▶Tanıtım◀
Arkama bile bakmadan koşuyordum. Koşmalıydım... Kendim için, yaşamak için o yolu bitirmem gerekiyordu. Issızlığın ortasında gözlerimle sığınacak bir yer aradım. Uzakta, etrafı tellerle çevrili bir çiftlik evi görünce bütün gücümü bacaklarıma verip oraya doğru atıldım.
"Avşin! AVŞİN KAÇMA!"
Arkamdan gelen o bağırışla yüreğim ağzıma geldi. Sesi çok yakındı. Çalılara takılıp yırtılan elbisemi, ayağımdan fırlayıp giden pabuçlarımı zerre umursamadım; can havliyle koşmaya devam ettim. Bir an duraksayıp arkama baktığımda kimseyi göremedim. Belki de izimi kaybettirmiştim ama durmaya gelmezdi, her an bir yerlerden çıkabilirdi.
Ciğerlerim yanıyordu. Biraz soluklanmak için durup tekrar arkamı kolladım. Ağaçların gölgesinden başka bir şey yoktu. Tam doğrulup önüme dönmüştüm ki, bir atlı belirdi. Üzerime doğru geliyordu.
Korkudan ne yapacağımı şaşırdım, dizlerimin bağı çözüldü. Sağımdan yaklaşan atlının baskısıyla kendimi o çiftliğin tellerine doğru attım. Atlı hala peşimdeydi, nal sesleri toprağı döverken kaçacak yerim iyice daralıyordu.
Yaklaşan ata bakarken ayağım bir köke takıldı ve boylu boyunca toprağın üstüne düştüm. Acıyan ellerim ve kanayan dizlerimle gözlerim doldu. Artık emindim; ne arkamdaki adamdan kurtulabilecektim ne de bu yabancı atlıdan.
"Ne diye deli gibi koşup duruyorsun?"
Başımı kaldırdığımda onu gördüm. Daha bir hafta önce gördüğüm o yüz, şimdi tam karşımdaydı. Mavinin en koyu, en soğuk tonuna sahip gözleri ruhsuz bir ifadeyle bana bakıyordu. Atından inip tepemde dikildi. Halime, tavrıma, parçalanan elbisemin arasından görünen bacağıma baktı. Utançla ellerimi üstüme siper etmeye çalıştım ama nafileydi. Hafifçe göz devirip sırtındaki yeleği çıkardı ve hoyratça üzerime attı.
"Nereye böyle, vahşi orman gülü?"
Beni unutmamıştı, hatırlıyordu. Tam ağzımı açıp bir şey söyleyecektim ki uzaktan gelen o nefret dolu sesi duydum. "Avşin! ÇIK ORTAYA! ULAN BULACAĞIM SENİ, BULUNCA BAK NELER YAPACAĞIM!"
Korkuyla yerimden fırlayıp adamın arkasına sığındım. Sanki orada görünmez olacakmışım, o koca gövdesi beni dünyadan saklayacakmış gibi ceketine tutundum. Titreyen kollarıma o koca ellerini koydu. Ben daha ne olduğunu bile anlayamadan belimden kavradığı gibi havaya kaldırdı ve atın üstüne bıraktı. Hareket ettiğim için yere düşen yeleği tekrar alıp üstüme örttü. Ağzımı açıp tek kelime etmedim.
Korkunç biriydi, belki de bir psikopattı ama içinde bulunduğum durumda bu canavara sığınmaktan başka çarem yoktu. Bir canavardan kurtulmak için kendimi daha beteri olan bir başkasına emanet ediyordum.
Atı dehledi. At hızla yol alırken düşmemek için sıkıca beline sarıldım. Az önce uzaktan gördüğüm o çiftlikten içeriye girdik. Attan iner inmez beni yine belimden tutup yere indirdi. Bacaklarım yaşadığım korkudan, adrenalinden zangır zangır titriyordu; ayakta durmakta zorlanıyordum. Üstüm başım toz toprak içindeydi. Yırtılan kıyafetlerim, dudağımdan sızan kanla sefil bir halde göründüğüme emindim.
Göz ucuyla bana bakıp eve doğru yürümeye başladı. Öylece durup gidişini izledim. Arkasına dönüp hala olduğum yerde çakılı kaldığımı görünce duraksadı. "Kucağıma mı alayım orman gülü? Benden yana sıkıntı değil," dedi. Sırıtarak bakıyordu ama o gülüş hiç de masum değildi. Sessizce başımı sallayıp onu takip ettim.
İçeriye girdiğinde kapıyı açık bıraktı. Evin içindeki sessizlikten kimsenin olmadığı belliydi. Kapının önünde durup çekinerek içeriye baktım. Her yer pırıl pırıldı, her şey yerli yerindeydi. Kendi çamurlu, kirli ayaklarıma bakınca içeri girmeye utandım, öylece eşikte kalakaldım.
