. Geceleri o uyur iken gizli gizli yanına gidip onunla beraber yatıp uyuyormuş. Yemeğinin en güzel kısmını bile yemeyip onun yemesi için saklıyormuş. Anne ve babası Liessa'nın kardeşini bu kadar koruyup kollamasına onu iyice sahiplenmesine bayılırlarmış. Bu yüzden kardeşine adını Liessa'nın koymasını istemişler. Kendisine verilen bu görev sonucunda Liessa günler boyunca düşünmüş. Gördüğü her şeyden ilham almaya çalışıyormuş. Bir gün evin önünde ki yolda sek sek oynarken bir kuş uçarak tam önüne gelmiş. Bu kuşun kanatları o kadar güzelmiş ki Liessa hemen kuşa sarılmak istemiş. Bu candan davranış kuşun pek hoşuna gitmemiş olsa gerek ki Liessa' yı bir güzel gagalamış ve "Penk Penk " diye ses çıkararak uçmuş. Alnında gaga izi ile yerde duran Liessa bir anda durmuş ve " sonunda buldum! Pelly." Diyerek evin içine hızlıca girmiş. Kardeşinin isim hikayesi de buradan geliyormuş. Kasaba ve yolları birbirinden ayıran "İye" dağı bölgenin iklim şartlarını fazlasıyla etkiliyordu. Nehirler karlı yamaçlardan su topluyor , dolup taşınca ise ülkenin içinden geçip insanlara hayat veriyordu. Mikro iklimlerin sebep olduğu sisin ardından dağı araştırmak için yola çıkan bir sürü kaşifler vardı. Liessa'nın babası da bunlardan birisiydi. Binlerce yıldır dağın üzerinde duran buzulların ve ufak turkuaz lagünlerin etrafında dolaşan bu kaşifler zirvenin onlara sunacak olduğu eşsiz manzara ve güzelliği hayatlarına uğruna görmeyi çok istiyorlardı. Dağın diğer eteğinde yaşayan kasaba halkı sanatçıları , müzisyenleri ve hatta nesilden nesile aktardıkları geleneklerini sürdürmeleri onlar için büyük bir önem taşıyordu. Doğayla ahenk ile yaşamayı ve ona saygı göstererek yaşamayı önemli bir kural haline getirmişlerdi. Bu yaşam tarzından fazlasıyla etkilenen Liessa'nın babası, bir gün ailece bu dağda yürüyüş yapmaya karar verir. Bir pazar günü erken kalkıp kahvaltılarını yaptıktan sonra , dağ ekipmanlarını ve yol için erzaklarını alıp evden çıktılar. Pelly yürüyemeyecek kadar küçük olduğu için komşudan ona bakmasını rica ederler. Dağlar her zaman insanları kabul ediyor ve karşılığında ise hiç bir şey kabul etmiyorlardı. Çekirdek aile şehrin merkezinden yavaş yavaş uzaklaşıyorlardı. Babası insanların dünyaya gelme amaçlarını ve varoluş sebepleri hakkında bilgiler veriyor, dağda yaşamın ne kadar güzel olacağı hakkında ki fikirlerini söylüyordu. Anne ve kızı da büyük bir hayranlıkla onu dinliyordu. Dağın eteklerine vardıklarında yeşilin bütün tonlarının toprakla buluştuğunu görebiliyorlardı. Yavaş ve sağlam adımlar atarak dağda ilerlemeye başladılar. Bir genç kız için oldukça zorlu bir yürüyüş olsa da anne ve babası yanında olduğu için oldukça güvenli hissediyordu. Dağ keçileri oynak figürleri ile koşturuyor , yer sincapları daha önce görmedikleri bu insanlardan kaçıp deliklerine giriyordu. Çiçekler üzerinde gezen arılar polenlerden bal topluyor ve doğaya karşı olan görevlerini yerine getiriyordu. Liessa daha önce böyle bir düzenle karşılaşmamıştı. Yolu yarılar iken babası bu dağda kilolarca altının bulunduğunu insanların çoğunun bu altını bulmak için dağa tırmandıklarını söyledi. İnsan oğlu aç gözlülüğe hiç bir zaman doymayacak idi. Yeşilliğin ve çiçeklerin bitip buzulların başladığı yola girecekler iken mola verdiler. Annesinin dün yaptığı havuçlu kek ve taze sıkılmış portakal suyu piknik sofralarını süslemişti. Yemeklerini yiyip bir yandan da sohbetlerine devam ediyordu. Babası konuşur iken annesinin gözlerinin içi gülüyordu. Bazı zamanlar insanın seni seviyorum demesine gerek kalmıyordu bedenen bunu hissettirebiliyor idi. Zirveye çıkmayı çok istiyorlardı ama bu oldukça uzun bir vakit alırdı. Küçük Pelly komşuda kaldığı için de