Birkaç saat sonra savaş kazanılmıştı fakat kayıplar inanılmaz derecede fazlaydı hem insanlar hem yaratıklar için. O gün yaralar sarıldığında yıllar sonra ilk kez avcılar ve insanlar birbirleri ile iletişim haline girdiler. Cellat Kral savaş alanında Kraliçenin soktuğu mızraktan sağ çıkamamıştı fakat yere de yıkılmamıştı, onu bulan askerler her zaman yüzünün gök yüzüne baktığını ve gülümsediğini anlatıp durdular. Bir ay sonra Cellat Kralın küçük kardeşi Tahta oturdu, bu sefer tüm insanların Kralı olacağına ve kendi çıkarları için hareket etmeyeceğine dair yemin etti. Yıllarca süren anlaşmalardan sonra avcı kabilesi ve artık çok ta fazla olmayan insanlık birleşerek yeni bir hayat kurmaya çabaladılar. Fakat bu birleşme yıllar içinde avcı kabilesini köreltti ve bir daha hiçbir zaman eskisi gibi avcılar yetişmedi. O savaşta savaşan son avcı nesilden sonra etrafta sadece kendine avcı diyen eli kılıçlı insanlar dolaşmaya başladı. Yıllar içinde Kraliçenin ölmediğine dair birçok söylenti çıktı. Bazılarına göre o hala yaşıyor ve tekrar bir ordu toplayarak insanlığın sonunu getirmeye çalışıyordu. O dağa giden sözde avcılardan hiçbiri geri dönmedi, ama yakalanan yaratıkların Kraliçeye bağlılık gösterdiği kaçınılmaz bir gerçek bu da onun hala yaşadığına bir işaret Ahivir!”
Yaşlı adamın anlattıkları sanki o günleri yasıyormuşum gibi gözümde canlandı Kral Mouré iyice paranoyak hale gelip kazanamayacağı bir savaşa girmişti, fakat Tanrı Ortros tarafından ona bahşedilen uzun ömrü ne yazık ki hiç akıllıca kullanamamıştı, tıpkı Kral Mouré 'yi katleden Cellat Kral gibi.
Nitekim küçük kardeşi ondan daha iyi bir Kral olmuş ve iki halkın birleşmesinde büyük bir rol oynamıştı. Yaşlı adam geçmişi anlatmayı bitirdikten sonra uzun uzun düşündüm. O gün uyumamın ve binlerce yıl sonra bir insan şeklinde uyanmamın bir tesadüf olmadığı aklıma girdi. Olanları öğrendikten sonra neden bu zamanda uyandığımı az çok tahmin ediyordum, fakat bunu bir de Eunor 'dan duymak istiyordum.
“Eunor.” Dedim. Bir an sanki soracağım şeyi anlamış gibi yüzüme baktı.
“Sence neden şimdi uyand-" daha sözümü tamamlamadan Eunor beni kesti.
“Neden şimdi uyandığını merak ediyorsun. Neden 500 yıl önce değil veya 100 yıl sonra değil. Senin kim olduğunu öğrenince benim de aklıma bu soru takıldı. Yaşlı adamla da bu konu hakkında çok tartıştık fakat hiçbir mantıklı sebebi yoktu. Seni başkente bıraktıktan sonra biraz araştırma yaptım civardaki avcıların hikayelerini dinledim. Çoğunun hikayesi aynıydı, avlandıkları yaratıklar eskisine göre daha agresifmiş ve asıl ilginç olan şey diğer güçlü yaratıkların neredeyse hepsi bir gecede ortadan kaybolmuş. Nereye gittikleri kimsenin umurunda değildi çünkü avcılar onlar ortada yokken daha rahatlarmış. Bende, benden daha yüksek bir cadıya gittim ve ona bunun neye sebep olabileceğini sordum. O cadı bir an duraksadı ve sesi benim de duyup duymadığımı sordu. Ona ses falan duymadım dedim. Sanki bir an hüzünlenmiş gibiydi. Bak Ahivir cadıların soyu ilk cadıdan gelir ve sadece gerçekten yetenekli olanlar cadılık yapabilir ve bizde kendi içimizde seviyelere ayrılırız. Ben en düşük seviyeden bir cadıyım gittiğim cadı ise gerçekten yetenekli birisi. Ona göre sesi duymamış olmamın sebebi ordusuna layık olmamammış. Bu da güçlü yaratıkların kaybolup güçsüzlerin geride kalmasını mantıklı kılıyor. Cadıya göre zamanı geldiğinde çağırılan her şey onun savaşında bir asker olacak. İstese de istemese de...”
