Oyma başlıklı yatağında rüyalar alemine geçen Liessa , babasının yastığına sımsıkı sarılmış uyuyordu. Rüyasında kabus görüyor olsa gerek çarşaf terden sırılsıklam olmuştu. Anlamsız kelimeler söylüyor ve yatakta dönüp duruyordu. Beyaz güller ile bir yoldan geçiyordu. Tan vaktiydi ve etraf kızıl renkteydi. Güller ile dolu yol bir ormanın içine doğru gidiyor ama o oldukça tedirgin oluyordu. Üzerinde bunca zamandır gördüğü en güzel gelinlik vardı. Duvağı yürüdüğü yolun tamamını kaplıyor , attığı her adımda gelinlik daha da ağırlaşıyordu. Elinde ki gelin çiçeğinde mavi ve pembe renk tonları çoğunlukta idi. Şuan ki kilosundan kat kat daha zayıftı. Ayakkabıları yoktu . Bu yüzden çıplak ayakla topraktan olan yol ayaklarını çok acıtmıyordu. Yürürken ışık süzmeleri ona eşlik ediyor , etrafında uçuyorlardı. Sanki hepsi birer bir varlıktı ve ona bir şey anlatmak istiyorlardı. Bu ormana daha önce hiç gelmemişti ve kitaplarda da okumamıştı. Ağaçların çoğunun gövdeleri yosun tutmuş ve üst dalları birbirleri ile çatallaşmıştı. İnsan damarları gibi birbirlerine bağlanmışlardı. Kuşlar ağaçların dallarına yuvalarını kurmuş ve bu oluklardan Liessa'ya doğru bakıyorlardı. Sincaplar ellerinde kendilerinden büyük palamutları kucaklamış , ağaçların arkasında saklanarak bu güzel kızı seyrediyor diğer hayvanlar ile iletişim kurarak birbirlerine haber gönderiyorlardı. Yol git gide daralıyor ve ilerledikçe bir dağ kadar geniş gövdeye sahip olan ağaç gözüküyordu. Oldukça güzel olan bu ağacın kabuklarından aşağıya sular akıyor , akan bu suda geyik ve ceylanlar susuzluklarını gideriyordu. Gerçekten akıl almaz bir görüntüydü bu. Geyiklerin boynuzları oldukça sivri ve dallıydı. Bedenleri ise beyaz ve kahverenginin ahenkle karıştığı bir renk tonunda tüylere sahipti. Bu hayvanların oldukça ürkek olduğunu biliyordu Liessa bu yüzden yavaşça onlara yaklaşmaya çabalıyordu. Arkaya dönük baktığında ise gelinliğinin kuyruğunun çok geride kaldığını ve ayrılan yerden kanların aktığını gördü. Oldukça korkmuştu. Başını çevirdiğinde ise gelinliğin pamuk beyaz rengi yerini kan kırmızısına bırakmıştı. Elleri , ayakları hatta saçları bile kana bulanmıştı. Ona bakan hayvanların hepsi artık çürümüş bedenleri ile ona bakıyor ve hep bir ağızdan " bu tuzağa bir daha sakın düşme , güzelliğe aldanma " diyerek güzel kızın üzerine doğru yürümeye başladılar. Liessa kendini yataktan öyle bir atmıştı ki yüzü kıpkırmızı olmuş göğüs kafesi sıkıştığı için nefes alıp vermesi zorlanmıştı. Yanın da duran minik komodinin üzerinde ki su dolu olan sürahiyi eline alarak bardağına su doldurdu ve içti. O kadar çok susamıştı ki bir bardak yeterli olmadı ve sürahiyi ağzına dayadı ve kana kana su içmeye başladı. Kendine bir türlü gelemiyordu. Bu rüya ne anlama gelebilirdi bir türlü anlam veremiyordu. Sabah olmasına daha çok vardı. Gökyüzünde ki yıldızlar yerini henüz güneşin insanın ruhunu ısıtacak olan ışınlarına bırakmıştı. Ellerini ve yüzünü yıkayıp biraz serinlemek için banyo ya gitti. Musluğu açtı ve biraz akan suyu izledi. Bu onu her daim sakinleştirmeye yarıyordu. Zayıf ellerini ıslattı ve buz gibi olan suyu ilk başta ensesine sonra alnına sürdü ve en sonda yüzünü yıkadı. Derin ve sakince nefesler almaya başladı ama bir türlü nefesine hakim olamıyordu. Aklına kardeşi geldi acaba Pelly'e mi bir şey olmuştu. Banyodan çıkıp kardeşinin odasına doğru ilerledi. Odanın pembe kapısını yavaşça açarak içeriye göz gezdirdi. Ülkede savaş çıksa ruhu duymaz bir şekilde uyuyordu Pelly. Derin bir 'Oh ' çekti Liessa ve yeniden banyoya doğru