akılları ondaydı. Karlı bölgeye biraz yaklaşıp kar topu oynadıktan sonra geri dönmeye karar verdiler. Babası elinden küçük bir kardan top yapıp yerde sürüklemeye başladı ve nerde ise insan boyutuna getirdi. Kızına bir kardan adam yapmak istiyordu. Liessa ya küçük koyu renkte taşlar bulmasını söyledi. Böylelikle kardan adama taşlardan düğme yapacaklardı. Güzel bir anın tadını doyasıya çıkarırlarken dağın tepesinden büyük bir patlama sesi duyuldu. İrice olan kar kütleleri tıpkı dalgaların birbirinin üzerinden dolanıp ilerlemesi gibi onlara yaklaşıyor , önlerine çıkan ne varsa girdap gibi içine alıp ilerliyordu. Babası Lieassa'yı kucağına alıp karısının da elini tutup koşmaya başladı. Gündüz vakti çığ felaketi çok görülmezdi. Şanssızlık ya onlara denk gelmişti. Adamcağız korku içinde koşuyordu ama çığ neredeyse onlara yaklaşmıştı. Koşarken sürekli arkasına bakıp aradaki mesafeyi ölçüyordu. Elini tuttuğu eşine " Kurtulamayacağız." Bakışı attı ve hemen ileride olan kızak benzeri tahta parçasının üzerine Liessa'yı koyup son güçleri ile onu ittiler. Çığ , anne ve babasını yutarken hızlıca dağdan aşağıya ilerleyen tahta parçasının üzerinde ki Liessa ağlayarak karın içinde yok olan anne ve babasına bakıyordu. Şehir halkı çığın sesini duyup dağa doğru koşmuşlardı ama artık çok geçti. Aşağıda bekleyen orta yaşlarda bir kadın Liessa'yı kucağına aldı ve gözyaşlarını sildi. Sakinleşmesi için ona şeker veriyor ama küçük kız eliyle iterek daha yüksek sesle " Anne , Baba " diyerek ağlıyordu. Genç yaşlı bütün ülkenin erkekleri ellerin de kazma ve kürekle arama çalışmalarına başladılar. Şehirde kısa süreliğine bütün ticari işlemler durmuş herkes el birliğiyle bu mutlu ailenin geri gelmesi için uğraşıyordu. Gecenin ayazında üşütüp hasta olmamak için kadınlar evlerinden yorgan , battaniye sıcak tutacak ne varsa getiriyordu. Yamaçta yanan ateşin üzerinde sıcak aş ve çay eksik olmuyordu. Günler geçmişti ama bir arpa yolu kadar ilerlememişler idi. Liessa'nın küçük bedeni ağlamaktan bitik düşmüş sürekli uyuyordu. Altı gün sonra çığın arasında annesine ait olan yeşil renkte ki şalı bulup küçük kıza getirdiler. Annesinden geriye kalan tek şey bu şaldı. Onları bulamayacaklarını anlayan halk arama kurtarma işini bıraktılar. Onların anısına içi boş mezarlar yapıp cenaze töreni yaptılar. Liessa , kucağın da küçük kız kardeşi Pelly ile sandalyede oturuyor , yaşlı teyzeler onlara acıyarak bakıyordu. Liessa büyüyüp genç bir kız olana kadar insanlar onlara yardım etmişti. Hatta her akşam onları kontrol edip hasta olup olmadıklarına bakıyorlardı. Bu kısır döngü Liessa büyüyene dek devam etti...
Kızıl saçlarını at kuyruğu modelin de toplamak için bileğindeki tokayı kullanarak saçlarını bağladı Liessa. Şehirde ki takı tüccarından bu ay ki masrafları çıkarmasına yetecek kadar sipariş almıştı. Masanın üzerinde duran kutulardan boncuklarını çıkardı ve renklerine göre ayırdı. Misinaya benzer telinden biraz uzunca bir parça kesti. Önce mavi sonra kırmızı ve beyaz renkte olan boncukları ardışık bir şekilde ipe dizmeye başladı. Bazı boncukları daha parlak olması için cilaya batırıp öyle diziyordu. Çok zahmetli bir iş olmasına rağmen yapmaktan oldukça zevk alıyordu. Yirmiye yakın bu şekilde takı yaptıktan sonra dinlenmeye karar verdi. Mutfağa gidip kendine keyif çayı yapacaktı. Dolabın alt rafında duran çaydanlığı çıkarıp musluktan su doldurdu ve ateşte kaynamasını bekledi. Çok iyi beslemediği için yaşıtlarına göre zayıftı. İşin doğrusu kendisi yemiyor kardeşine yediriyordu. Pelly için hem abla hem de bir anneydi. Su kaynayınca kavanoz da duran çaydan iki kaşık alıp çaydanlığın içine koydu. Üst rafı açıp şeker kavanozunu aramaya koyuldu. Biraz