Eunor'un demek istediği tam da korktuğum şeydi ne yazık ki. Kast ettiği şey, yaratıkları yanına çağıran şey Kraliçe Elf ’ten başkası olamazdı. Ama yaşlı adamın anlattıklarına göre Kraliçe, Cellat Kral ile girdiği savaşta ölümcül bir yara almıştı, yaratıkları kendine nasıl çektiğini anlamam gerekiyordu. Hem Eunor'a hem de yaşlı adama aynı soruyu sordum.
“Yaratıklar hakkında neler biliyorsunuz?”
İkisi de bildiği kadarıyla yaratıkları bana anlattı fakat eksik olan bir şey vardı, tam olarak yerine oturmayan bir şey. Anlattıkları hiçbir yaratık böyle bir çağırma özelliğine sahip değildi, çağırılanlar daha çok asker özelliğini taşıyordu.
“Anlattığınız yaratıkların hiçbiri çağırma özelliğine sahip değil.”
Eunor ve yaşlı adam birbirine baktı.
“Daha anlatmadığımız beş tane yaratık var...”
Bana bunu söylerken ikisi de bir korku havasına büründü, ben ise ne olduğunu tam olarak anlamadım.
“Hangi beş tanesi?”
Yaşlı adam anlatmak istedi ama yaratıklar konusunda Eunor bilgiliydi, anlatmaya kendi kraliçesinden başladı.
“İlki cadı kraliçe, dünyadaki tüm cadıların geldiği ilki. Elf kraliçe düştükten sonra kendini kraliçe ilan eden beş yaratıktan ilki, yaş olarak Elf kraliçeden daha genç fakat güç olarak yanından bile geçemez. Elf kraliçe düştükten sonra önemli ölçüde büyük bir yaratık ordusuna liderlik etti. Daha sonra bir strateji olarak insanların arasına casuslar yerleştirmek istedi. Bunun sebebi ise apaçık ortada. Savaş zamanı insanları içten yok etmek. Emrindeki askerlere yakaladıkları insanları yemeden ona getirmelerini emretti. Bundan sonra yüzlerce insan ona getirildi. Bir kan büyüsüyle insanları, görünüşlerini bozmadan yaratık yapmaya çalıştı fakat tüm erkekler öldü. Yaşayanların hepsi kadındı, kraliçeden sonra en yüksek cadılar olarak insanların arasına karıştılar. Ve kraliçenin kan büyüsüyle, layık olan başka kadınları da cadı yaptılar. Her jenerasyonda cadılar daha da güçsüzleri. Ben ise gittiğim cadı tarafından kendi isteğimle dönüştürüldüm. 150 yıl kadar önce...”
Eunor hakkında hiç bilmediğim şeyleri bana anlattı. Fakat cadı kraliçe hakkında daha anlatacakları vardı belli ki.
“İnsanlar bir süre sonra bu olayı öğrendiler fakat bir cadıya zarar verecek kadar güçlü değillerdi. Doğru zamanda hangi silahla saldıracaklarını bilmiyorlardı... Avcı kabilesi ise çoktan cadılar hakkında ustalaşmıştı. Cadıların izlerini sürüp avlanmaları çok zaman almadı. İnsanlardan habersiz başlayan bu av tam bir kıyıma döndü. Kaçan cadılar ise onlarca yıl saklandı ve onlarında birçoğu öldü veya öldürüldü. Şu an cadı sayısı 20 ‘yi geçmez ama güçleri tartışılır.”
Bir an içim ferahlamıştı, bu kadar güçlü yaratıkların ortadan zamanında kaldırılmış olması belki de yapılan en iyi şeydi. Fakat Eunor hiç güvende değildi. Neden bu kadar rahat gezemediğini anlamış oldum. Av olma korkusuydu onunkisi. Çok güçsüz bir cadı olmasına rağmen. Ona sormamam gereken bir soru sordum.
“Güçlenmenin bir yolu yok mu Eunor?”
Birkaç saniye yüzüme baktı.
“Evet var, cadılar kendilerine kan büyüsü yaparak daha da güçlenmenin birkaç yolunu buldular. Ben de kendime birçok kan büyüsü yaptım. Fakat...”
Duraksadı, yere bakmaya devam etti.
“Belli bir noktadan sonra güçlenmek için fedakarlıklar yapman gerek Ahivir. Kan büyüleri ilk aşamada kolaydır. Birkaç parça ot, biraz kan... Fakat daha sonraları büyü için gerekenler... Kötüleşir. O gece seni ölülerin arasında bulduğum zaman topladığım şeyler... Yani ölü insanlardan... Kan büyüsünün son aşamasıydı. Ve bundan sonra lazım olan şeyler...”
Eunor donuk gözlerle bakmaya başladı.
