Sınıfta giderek popüler olan yeni bir akım gibiydi, yeni çocuk. Herkesin dilinde o vardı. Kötü bir akımdı o bence. Zararlı bir alışkanlık gibiydi, o. İnsanın hoşuna gidiyordu ama insanı yavaş yavaş zehirliyordu.
Benden çok sınıftaki kızlarla konuşuyordu. Daha doğrusu kızlar onunla konuşuyordu. Özellikle de Peri. O kadar yakındılar ki nerdeyse sevgili oldular diyecektim. Çünkü kız ben ne zaman yerimden kalksam hemen yerime oturuyordu. Birbirlerine yakın oturuşları sevgili ölçüsünde yakın sayılacak bir yakınlıktaydı. Peri'yi her yerimde gördüğüm anda öksürüyordum. Kız bana ölümcül bakışlar atarken ona, bu yer benim kızım bakışı atıyordum.
Bugün de aynı olayı yaşadığım bir günü yaşıyordum. Yerimde Peri vardı, yine. Öksürdüm, beni fark etmeleri için. Bana bakmadılar bile. Tekrar öksürdüm. Yine bakmadılar. Daha doğrusu beni takmadılar.
Masaya vurdum. "Hey! Orda kimse var mı?" dedim. Yeni çocuk bana bakıp küçümser bir bakış attı. Peri ona gülümseyip "Bugün buluşalım mı?" dediğinde tekrar masaya vurdum. Yeni çocuk çapkın bir bakış attı, bu sefer. Sonra diş macunu reklamlarında oynayacak kadar iyi bir performansla gülümsedi. Peri'ye nerde buluşacaklarını sordu. Peri sen nereyi istersin dediğinde onlara kötü kötü bakıyordum.
Hâlâ onlarda hareket yoktu. Baktım onlar hareket etmiyor ben harekete geçerim o zaman. Yeni çocuğun masasını çektim. Bana bakıp "Nasıl geçmeyi düşünüyorsun? " dedi. Ona bakıp "Şöyle." dedikten sonra onu kolundan tutup ayağa kaldırmaya çalıştım. Ani bir hareketle kolumdan tuttu beni. Tutuşu hafifti. Sanki incitmekten korkar gibiydi. Gözlerime baktı bir an. Kısa bir süre de olsa sanki bana özeldi o bakış. Sonra kaşlarını çattı. "Ne yapıyorsun?" dedi sinirle.
Ona öfkeyle baktım. "Yerime oturmak istiyorum. Bak sevgilini yerimde istemiyorum. Tamam mı?” Peri bu cümleye evlenme teklifi almış genç kız gibi sırıttı. Yeni çocuk gözlerimin içine bakıp "O kadar rahatsız oluyorsan Peri'yle yer değiştirsene." dediğinde kolundan kurtuldum. İnatla "Hayır. Burası benim yerim. Çok istiyorsan sen yer değiştir." dedim.
Bir an son dediğimi yapacağını sandım. Yerini değiştirip Peri'nin yanına oturacak sandım. Ama yapmadı. "Hayır." dedi kararlı bir sesle. Bu cevaba gülümsedim. "Burada kalıyorum." dediğinde omuz silktim.
Peri'ye sinirle bakıp "Artık yerimden kalkar mısın?" dedim. O sırasına giderken "Sevgilin bu sınıfta. Sanki yabancı ülkede gibi tepki gösterme." dedim. Homurdansa da bir şey demedi. "Bir de şu var. Bir daha da sırama oturma." derken parmağımla sıramı işaret ediyordum.
O sırada yeni çocuk bana baktı. Gözlerinde beni çözmeye çalışıyor gibi bir ifade vardı. "Ne var?" dedim. Bana güldü. "Neden bu kadar kızdın onun burada oturmasına?" dedi. Çantamdan matematik kitabını çıkardım. Sayfaları karıştırmaya başladım.
Kitabın sonuna gelince "Burası benim yerim. Onun değil." dedim. Kalemi elime alıp sayfaya adımı yazarken "Eğer çok istiyorsan onun yanında sen otur." dedim. Kalemle adımı beşinci kez yazarken "Burası iyi." dedi.
Başımı kitaptan kaldırıp ona baktım. "İyi mi?" dedim şaşkınlıkla. Sırtını sıraya yaslayıp "Bilirsin işte. Tüm kızlar bana bakıyor." dediğinde sinirle kitabı kapattım. O sesle herkes bana baktı. Başımı öne eğip kitaba çizgiler çizmeye başladım. Kalın çizgiler. Bütün erkekler neden böyle olmak zorundaydı? Neden çapkın?
Yeni çocuk bir şey diyecekken sınıfa matematik hocası Cahit Hoca geldi. Herkes ona "Cahit Arf" diyordu. Aslında soyadı Arf değildi. Hocamız matematiği anlatırken sanki içine Cahit Arf'ın ruhu kaçmış gibi anlatıyordu dersi. O kadar istekle matematik anlatan bugüne kadar hoca görmedim ben.
Hoca yoklama alırken yeni çocuk kağıda bir şey yazıp bana verdi. Kağıda baktım. Kağıtta "Sen de İngilizce sınıfındaki Elif'in numarası var mı?" yazıyordu. Ona kötü gözlerle bakarken bağırdım. "Sen ciddi misin?"
