Yanımıza birkaç parça erzak aldık. Ve birde paslı bir kılıç. Eunor bana rehberlik ederken ben de yanında onu takip ettim. Derin ormanların ve yıkık dökük birkaç evin yanından geçtik. Bir süre sonra kuşların cıvıltısı ve çiçeklerin renkli görüntüsü yok olmaya başladı. Orman ölü ve kokuyordu. Eunor ise avucunun içi gibi biliyordu sanki buraları. Çok geçmeden ağaçların ilerisinde tek bir mumun ışığı belirdi. Geldiğimiz yer bu puslu ormanın ortasında eski püskü bir evdi.
“Yaratıkların bir evde yaşadığını bilmiyordum Eunor.” Oysaki onlar mağaralarda ve pis mekanlarda ikamet eden vahşi şeylerdi.
“Dediğim gibi henüz bir yaratık değil. Onu sakın korkutma. İlginç bir şey görürsen kaç.”
Eunor bunları söylerken son derece ciddiydi. Kapıya kadar beraber yürüdük. Bana, biraz geride durmamı söyledi. Kapıyı kodlayarak çaldı. Önce iki kere, sonra üç kere ve son olarak bir kere. İçeriden ayak sesleri geldi, tıpkı sendeleyen bir adamın ayak sesleriydi. Kapı çok ince açıldı önce. Kapının ardındaki yeşil göz Eunor’a baktı. Ve kapıyı iyice açtı.
“Girin, çabuk girin. Güvenli değil.”
Ses orta yaşlarda bir adama aitti. Önce Eunor girdi, sonrada ben. Kapı benim ardımdan hızlıca örtüldü. Adam çok cılızdı, kıyafetleri eski püsküydü ve kollarını düzgün kullanamıyordu. Pencereden bir süre dışarı baktı. Güvenli olduğuna karar verdiğinde bize doğru döndü. Gözlerimin içine uzun uzun baktı. Yeşil gözleri ruhumu okuyordu sanki. Eunor’a döndü.
“Gelmek için hiç iyi bir zaman değil Eunor. Ne olacağını biliyorsun.”
Eunor sakin bir şekilde adamı dinledi, ben ise her an kılıca davranmak için bekler haldeydim.
“Bilerek geldim, sana sormamız gereken birkaç soru var. Umarım bize yanıt verebilirsin. Bu benim ar-"
Adam birden Eunor’un sözünü kesti. Yüzünden boncuk boncuk terler akmaya başlamıştı. Gözleri bende kitlenmiş halde ve son derece ruhsuz bir şekilde.
“Kim olduğunu biliyorum arkadaşının. Onun buraya geleceği haber verilmişti.”
“Kim? Sana kim haber verdi?” dedi Eunor.
“Ses bana söyledi, onun buraya geleceğini. Onun için planları var. Ondan korkuyor. Ölüm getiren Ahivir. Savaş tanrısı Ahivir. Seni bu isimlerle tanıyor.”
Adam bunları söylerken kısa bir şok yaşamıştım. Eunor ise gözlerini adamdan bana doğru çevirdi.
“O olamaz.” Dedi Eunor. Adam yanıtladı.
“Ama o. Hepimizin sonunu getirecek olan.”
Adam bir anda gözlerini kapadı ve dişlerini sıkmaya başladı. Çok acı çekiyor gibi bir hali vardı.
“Eunor vakit geldi. Hemen gidin!”
Eunor panik halindeydi, beni sol kolumdan sıkıca kavradı. Gözlerimin içine baktı.
“Ne kadar hızlı koşabilirsin Ahivir!?” Bunları söylerken artık onu korku sarmıştı. Adam birden kriz geçirir gibi bir hal aldı ve dizleri üstüne çöktü.
“Koş!”
