"Ah sırtım..."
Sırtımdaki o keskin sızıyla gözlerimi açtım. Yavaşça doğrulmaya çalıştım ama her hareketimde Ayten Hanım'ın vurduğu yerler birer ateş parçası gibi yanmaya başladı.
Ayten Hanım... Artık ona ana demeyecektim. Dilim varmıyordu zaten o kelimeye. Annem erkenden bırakıp gitmişti beni, kimsesizliğimden, çaresizliğimden ona sığınmıştım. Bir ihtimal, sadece bir ihtimal kadın halimden anlar, beni bu ateşin içine atmaz demiştim. Ama yanılmışım. Onun için oğlu her şeydi, bense sadece o evi çekip çeviren, vakti gelince de oğlunun altına yatacak bir sığıntıydım.
Bu saatten sonra hiç kimse benden değerli değildi. Kendi canımı ben düşünmezsem, bu konaktakiler mi düşünecekti?
Bu akşam gidecektim. Ne yarın olacak düğün umurumdaydı ne de arkamdan edilecek laflar. Varsın adımı çıkarsınlar, varsın bana nankör desinler. El alemin ağzı torba değil ki büzesin. En azından Şervan’ın o kirli ellerinde solup gitmeyecektim.
Gidecektim işte. Akşam karanlığı iyice çökünce, herkes kendi derdine düşüp el ayak çekilince o ormana, dere kenarına varacaktım. Ardil gelecekti, biliyordum. Gelecekti ve ben ondan yardım isteyecektim.
Belki o da tekin biri değildi, belki o da can yakıyordu ama ne olursa olsun bu cehennemden daha kötü olamazdı.
Zorlukla ayağa kalktım. Aynadaki aksime baktım bir süre. Yüzümdeki tokat izi hafiften morarmaya başlamıştı ama gözlerim... Gözlerim ilk defa bu kadar kararlı bakıyordu.
Üstümü çıkarıp aynada arkama baktım. Sırtım yer yer yumruk büyüklüğünde morarmıştı. Bacaklarım da aynı şekildeydi. O kadının acımasızca vurduğu yerler resmen siyaha dönmüştü. Acısı kemiklerime işliyordu ama şimdi canımın derdine düşme vakti değildi.
Üstüme alçının rahatça geçebileceği bol bir bluz ve gri bir etek geçirdim. Odamdaki koltuğa çöküp dışarıyı izlemeye başladım. Saat ona geliyordu. Kapı kolu aniden aşağı yukarı oynamaya başlayınca yerimden fırladım. İyi ki kilitlemiştim. Ardı ardına kapıya vuruldu ama sesimi çıkarmadım.
"Avşin! Aç şu kapıyı!" diye seslendi Ayten Hanım. Açmadım. Ben açmadıkça o daha da hırsla vurdu kapıya.
Yıllarca onların ekmeğini yedim, bana baktılar, sırf bu yüzden hep sustum. Ne dedilerse "tamam" dedim, başımı eğdim. Ama şimdi fark ediyorum ki bunları yapmak zorunda değildim.
Buraya kendi isteğimle gelmemiştim. Onlar bana bir oda, sıcak bir yemek vermişti ama karşılığında beni oğullarına "gelin" diye almışlardı. Bu yaptığım nankörlük olmayacaktı.
Kimsesizliğimi, elimde avucumda kimse olmamasını fırsat bildiler. Belki de en başından beri oğullarının nasıl biri olduğunu biliyorlardı. Beni o küçük yaşımda alıp yıllarca manipüle ederek burada tutmuşlardı.
"Avşin aç şu kapıyı nankör!"
"Gidin Ayten Hanım. Yarın düğüne kadar buradan çıkmayacağım."
"Hanım ha? Hanım hele bir çık sen oradan, ben sana gösteririm hanımı!"
"Sizi görmek istemiyorum, lütfen en azından bugün beni rahat bırakın."
"Gidiyorum ama bak, sakın bunları kocama anlatma. Şervan da tüm gece gelmedi zaten."