"Ne oldu?" diye sordu, duygudan yoksun sesiyle.
Önce ayaklarıma, sonra ona baktım. Derdimi hemen anladı. Bakışlarını bir an bile yumuşatmadan ayaklarımdaki çamura, sonra da tertemiz parkelere baktı. Umursamaz bir tavırla, "Siktir et, gel!" dedi. Arkasına bile bakmadan içeriye adımladı. Ben de mecburen o kirli ayaklarımla, her adımda utana sıkıla peşinden gittim.
Salona geçip gösterdiği yere oturdum. Koltuğun kenarına iyice sinip dizlerimi kendime çektim. Küçüldükçe küçülmek istiyordum. Sonunda dayanamayıp başımı dizlerime gömdüm ve kendimi bıraktım. Hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. O ise tek bir kelime bile etmeden sustu. Odada şöminede çıtırdayan odunların sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu.
Biraz rahatladığımda başımı kaldırıp ona baktım. Karşımdaki koltuğa yayılmış, ellerini birleştirmiş öylece beni izliyordu. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir öfke vardı; dümdüz, buz gibi bakıyordu.
"Kimden kaçıyordun?"
Sustum. Sesim boğazımda düğümlendi, konuşamadım. Sessizliğim onu sinirlendirmişti; kaşlarının hafifçe çatıldığını görünce içimi bir korku kapladı. Onun sinirlendiğinde ne kadar tehlikeli biri olabileceğine dair hikâyeler duymuştum.
"Sana bir soru sordum orman gülü?"
Ağlamaktan şişmiş dudaklarımı zorlukla araladım. Sesim bir fısıltıdan farksızdı. "Bana yardım et."
"Ne dedin? Duyulmuyor."
Bakışlarımı gözlerinden kaçırıp yine o kısık sesle tekrarladım. "Bana yardım et..."
"Sesin gelmiyor, bağır!"
Hem içimdeki o birikmiş sinirle hem de düştüğüm bu çaresizlikle kendimi tutamadım. Bütün gücümle haykırdım. "BANA YARDIM ET!"
Dudakları hafifçe kıvrıldı. "İşte böyle," dedi, sesi odaya bir buz gibi yayıldı. "Bağır yoksa seni duyamam."
Gözlerindeki o ruhsuz bakışa rağmen başka çarem yoktu. "Yalvarırım bana yardım et," dedim, sesimdeki titremeye engel olamayarak.
Geriye yaslandı, parmaklarını birleştirip düşünür gibi yaptı. "Ederim etmesine de... Ben ne kazanacağım sana yardım edersem? Bu işin bana karı ne olacak?"
"İyilik nedir bilir misin?" diye sordum, belki de son bir umutla vicdanına dokunmak isteyerek.
Güldü. Ama bu gülüşte hiçbir sıcaklık yoktu. "Bilirim ama iyiliklerin karşılığını da isterim. Ben bedava iş yapmam orman gülü."
"Ne istiyorsun?"
"Ne verebilirsin?" diye sordu, sorusu havada asılı kaldı.
Çaresizlikle ellerime, üstümdeki o kirli kıyafetlere baktım. "Ben... Param yok. Sana verebileceğim hiçbir şeyim yok ki benim."
Bu sefer gerçekten eğleniyormuş gibi bakmaya başladı. "Para istediğimi de nereden çıkardın? Para içinde yüzüyorum zaten, senin üç kuruşuna mı kaldım?"
"Ne istiyorsun o zaman?"
Gözlerini kıstı, bakışlarını üzerimde gezdirdi. O an odadaki hava ağırlaştı, nefesim daraldı. "Seni," dedi.
"NE?!"
Şaşkınlıktan ve korkudan yerimde sıçradım. Doğru mu duymuştum? "Seni istiyorum. Benim ol," diye tekrarladı.
"Sen... Sen ne diyorsun?" Sesim iyice kısıldı, ne yapacağımı şaşırdım.
"Duydun. Tekrarlamaktan hoşlanmam."
Başımla reddettim, kendimi koltuğun iyice köşesine ittim. "Ben öyle... Öyle biri değilim, olmaz. Yapamam."
"Nasıl biri?" diye sordu, sesinde alaycı bir merak vardı.
"Yatağına girmek istemiyorum!" diye bağırdım, kendimi savunma içgüdüsüyle.
Bu tepkim üzerine kısa bir an duraksadı, sonra yüzüne o karanlık sırıtışı yerleşti. "Ah orman gülü, sen yanlış anladın. Öyle bir şey değil istediğim."
"O zaman ne?"
Gözlerimin içine baktı, bu sefer bakışları daha keskindi. "Karım ol. Benim ol, yatağımda ol. Ama sadece orada değil; soyadımı taşı, evimde ol. Kısacası, tamamen benim ol."
Ben Avşin Ezel... Yaşamak için Azrail'le anlaşma yapacak olan Avşin. Azrailim ise Mirşad Ardil Şahman.