Eunor ve ben çok hızlı bir şekilde oradan kaçmaya başladık. Eunor sanki rüzgârda uçan bir yaprak gibiydi. Benden daha hızlı bir şekilde kaçıyordu. Hem yolu biliyor olması hem de bir cadı oluşu ona bu avantajı sağlıyordu. Ben ise gecenin karanlığında bir sağa bir sola çarparak Eunor'u takip etmeye çalışıyordum. Çok geçmeden karanlıkta Eunor'un izini kaybettim. Ve o sesi duydum. Bir uluma sesi. Aç ve kızgın bir kurdun çıkardığı bir uluma sesiydi bu. Tüm orman bu sesle yankılandı. Daha sonra bir parçalanma sesi duydum, ses evin yönünden geliyordu. Ve daha sonra bir şeyin beni takip ettiği hissine kapıldım. Ne kadar hızlı koşsam da sürekli arkamdaydı. Ve artık kaçmanın bir şeye yaşamadığına karar verdim. Ormanın ortasında ağaçların arasında birden duraksadım. Paslı kılıcı çıkardım. Onu bekledim. Sesi yavaş yavaş çoğalıyordu. Ses bana yaklaşırken artık daha da sakinleşti ve birden ses ortadan kayboldu. O an peşimi bıraktığını düşündüm ama etrafta sadece ben ve Eunor vardık. Eğer peşimi bıraktıysa mutlaka Eunor'u takip ediyor olmalıydı. Ve bu daha kötüydü benim için. Sanki bir an arkamdan ses duyar gibi oldum. Küçük çok küçük bir dalın kırılma sesi. Arkama hızlıca döndüm. Ve işte yine beni izleyen o yeşil gözler oradaydı. Tam çalıların ardında. Saldırı pozisyonunu almamla yeşil gözler daha yükseğe çıktı. O şey her ne ise bana saldıracak ve belki de beni öldürecekti. Çalıları yararak yavaşça gelmeye başladı, önce uzun sarı bir mızraktan farksız parlak pençeleri göründü. Daha sonra iki buçuk metre boyunda siyah bir vücut. Sonra ise uzun somaklı, dik kulaklı yeşil gözlü o şey. Saldırmak için hamle yaptığında, kendimi sola doğru attım. Pençeleri ağacın kabuğunu paramparça etti. Sürekli saldırılarından kaçarak bir sağa bir sola yuvarladım kendimi. Artık ağaçlar neredeyse yıkılmış ve ben yorgun bir haldeydim. Kılıcımı yukarı kaldırdım, ucunu kurdun boynuna yönelttim. Ve son saldırısında kılıcımı boğazından içeri soktum. Birden kafasını silkelemeye başladı. Çırpındı. Tekrar dikildi karşımda. Gözlerimin içine bakarak kılıcı boğazından eliyle çıkartıp bir kenara fırlattı. O an elimde silah olmadan çıplak ellerle o şey ile dövüşüp hayatta kalmam imkansızdı, silahım olsa dahi onun üzerinde bir işe yaramadığını kendi gözlerimle görmüş oldum. Kurt bana bakıyordu. Ve o an arkamda başka bir ses duydum. Koşarak gelen, bana yaklaşan bir ses.
“Çekil!”
Gelen Eunor'du. Yanımdan koşarak geçti, kurdun üzerine doğru. Elinde uzun bir meşale vardı. Kurt kulaklarını kıstı. Artık hedefi ona hızla yaklaşan Eunor'du. Eunor elindeki meşale ile kurdun çenesine hızlıca vurdu. O an amacı onu öldürmek değildi. Bu bir meşale ile sonlanacak bir savaş değildi. Eunor sadece beni kurtarabilmek için kendini hedef yapmıştı. O anda her şeyin bittiğine kanaat getirdim. Eunor ve ben için artık yolun sonuydu. Ben bunları düşünürken solumuzdan bize hızla yaklaşan başka bir ses duyduk. Sesi duymamak imkansızdı. Solumuzdan her ne yaklaşıyorsa yolunun üstünde ne varsa devirerek geliyordu. Ses tam dibimizdeyken o uyarı geldi.
“Kenara çekil Ahivir!”
Duyduğum ses kardeşim Avinir'e aitti fakat üzerimize gelen şey bu dünyadan değildi. Uzun çalıların ardından kurdun üstüne atlayan kara bir gölge. Yerde yanmaya devam eden meşalenin ışığında üstündeki zırh bir güneş gibi etrafı aydınlattı. Bu Avinir'in bineği kara gölgeydi. Bir ayıya benziyordu fakat cüssesi bir ayıdan üç kat daha fazlaydı. Kurdun üzerine doğru atıldı, ayaklarının üstüne dikildi sağ koluyla kurda öyle hızlı vurdu ki kurdu paramparça ettiğini sandık. Kurt ise karşılık veremeden oradan kaçmaya başladı, ayı ise onu uzun bir süre kovaladı. O an karar gölgenin açtığı yoldan bize doğru yaklaşan Avinir'i gördüm. Saçları altın sarısı, zırhı ise gece kadar karanlıktı. Belinde yürüdükçe çalan çanların sesini çıkaran uzun kılıcı vardı. Önündeki ağaç dalını eliyle kenara ittirdi.
“Tam zamanında gelmişim desene.”
Bilgelik tanrıçası olmanın ötesinde o sahip olduğum tek kardeşti. Her zaman her yere tam vaktinde giderdi. Fakat şu anda burada olmak gibi bir planı hiç yapmamıştı. O bana gönderilmişti.
“Küçük kardeşim, kendine biraz daha dikkat etmelisin! O şey ikinizi de aşar. Umarım kara gölge işini bitirmiştir.”
Sözünü bitirdikten hemen sonra biraz uzakta kavganın sesleri duyuldu çok sürmeden de sesler kesildi. Kara gölge ağaçların arasından ağzında kurdun bacağıyla geri döndü.
“İşte benim kızım!”