Şervan’ın evde olmadığını bilmek beni biraz olsun rahatlattı. Uzaklaşan ayak sesleriyle beraber kaskatı kesilen vücudumu serbest bıraktım. Çatlayan ve alçıda olan elim sızlıyordu. Bir ağrı kesici almam lazımdı ama odadan kesinlikle çıkmayacaktım.
Bütün gün odada bir o yana bir bu yana döndüm durdum. Biraz kitap okumaya çalıştım ama satırlar birbirine karışıyordu. Bana ait gerçekten bir şey var mı diye baktım çevreye, yoktu. Ne yedim ne içtim ne de kapıyı bir an olsun araladım. Gün boyu ne Şervan’ın ne de Ayten Hanım’ın sesini duydum. Pencereden baktığımda sadece bahçede dolanan çalışanları görüyordum.
Gece iyice çöktüğünde, konaktaki o ağır sessizlik her yeri sardığında üstüme bir hırka aldım. Parmak uçlarımda, nefesimi tutarak odadan çıktım. Kimseye görünmeden o koca konaktan dışarı süzüldüm. Yanıma hiçbir şey almadım. Bu evde bana ait tek bir iğne ucu bile yoktu ve onların aldığı hiçbir şeye muhtaç kalmak istemiyordum.
Siyah atıma binip arkamdaki o cehennemi andıran konağa son bir kez baktım. Hiç beklemeden dereye doğru dehledim. Daha çok uzaklaşmamıştım ki gelen o ses buz gibi dondurdu beni.
"AVŞİN!"
Şervan’ın sesiydi bu. Gecenin karanlığını yırtan, öfkeden çatallanmış o ses... Arkama bakmadım ama kalbim boğazımda atmaya başladı. Atımı daha da hızlandırdım. "Hadi oğlum, hadi," diye fısıldadım. Ağaçların dalları yüzümü kamçılıyor, rüzgar hırkamı savuruyordu ama durmaya niyetim yoktu.
Şervan arkamdan bağırıyordu ama peşimden atlı gelip gelmediğini kestiremiyordum. Kulaklarımda sadece rüzgarın uğultusu ve kendi kalp atışlarım vardı. Dereye yaklaştıkça suyun şırıltısı artıyordu.
Ardil’in orada olacağına dair içimde garip bir inanç vardı. Eğer o da yoksa, eğer o da beni yalnız bırakırsa işte o zaman gerçekten sonum gelirdi.
Büyük ağacın altına vardığımda atı aniden durdurdum. Şervan’ın sesi hala geliyordu ama aramızdaki mesafe biraz açılmıştı. Atın üstünden nasıl indiğimi bilemeden yere atladım ve arkama baktım. Şervan atın üstündeydi, aramızda artık çok bir mesafe kalmamıştı. Korku iliklerime kadar işledi, hızla derenin olduğu tarafa doğru koşturmaya başladım.
Tek temennim Ardil'in burada olmasıydı. "Lütfen Allah'ım," diye fısıldadım nefes nefese, "lütfen burada olsun."
"Kaçma yosma! Ulan seni yakaladığımda altımda inim inim inletmezsem bana da Şervan demesinler!" O öfkeli, zehir saçan sesi duydukça adımlarımı daha da hızlandırdım. Derenin kıyısına geldiğimde gözlerim çılgınlar gibi etrafı taradı.
Yoktu. Kimse yoktu. Sadece suyun sesi ve gecenin karanlığı karşıladı beni. Gözlerim korkuyla ve saf bir çaresizlikle doldu. Dudaklarımdan bir hıçkırıkla beraber "Ardil..." ismi döküldü.
Şervan’ın hemen arkamda olduğunu görünce nereye gittiğime bile bakmadan tekrar atıldım ama onun bir adımı benim üç adımımdı. Kaçmama fırsat kalmadan iri elleri belime dolandı ve beni acımasızca yere savurdu.
Alçılı elimin üstüne düşünce acıdan gözlerim karardı, boğuk bir inilti koptu ağzımdan.
"Kaçarsın benden ha?" diye kükredi. Üstüme abanıp sağlam olan elimle alçılı elimi başımın üstünde birleştirdi. Yüzünde nefret dolu, çiğ bir öfke vardı. Ama tüm bu duyguların ötesinde, gözlerinde çok daha korkunç bir şey görüyordum; saf bir delilik. O an anladım ki buradan ancak cesedim çıkacaktı.