ilerledi. Birden dikkatini evdeki büyük saat çekti. Normalde oldukça gürültülü çalışan saatten ses çıkmıyordu. Bozuldu her halde dedi Liessa ve eline bir mum alarak saati kontrol etmeye başladı. Bir sorun gözükmüyordu yada o tamir işlerinden çok fazla anlamıyordu. Vücut ısısı bir türlü düşmediği için duş almaya karar verdi. Normalde gece geç saatte asla banyo yapmazdı. Bunun insana kötü şans getireceğine inanırdı ama şuan zor durumdaydı. Terlediği ve çok sıcak olduğu için kesinlikle duş alması gerekiyordu. Banyo diğer evlere nazaran biraz eski moda idi. Küvet yerine duvara monte olan bir musluk vardı ve kovalara su doldurarak yıkanıyorlardı. Allahtan musluktan sıcak su akıyordu. Babası ölmeden hemen önce evde yaptığı son şey eve sıcak su bağlatmasıydı. Genç kız banyoda ki küçük tahta taburenin üzerine oturmadan önce terden sırılsıklam olan geceliğini cıkardı ve su dolduracağı kovaları taburenin önüne gelecek şekilde dizdi. Tabure çok soğuk olmasın diye meştebe ile ılık suyu taburenin üzerine döküp daha sonrasın da oturdu. Bir kovaya sıcak diğer kovaya ise soğuk su doldurdu. İkisini karıştırıp ılık bir banyo yapmaya başladı. Normalde insanlardan gördükleri rüyanın çoğunu uyandıktan bir kaç dakika sonra hatırlamamaya başlar ama Liessanın gördüğü kabusun tamamı zihnine yerleşmişti. Banyo yapmak ona çok iyi gelmişti. Bornozuna sarıldı ve banyo da ki duş sonrası terlikleri ayağına girdi. Islak ayak evde dolaşıp , kayıp düşmekten ve bir yerini kırmaktan oldukça korkuyordu. Odasında duran suyun tamamını içtiği için mutfağa gidip yeni bir şişeye su doldurup odasına doğru yöneldi. Uyuması için önce çarşafı değiştirmesi gerekiyordu. Annesinin kendi el emeği ile yaptığı yatak takımının içinden temiz çarşaf çıkardı ve yatağa serdi. Kirli çarşafı ise odasında ki kirli sepetinin üzerine koydu. Tam yatağa yatıp uyuyacak iken rüyasında gördüğü ışık süzmelerinin camdan dışarı da olduklarını gördü. Banyo sonrası terliklerinin uc kısımlarına basarak camın yanına yaklaştı ve ışık süzmelerinin yerden göğe doğru ilerlediklerini gördü. Hala daha rüyada olduğunu sandı ve gözlerini ovuşturdu. Gözlerini açtığında yine aynı manzara ile karşılaştı ve bu sefer kendini cimciklemeye başladı. Doğru düşünmüyordu artık rüyada değildi. İyice tırsan Liessa hemen yatağına koştu ve yorganıyla tüm vücudunu kapatarak ışık süzmelerinden kendini koruyacağını sandı. Karanlık olmasın diye başucuna koyduğu mum sonuna kadar yanmış ve sönmüştü. Liessa ise yorganın altında boğulmadan yeniden uykuya dalmıştı. Bu sefer huzurlu bir şekilde uyuyabilmişti. Güneş doğdu ve horozlar ötmeye başladı. Hayvancılığın fazla yapıldığı bir mahallede oturduğu için neredeyse tüm komşularının horozları vardı. Bu horozların hepsi aynı anda ötmeye başladıkların da insanın bir çalar saate ihtiyacı olmuyordu. Liessa müthiş bir baş ağrısı ve yükseķ ses nedeninden dolayı uyanmıştı. Dün gece gördüğü kabus nedeniyle az uyumuş , gözleri şişmişti. Hatta göz altları uykusuzluktan kararmaya dönmüştü. Gerçekten berbat bir haldeydi. Biraz zengince kaçacaktı ama ayılabilmesi için kesinlikle kahve içmesi gerekiyordu. Pazarda gezinir iken baharatçı tüccarının övünerek anlattığı bu içecek hayatında önemli bir yer edinmişti Liessa'nın. Fiyatı pahalı olduğu için sadece özel hissetmek istediği anlarda tüketiyordu kahveyi. Pelly hala daha uyuyordu. Zaten hiç bir zaman da erken saatte kalkmazdı. Liessa üzerini bile değiştirmeden soluğu mutfakta aldı ve kendine güzel bir kupada kahve pişirdi. Pişen kahvenin kokusunu iyice içine çekti hatta kupayı kulpundan tutup burnunun etrafında üç kez çevirdi. Suyun buharı fındık burnunu ısıtmış ve nemlendirmişti.