Cahit Hoca bana bakıp "Sorun ne Hayal?" dedi. Ben hiçbir şey dediğimde "Peki o zaman! Bize matematik kitabındaki şu soruyu çözmek ister misin?" dediğinde ayağa kalktım. Bu soruyu çöz de görelim, demek. Hocanın gösterdiği soruyu tahtaya yazdım.
Edebiyat dersinden sonra en sevdiğim ders matematiktir. Matematikte iyiyimdir. Biraz kendimi övmüş gibi olacağım ama sınıftakiler benden sınavdan kopya isterler. Tabii ki vermem. Bu yüzden adım 'İnek' diye anılır oldu. Çalışkan ama bencil inek. Sınıftaki kopyacıların kötü bakışları hep üzerindedir, matematik sınavında. Arkadan bana bakmaya çalışanların boynu kopacak duruma gelirken ben sınavı bitirip çıkarım. Kağıdı verirken "Pis inek!" diye iğnelemeleri de duymamaya çalışırım.
Hocanın yazdığı denklemi çözüp sonuç "Eksi on iki." dediğimde arkadan bir ses "Hayır, değil." dedi. Sesin sahibine baktığımda yeni çocuğu gördüm. Hoca ona bakıp "Neden?" dediğinde yeni çocuk ayağa kalkıp elimdeki tebeşiri aldı. Yazdığım denklemin üstünde yaptığım yanlışı gösterdi.
Ben şaşkın şaşkın ona bakarken o yazdığım denklemi silip "Hayal, eksiyi dağıtmadı. Yanlış sonuç bu yüzden." dedi. Hayret! Adımı biliyordu. Sonucu yazıp "Sonuç on iki ama eksi on iki değil." dedi. Ona şaşkınlıkla bakıyordum. Ne yani bu çapkın zeki miydi, şimdi? Çocuk matematikten anlıyordu. Ben sınıfta matematikten en iyi anlayan öğrenciyken yerimi bu çapkına mı bırakacaktım? Bak işte bunu kabul edemezdim. Daha dün geldi. Dağdan geldi bağdakini kovmaya niyeti varsa daha çok beklerdi.
Çocuk kabul etmesem de yakışıklıydı. Ama zeki olma vasfını ona kaptırmaya niyetim yoktu. Yeterince gözde olurken onun iyice popüler olmasına müsaade edemezdim. Görecekti o gününü. Sinir şey, ne olacak!
Ona kötü kötü bakarken bana "Biraz daha dikkatli olmalısın." dedi. Evet. Savaş boyalarını boyamıştı, şimdi. Bana havalı bir bakış atıp sırasına oturdu. Hocamız "Daha dikkatli olmalısın Hayal. Eksileri dağıtmayı unutursan yanlış şıkkı işaretlersin. Bu da ne demek; kaç bin kişi geriye attı seni?" dedi. Başımı salladım. "Yerine geçebilirsin."
Yerime yürürken gıcık, ukalanın bana bakıp gülümsediğini gördüm. Ayağa kalktığında "Matematikten az da olsa anlıyorsun demek. Doğrusu şaşırdım." dedim. Yerime oturdum. Bana döndü. Şeytani bir gülümsemeyle gülümsedi. "Bu daha başlangıç. Daha çok şaşıracaksın." dedi. Sonra da İngilizce "Şaşkın ördek." dedi bana.
Sinirle masanın altına vuracakken elimi tuttu. Eli elimin altındaydı. Elimi tutuyordu. Gören bizi sevgili sanabilirdi. Ama öyle değildik. "Ne yapıyorsun?" dediğimde elini çekti. Elini çektiğinde elinden akan kanı gördüm.
"Elin kanıyor." dediğimde "Görüyorum, kör değilim." dedi sinirle. "Bu nasıl oldu? Tırnaklarım bu kadar da sivri değil, aslında." dedim. Sonra telaşla çantamdan kağıt peçete çıkardım. Yaranın üstüne bastırdım. Elim onun elindeydi.
"Çivi vardı." dediğinde ona boş gözlerle baktım. "Elini vuracaktın ya orada çivi vardı." dediğinde "Bunu neden yaptın?" dedim. Omuz silkti. İkinci peçeteyi çıkardım. Elinin üstüne koyacakken engelledi beni. "İzin ver." dedim. Başını salladı. Kanlı peçeteyi çıkardım.
Yaraya üflediğimde ne yaptığımı sordu. "Yaralandığımda annem hep yarama üflerdi. İyi gelirdi." dediğimde "O tentürdiyot sürülünce olmaz mı?" diye sordu. "Aslında öyle!" dedikten sonra omuz silktim.
" Ama şu an senin canın yanıyor olmalı, değil mi?" dedim. Gülümsedi. Yarasına üfledikten sonra diğer peçeteyi yaranın üstüne koydum. "Teşekkür ederim." dedim. Parmakları parmaklarıma değiyordu. "Neden?" dedi. Elini gösterdim. "O mu?" Omuz silkip " Önemli değil. Çivilere karşı hep ilgim olmuştur." dedi.