"BIRAK! BIRAK BENİ!" diye bağırdım, altından kurtulmaya çalışarak. Sesim boğazımda düğümleniyor, ciğerlerim patlayacak gibi oluyordu.
"Bırakayım da o aşığınla buluş ha? Orospu! Biliyordum beni böyle sessiz sakin onca sene beklemeyeceğini, bir haltlar karıştırdığını biliyordum!" Şervan'ın yüzü hırstan kıpkırmızı kesilmişti. Tükürükleri yüzüme sıçrıyordu.
"Bırak beni, dokunma bana!" Bedenini iyice üzerime bastırınca her hattını, vücudunun baskısını tüm kemiklerimde hissettim. Midem bulandı, nefesim kesildi. O iğrenç kokusu burnuma doldukça kusacak gibi oldum.
"Sen benimsin. Tapun bende senin. Seni öldürürüm de kimseye yar etmem." Gözleri kararmış, insanlıktan çıkmıştı.
Bir eliyle iki bileğimi birden tepemde sabitleyip diğer eliyle eteğimi yukarıya çekmeye başladı. Bacaklarımı deli gibi sallıyor, dizlerimle onu itmeye çalışıyordum ama adam bir kaya gibi ağırlaşmıştı üzerimde.
"Buraya siktirmeye geldin kendini madem, o zaman biz de erkenden gerdeğe girer istediğini veririz." Duyduğum lafın iğrençliğiyle bir an dondum kaldım. Kanım çekildi sanki. O kısa sürelik şokumu fırsat bildi, kumaşı kavrayıp asıldı. Eteğimin bir kısmı kulak tırmalayan bir sesle yırtıldı.
Hıçkırarak ağlamaya başladım. "Şervan yapma, nolur yapma!" diye yalvarırken buldum kendimi. Az önceki öfkem gitmiş, yerini hayvani bir korkuya bırakmıştı. Alçılı elim zonkluyor, sızısı beynime vuruyordu ama şu an canımın yanması umrumda bile değildi.
Pantolonunun kemerine uzandığında gözlerimi sımsıkı kapattım. Ardil gelmiyordu. Kimse gelmiyordu. Burası benim mezarım olacaktı ve Şervan beni diri diri buraya gömecekti.
Buna izin veremezdim, vermeyecektim. Elimi serbest bıraktığı ve kemerine odaklandığı o saniyeyi fırsat bilip elimi yanımdaki taşa attım. Tam kafasına vurmak için kaldırmıştım ki ani refleksle kolumu yakaladı.
Bileğimi neredeyse kıracak gibi sıktıktan sonra, annesinin dün vurduğu yanağıma bütün gücüyle bir tokat patlattı. Kafam yana düştü. Dudaklarımdan süzülen kanın sıcaklığını ve yanağımdaki o cayır cayır yanmayı hissederken bir an her yer karardı, bayıldığımı sandım.
"Geberteceğim seni. Geberteceğim. O adamla ne işin olduğunu söyle, sike sike öldüreceğim seni."
"BIRAK BENİ BIRAK!" diye bağırdım, sesim artık çatallanmıştı.
"SUS LAN SUS! Buraya da onun için mi geldin? Mirşad için mi?"
"O kim bilmiyorum Şervan, lütfen bırak gideyim. Sevmiyorsun beni zaten ne olur yapma bunu. Millete söyle, aşığına kaçtı de. Ölmüş de, ne dersen de ama bunu yapma bana." diye inledim. Gözyaşlarım yüzümdeki kana karışıyordu.
"Bilmiyorsun ha? Bilmiyorsun demek yalancı kaltak! Dün senin yanında görmüş millet. Mirşad Şahman, Korhanların gelininin yanındaydı, kız ağlıyordu o da başında bekliyordu diyor herkes."
Dün... Dün sadece Ardil’i görmüştüm ben. Sadece o vardı. O anın şaşkınlığıyla zihnimde sadece o isim yankılandı.