hüsrana uğramıştı evde şeker kalmamıştı. Bu seferlik çayı böyle içmesi gerekiyordu. Annesinden yadigar kalan porselen bardaklardan birini aldı ve sıcak çayını doldurup çalışma masasında ki yerini aldı. Bardağının altına ince bir bez koydu böylelikte masa nemlenmeyecek ve iz kalmayacaktı. Boncuğu tam eline almış ipe geçirecek di ki " Abla ben çok acıktım, kahvaltıda ne var ?" Diye bağıran Pelly'nin sesini duymuştu. Saat öğleyi geçiyordu ama o yeni kalkmıştı. Ablasının aksine çok huysuz ve her şeyden şikayet eder bir yapıya sahipti. Liessa , onun böyle olmasının sebebini anne ve babasız büyümesine bağlıyordu. Bu yüzden ablasına her ne kadar sert davransa da hiç bir işini onsuz yapmaz bir an bile yanından ayrılmazdı. Pelly tıpkı babası gibi maceracı ve bir o kadar da hayalperest bir kızdı. Tahtadan oyularak tahta kılıcını eline alır bir savaşçıymış gibi evin içinde oyunlar oynardı. Onun bu hallerini gören ablasının aklına babası gelir ve duygulanırdı. Çocukken çok uslu olduğu ve komşularda yardım da bulunduğu için onu bakmakta çok zorlanmamıştı. Keşke ergenliği içinde aynısını söyleyebilseydi. Her ne kadar çoğu zaman kalbini kırsa da bir an bile onu sevmekten vazgeçmemişti Liessa. Yeni oturduğu sandalyeden kalktı ve yeniden mutfağa gitti. " Ne yemek istiyorsun , küçük fare ." Dedi sevecen bir ses tonuyla. Pelly'nin ön dişleri biraz büyükçe olduğundan ablası onu hep bu şekilde seviyordu. " Farenin canı peynirli ekmek istiyor yanına da koca bir bardak portakal suyu. " diyerek ablasının yanına geldi ve o güzel kırmızı yanaklarından bir ısırık aldı. " Elma bunlar Elma ." Diyerek masada ki yerini aldı. Ablası sıcak ekmeğin üzerine telli peyniri koyarken sürekli onu izliyor ve ona imreniyordu. Galie de yaşayan en güzel kız kesinlikle ablasıydı. Büyük bir açlıkla ablasının yaptığı peynirli ekmeği midesine indirdi. " Mutfakta kesinlikle bir numarasın ablacım." Dedi ve masadan kalktı. Kendisi doğurmasa da annelik duygusuna en ince detayına kadar hissediyordu Liessa. Masada oluşan bulaşıkları yıkadıktan sonra yine çalışmaya başlaması lazımdı fakat başı oldukça ağrıyordu. Biraz kestirmesi onun için iyi olacaktı ama hiç zaman kaybetmemesi gerekiyordu. Bu yüzden ayakları geri geri gitse de yine sandalyesine oturup boncuk dizmeye devam etti. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamayan Liessa akşamı etmişti. Bayağıda yol kat etmişti. Pelly kapının gerisinde durarak ablasına şirinlikler yapmaya başladı. Bir şey isteyeceği kesin gözüküyordu. " Yarın biraz gezelim mi abla. Hem sana da iyi gelir. Boncuk dizmekten gözlerin bozulacak yakında." Diyerek masaya yanaştı ve ablasının dizinin dibinde oturdu. Süt dökmüş kedi gibi ablasına bakıyor cevabını bekliyordu. Liessa kesinlikle çok yorgundu ama kardeşine yok demeyi de hiç istemiyordu. Bir gün kendine izin verse hiç de kötü olmazdı. " Tamam gezelim bakalım." Dedi ve dibinde oturan kardeşinin saçlarını okşadı. Yarın güzel ve eğlenceli bir gezi geçirecekleri için Liessa geceden bir kaç bir şey hazırladı ve çantasına koydu ve artık dinlenmek için koridorun sonunda duran o kocaman akrep ve yelkovana sahip olan duvar saatinin hemen yanında ki büyük odaya doğru yöneldi. Elbiselerini çıkardı ve askıya asıp kapının arkasına koydu. Temizlik konusunda oldukça hassas ve titiz davranıyordu çünkü düzenli olmak onun için bir yaşam tarzı idi. Kırışmalarını istemiyordu ve dolabın içine koyup da diğer elbiseleri de kokutmaya niyeti yoktu. Anne ve babasının odası artık onundu. Yıllar geçmesine rağmen yastıkların da onların kokularını alabiliyordu. Annesinin yastığına başını koyup babasının yastığına da sarıldı. Rüya görmeden önce güzel hayaller kurup öyle uyudu...