Kahvesini iki elinin arasına aldı ve camdan dışarı bakıp günün nasıl başladığını seyretti. Yavru kediler hala daha uyuyan annelerinin kulaklarını dişleyip üzerinde oyun oynuyorlardı. Karıncalar yollarda buldukları kırıntıları tek sıra ve grup yardımlaşması ile yuvalarına taşıyorlardı. Çiçekler güneşe merhaba diyerek yapraklarını açıp polenlerini arılara sunuyordu. Doğa görevini yapmaya başlamıştı. Bugün kardeşi ile gezmeye çıkması gerek idi. Oldukça bitik bir hali vardı. Tek dileği Pelly'nin çok fazla şikayet de bulunup onu bunaltmaması idi. Kahvesinin son yudumu da alıp kirli bardağını lavaboda bir güzel yıkadı. Kilerin kapısını açtı ve kenarda duran portakallardan bir kaçını alıp suyunu sıkmak için bıçak yardımı ile ortadan ikiye ayırdı. İnatçı portakallardan ayrılırken Liessa'nın üzerine çok fazla bulaşmıştı . " Elbiselerini her gün böyle pis etmeye başlarsan sabun dayanmaz sana Liessa ." Diyerek kendine kızdı. Evi geçindirmek onun için o kadar önemliydi ki harcamaları kuruşu kuruşuna hesaplıyordu. Portakalların suyunu çıkardıktan sonra beli ince dibi kalın olan ucu simli cam kapaklı olan bir şişeye koydu. Pelly'nin uyanır uyanmaz portakal suyu isteyeceğini adı gibi iyi biliyordu. Bir den aklına camdan dışarı baktığında gördüğü ışık süzmeleri geldi. Nereye gittikleri hakkında oldukça kafa yordu ama bir türlü bir cevaba varamadı. Bu zamanlarda düğünlerde ve kutlamalar da kullanılmak üzere çeşitli renkli eğlenceli şeyler icat edilmişti. Bunlarında onlardan biri olduğunu düşündü ama öyle ise neden rüyasında görmüştü. Evin salonundan mutfağına doğru uçan mavi kelebek Liessa'nın tam burnunun ucuna kondu. Hassas bir şekilde kelebeği parmağına aldı ve kanatlarını öptü. Kelebek parmağından hiç hareket etmiyordu. " Uç ve kısa ömrünün tadını çıkar. Benim parmağım çok ta eğlenceli bir yer değildir ." Dedi ve camı açarak kelebeği özgürlüğüne kavuşturdu. Keyif faslı bitince odasına yeniden döndü ve hazırlanmaya başladı. Giyecek çok kıyafeti olmasa da bugün biraz göz alıcı ve şık giyinmek istiyordu. Hemen hemen annesi ile aynı bedende olduğu için annesi ölünce onun kıyafetlerinden hiç birini vermemiş , sırasıyla her gün kendisi giymişti. Bugün kırmızı ve belinde örme kuşağı olan kırmızı kuşağı ve çok az bir topuğa sahip olan ayakkabılarını giyecekti. Saçlarını mısır örgüsü şeklinde örecek ve aralarına papatyalar koyacaktı. Bunun için öncelikle saçlarını açıp taraması lazımdı. Dün akşam yatakta fazla döndüğü için saçları bir hayli karışmıştı. İnce uçlara sahip olan tarağı ile uçtan saç diplerine doğru bulaşan saçlarını açmaya başladı. Bu işlemi yaparken canı oldukça yanıyordu. Yarım saat sonra nihayet saçları açılmıştı ama kafası adeta dağlara kaçan ve yıllarca tüyleri kesilmeyen bir koyuna dönmüştü. Biraz su yardımı ile saçlarının kabarıklığını aldı ve özenle örmeye başladı. En sevdiği inci tokasını saçının kenarına taktı ve hafif de bir makyaj yaptı. Artık gerçek bir kadın gibi görünüyordu. Pelly'i uyandırmak için odasına doğru ilerledi ve tam kapıya yanaşmışken bağırışlar duydu. Kapıyı yavaşça araladı ve oldukça komik bir manzara ile karşı karşıya geldi. Pelly'nin de saçları oldukça karışmış ve açmaya çalışırken tarağa daha fazla sarılmış ve en sonunda tarak saçından çıkmamış. Bu duruma sinirlenen Pelly de aynaya karşı konuşup bağırmaya başlamış. Kapının eşiğinde duran Liessa kahkahalarını daha fazla tutamayıp gülmeye başladı. İçeriye girdi ve küçük kız kardeşinin saçlarını