"Ardil..." Fısıltı şeklinde dudağımdan dökülen bu isim, Şervan’ın içindeki canavarı tamamen serbest bıraktı. Gözleri yerinden çıkacak gibi oldu, parmaklarını bir pençe gibi boğazıma geçirdi. Nefesim bir anda kesildi, boğulmaya başladım.
"Ardil ha? Demek sana ikinci adını söyleyecek kadar samimi oldunuz? Altına da yattın mı? YATTIN MI LAN!" diye kükredi.
Boğazımdaki baskısı arttıkça gözlerimin önünde beyaz ışıklar çakmaya başladı. Ellerimle ellerini çözmeye çalışıyordum ama gücüm tükeniyordu. Şervan’ın yüzü bulanıklaşıyor, hırıltıları uzaktan gelmeye başlıyordu.
"Cevap ver orospu! Kaç kere becerdi seni o soysuz?" Yüzünü yüzüme iyice yaklaştırdı, gözlerindeki o saf kötülüğü gördüm.
Tam o an, her şeyin bittiğini, öleceğimi anladığım o saniyede parmaklarımın arasında hala sımsıkı duran taş parçasını hatırladım. Toprağın içinden söküp aldığım o sertlik son şansımdı.
Bütün hıncımla, ölmemek için son bir gayretle taşı kaldırıp tam şakağına vurdum. Sert bir "çat" sesi duyuldu. Şervan bir an dondu kaldı, gözleri arkaya kaydı ve küfürler savurarak üzerimden yana doğru yalpaladı.
Boğazımdaki pençeler çekilince ciğerlerime dolan hava yakıcıydı. Öksüre öksüre onu ittim. O iğrenç, vücudunun bir saniye bile bana değmesine tahammülüm kalmamıştı.
Sarsıla sarsıla öksürüyor, her nefeste boğazım parçalanıyormuş gibi hissediyordum. Şervan yüzünden aşağı süzülen kanla, bulanık gören gözlerini bana dikmişti. Toprağın üzerinde öylece devrilmiş, tam bayılmasa da sersemlemiş bir halde nefesleniyordu.
Öksürüklerim biraz dindiğinde, her yerim titreyerek ayağa kalktım. Dizlerim birbirine çarpıyordu. Şervan elini toprağa dayayıp doğrulmaya çalıştı. "Avşin..." diye mırıldandı.
Sesi boğuk geliyordu ama biliyordum, o darbe onu sadece yavaşlatmıştı. Gitmezsem, buradan kaçmazsam beş dakikaya toparlanır ve bu sefer beni gerçekten öldürürdü.
"Allah belanı versin şerefsiz!" diye bağırdım hıçkırıklarımın arasından. Yerden daha büyük, daha ağır bir taş buldum.
Bir elim alçıda olsa da içimdeki nefret bana güç veriyordu. Yanına yaklaştım. O bana kıydığı ellerini toprağa koymuş güç alıyordu. Hiç düşünmeden taşı önce sol elinin, sonra sağ elinin üzerine indirdim.
"Bu kırdığın elim için!" diye haykırdım. Bir kez daha vurdum.
"Bu bana attığın tokat için!" Gözlerimden yaşlar süzülüyor, içimde birikmiş acı dışarı taşmak istiyordu.
Bir darbe daha indirdim. "Bu bana istemediğim halde dokunduğun, beni kirlettiğin için!"
Vurduğum her darbede boğazından o hayvan gibi bağırtıları kopuyordu ama umrumda değildi. Acı çeksin istiyordum. Benim çektiğim her bir saniye için o ömür boyu sızlasın istiyordum. Taşı fırlatıp attığımda ellerim kan içindeydi, Şervan ise acıdan iki büklüm olmuş toprağı tırmalıyordu.
"Bitti Şervan," dedim sesim titreyerek. "Senin o leş ellerin bir daha asla bana değemeyecek."
Arkamı dönüp sendeleye sendeleye koşmaya başladım. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Sadece o kokudan, o adamdan ve o karanlıktan uzaklaşmak istiyordum. Ayaklarım birbirine dolanıyor, yırtılan eteğim bacaklarıma dolanıyordu ama durmadım.
Nereye gittiğim umrumda bile değildi. Ölümden daha beterini yaşamıştım az önce.