Avinir kendinden çok emindi. O gece kara gölgenin üstünde eve geri döndük. Eunor arkamda oturuyordu. Hem endişeli hem korkmuş hem de hüzünlüydü. Arkadaşı için üzülüyordu. Eve vardığımızda kapı aniden yaşlı adam tarafından açıldı. Elindeki cılız sopasıyla kara gölgeye meydan okumaya çalıştı.
“Yaşlı moruk biziz sakın ol!”
Yaşlı adam kafasını sağa doğru yatırarak beni görmeye çalıştı.
“Ahivir? Neredeydiniz siz be! Bütün gece sizi bekledim!” ona haber vermeden gitmemiz onu endişelendirmişti.
“Bu kadında kim Ahivir? Ayı nereden çıktı?!”
“İçeride konuşalım bunları olur mu bunak herif!” gecenin verdiği yorgunlukla sabrımın sınırı kalmamıştı. Avinir kara gölge ile dışarıda beklemesi için anlaştı. Eve girdiğimizde yaşlı adam durmadan kardeşime bakıyordu, tıpkı âşık olmuş gibiydi. İlerleyen saatlerde yaşlı adama neler olduğunu anlattım ve Avinir'in beni nasıl kurtardığını. Fakat o bizim başımızdan geçenlerden çok kardeşimle ilgileniyor gibiydi.
“Çok uzun yoldan gelmiş olmalısınız leydim!”
Yaşlı adam, tam bir çapkın gibi konuşmaya başlamıştı. Ben ise konuya girip kardeşimin neden buraya geldiğini öğrenmeye çalıştım.
“Avinir, ne işin var burada?”
Gözlerimin içine baktı.
“Bu diyar hakkında canımızı çok sıkan şeyler oldu, Ortros'un sana verdiği görevi yerine getiremedin ve cezalandırıldın. Bu mahluklara yardım etmek yerine hepsinin sonunu getirmeliydin. Ortros senin pisliğini temizlemem için beni buraya gönderdi. Seni bulmak için ışığını takip ettim. Neyse ki zamanında buraya varmışım!”
Oysaki Ortros beni buraya gönderirken hiçbir şey söylememişti. Fakat yine de başarısız olmuştum.
“Ortros sana kızıp seni sonsuz uykuya yatırdı fakat işler çirkinleşmeye başladı. Hal böyle olunca tekrar onun tarafından uyandırıldın. Bu sefer insan olarak. Sebep olduğun şeyi artık bir insan olarak temizlemeni istiyor.”
Sesimi aniden yüksektim. “Bu imkânsız! Bir insan olarak bırak onları ortadan kaldırmayı normal bir insanı bile rahatça öldüremem!”
Yüzüme bir tebessüm ile baktı.
“İşte o yüzden buradayım kardeşim! Sana yardımcı olmak için. Fakat yine de benden senin için bir şeyler öldürmemi isteme! Onun yerine sana Sadece biraz akıl ve bu kılıcı getirdim.”
Belindeki uzun kılıcı kınından çıkardı.
“Bunu umarım kullanabilirsin. Adı Gün Alevi. Bana diyardaki nice savaşlarımda yardımcı oldu umarım sana da olacaktır!”
Kılıç çok hafifti ve oldukça keskin görünüyordu. Üzerinde ise tanrı lisanında yazılmış rünler vardı. Altın rengi ve güneş kadar parlak bu kılıç Kardeşim tarafından bana emanet edilmişti.
“Ve.” Diyerek devam etti Avinir konuşmasına. “O kraliçe hala hayatta ama vücudu hareket edemiyor. Büyüsü sayesinde ordu topluyor. Savaş komutanları da o dağa ulaşılabilecek her yolu gözlüyor. Bir tanesiyle savaşmaya çalıştım ama...”
Avinir kolunu gösterdi. Kocaman simsiyah bir morluk vardı.
“Öleceğini anlayınca kaçmaya başladı fakat saldırmaktan da çekinmedi. O şeylerle savaşmak için ya bana ya da bir orduya ihtiyacın var.”
Yaşlı adam birden söze karıştı.
“Ya da ne yaptığını bilen yetenekli avcılara. Öyle ya her işi kendimiz yapmak zorunda değiliz! Bu kız düşük seviye bir cadı, Ahivir artık bir insan ben ise seneye kadar anca yaşarım!”
Avinir, Eunor ve ben yaşlı adamın yüzüne bakakaldık. Eunor konuştu bu sefer.
“Yaşlı adam haklı, ne yaptığını bilen avcılarla hareket etmesi daha kolay olur.”
Bir yaşlı adama, bir Eunor’a baktım.
“Bildiğiniz birileri var mı?”
Yaşlı adam ve Eunor kafalarını salladı. Ne yazık ki kimse yoktu bildikleri. Fakat Avinir bir şeyler biliyordu.
“Buraya gelmeden önce birkaçını buraya çağırmış olabilirim! Ayrıca içlerinden iki tanesi Elf kanı taşıyor ve Kraliçe Elf’in komutanlarından biriyle daha yeni savaştılar!”