ayırmak için uğraşmaya başladı. Her işte olduğu gibi bu işte de oldukça başarılıydı. Kardeşine oldukça güzel bir topuz yapmıştı. Pelly aynadan kendine bakarak ve topuzuna dokunarak " Abla sen bu işte gerçekten de harikasın. Keşke bende senin kadar yetenekli olsaydım. Bence sen boncuk işini bırakıp hemen böyle bir işe başlamalısın. "Dedi ve arkasında duran ablasına gururla baktı. Şimdi tek problemi kendisine yakışan bir kıyafeti seçmesiydi. Liessa , kardeşinin üzerini rahatça giymesi için odadan dışarıya çıktı ve salona doğru ilerledi. Ne kadar yapsam yanıma kâr kalıp diyerek bir kaç tane daha boncuktan taķılar yaptı. İşini yapmadığı ya da aksattığı zamanlar içine bir kuşku düşüyordu. Ya yetişmez de paramı alamam diye çok korkuyordu. Yarım saat kadar sonra Pelly odasından çıktı ve salona geldi. "Nasıl olmuşum abla? Beğendin mi? " diye sordu ve kendi etrafında bir tur döndü. " Çok güzel olmuşsun benim minik farem. Hadi hazırsan çıkalım bakalım. " dedi ve hazırladığı yollukları da alıp evden dışarı çıktılar. Kapıyı tam üç kez kilitlemişti. Ülkede çok hırsızlık olayı olmasa da tedbirini alması gerekiyordu. Gerçi evde de çalınacak bir şey yoktu. Büyük tüccar pazarına doğru ilerlediler. Dünyanın diğer ucundan bugün buraya neler gelmiş diye meraklıydılar. İkisinin de hoşlandıkları ortak bir nokta vardı . Renkli ve simli olan kumaşlara asla hayır diyemiyorlardı. Bu yüzden kumaş tüccarlarının önünden hızlıca geçiyorlardı çünkü tüm paralarını harcamaktan korkuyorlardı. Pazarın altını üstüne getiren bu iki kardeş şehrin gürültüsünden biraz da olsun uzaklaşmak istediler ve şehir'e uzak olan bir sahile gitmeye karar verdiler. Henüz sabah vaktiydi öğlene daha çok vardı ve gündüzler gecelerden çok uzundu. Bu yüzden sahile kadar yürüyüp sohbet etmeye karar verdiler. Pelly , bu uzunca yürüyüşte sürekli anne ve babası hakkında sorular soruyor ve dış görünüşünün kime benzediğini öğrenmek istiyor. Liessa her ne kadar bu sorulara cevap vermek istemese de küçük kız kardeşini bilgilendirmek zorunda idi. Uçsuz bucaksız bitmek bilmeyen sorularla yolu bitirmişler ve sahile varmışlardı. Sahil o kadar güzel gözüküyordu ki , gökyüzünün maviliği denize yansıyor ve rengini onunla paylaşıyordu. Kum taneleri sayılabilecek kadar kalın ve sıcaktı. İnsan elinin buraya değmediği o kadar belliydi ki. Kız kardeşler ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını denize sokmaya karar verdiler. Hava her ne kadar güneşli olsa da denizi çok ısıtmamıştı. Su hala daha soğuktu. Sahil boyunca ayakları denizde ve ayakkabıları ellerinde yürüdüler. O kadar çok hoşlarına gitmişti ki bu her sahil kesiminin bittiği yere varmışlardı. Pelly sol elinin işaret parmağını uzatarak " Abla şurada ki oyuğu görüyor musun ? Tıp ki bir mağara girişi gibi. Hadi birlikte bir maceraya atılalım. Ne dersin?" Diye sordu heyecanlı bir şekilde. Pelly o kadar heyecanlanmıştı ki mağarayı görünce ayaklarını suya hızlıca vurup ablasının yanıtı bir an önce duymak istiyordu. Liessa girişin oldukça dar olduğunu gördüğünde elbiselerin yırtılacağını düşünmüştü bu yüzden de girmeyi pek istemiyordu ama söz vermişti bugün kardeşinin günü idi ve onu asla kırmayacak idi. " Hadi bakalım kaptan serüven yeni maceramıza atılalım " dedi ve ileride ki mağaraya kadar yarıştılar. Yarışı tabi ki de Pelly kazanmıştı. Liessa'nın zayıf bacakları kardeşini asla geçemezdi. Gerçekten de küçük kız kardeşinin dediği gibi burası bir mağaranın girişiydi. İki kız kardeş bu küçük girişten içeri sürünerek girdiler ve mağaranın içine girdiklerinde ise...