İki gündür çiftlikteydik. Ardil yanımdan ayrılmıyordu. Geceleri hâlâ kabus görüyordum ve o, yer yatağında yatmanın ne kadar rahatsız olduğunu bile bile sabaha kadar elimi tutuyordu. Elinin sıcaklığı, karanlığın içinde tutunabildiğim tek şeydi. Bazen ortadan kayboluyordu ama. Bir ya da iki saatliğine gidiyor, sonra geri geliyordu. Çiftlikten çıkmadığına emindim ama nereye gittiğini hiç sormamıştım. Sormaya korkuyordum belki de. Onunla doğru düzgün konuşmamıştık henüz. Adı soyadı dışında bildiğim hiçbir şey yoktu. Ailesi kim, kaç kardeşler, kaç yaşında... Hiçbirini bilmiyordum. Bakışları o kadar doluydu ki, sormaya çekiniyordum. Evdeki çalışanlar ise bir ruh gibi sessizlerdi. Yemek saati dışında kimseyi gördüğüm yoktu. Ara sıra Sinan gelip gidiyordu; Ardil’e sadece bir baş selamı verip al