“Bundan sonraki aşamada bir insan yavrusunun parçaları gerekli. Ve Ahivir bu benim gelmek istemediğim bir nokta. Eğer masum bir bebeğin parmaklarını kan büyüm için kesersem kendimi hiç affetmem. Zaten ölü olan birisinden gerekli şeyleri toplamak benim için yeterince zordu.”
Eunor içinde kalan insanlığına ait kırıntılarını biraz daha güçlenmek için kaybetmek istemiyordu. Sonraki yapacağı büyü, daha sonraları yapacağı büyülerin sadece ilk aşamasıydı. Kim bilir daha sonraları ona hangi insan parçaları lazım olacaktı. Konuyu daha fazla uzatmayıp diğer 4 yaratık hakkında bilgi alabilmek için uğraştım.
“Peki ya diğer dördü? Onlar da Cadı Kraliçe kadar kötü mü?”
Eunor yaşlı adama baktı, yaşlı adam da onu onaylıyordu. Eunor kan büyüsü hakkında anlattığı şeylerden rahatsız olmuş olacak ki, gözlerinden akan birkaç damla yaşı eliyle silerek dışarı çıktı. Yaşlı adamla artık odada baş başaydık.
“Ee.. yaşlı moruk… Diğer dördü hakkında bir şey biliyor musun?”
Yaşlı adam bir ciğer dolusu nefesi içine çekti.
“Evet, diğer avcıların akrabalarından duyduğum kadarıyla, sadece birkaç söylenti elbette…”
Diğer avcıların akrabaları derken gözlerinde tam bir umutsuzluk vardı. Ve konuya girdi.
“Tüm yaratıkların içinde en akıllıları Elfler ve cadılardır. Diğerleri ise sadece öldürme arzusu ile dolaşırlar. Fakat birkaçı da bu zekadan nasibini almış demek ki. Şöyle söyleyeyim. Eğer bir Goblin inine girersen onlar sana sadece öldürmek için saldırır. Yapı olarak çok güçsüz ve çelimsizdirler ama içlerindeki öldürme arzusu daha ağır bastığından saldırmaktan çekinmezler. Fakat bir Elf ile karşılaşırsan -ki bunu hiç tavsiye etmem, seni öldürmek için doğru anı bekler.”
“Tek Elf’in Kraliçe olduğunu sanıyordum…” ve sadece bir tane olmasını umut ediyordum.
“Hayır.” Dedi yaşlı adam. “Bir tane yok ne yazık ki.”
“Elf Kraliçe varken de onlardan çokça vardı, ama tıpkı cadılar gibi onların da güç farkı vardı elbet. Bir Elf ne kadar güçlüyse yapısı o kadar bozuktur. Yani doğru söylemek gerekirse en güçsüz Elf’i bir insandan ayırt etmek neredeyse imkansızdır. Fakat bu tür Elf’ler çok nadir ve çok güçsüz olduğundan kimse onları arama zahmetine girmez. Fakat bu onların zararsız olduğu anlamına da gelmez Ahivir.”
Aramızda dolaşan cadılardan sonra çok nadir olsa da aramızda dolaşan Elf’lerin de olduğunu öğrendim. Ve bu beni bir nebze bile rahatlatmadı.
“Avcıların akrabalarından öğrendiğim kadarıyla derken neyi kast ettin sen?”
Yüzüme donuk bir ifadeyle baktı, konuşurken gözlerini kısık bir şekilde kapatıyordu.
“Onlarla karşılaşan avcıların hiçbiri yaşamadı Ahivir, bu yüzden hikayeleri akrabalarından öğrendim. O dördünden birinin peşine düşen hiçbir avcı birkaç uzvunu kaybetmeden kurtulamıyor çünkü. Bu yaratıkları güçlü yapan büyüler değil Ahivir, onların saf bir gücü var ve bu güce sadece onlar sahip. Eunor’un sana bahsetmeyi unuttuğu bir şey var ayrıca.”
Ne olduğunu öğrenmek için can atıyordum fakat ne olduğunu öğrendikten sonra da çaresiz kalmaktan çok korkuyordum. Yaşlı adam tekrar söze başladı.
“Kraliçe Elf düşmeden öncesinde henüz ordusuna sahipken orduyu beşe bölmüştü, her grubun başına da kendinden biraz daha az güçsüz ama hiçbir insanın dengi olamayacağı beş yaratık seçti. Önce, daha sonraları kendini Kraliçe ilan eden cadıyı seçti, cadı Kraliçenin önünde hünerlerini sergiledi ve bu sayede Kraliçe Elf’in sağ kolu oldu. Diğeri savaş lideri öküz başlı bir yaratıktı. Onu seçmesinin sebebi ondaki saf güçtü. Ordulara karşı tek başına savaşmasıyla bilinir. İlk savaştan önce insanlığa büyük kayıplar verdi. Derisi o kadar kalınmış ki hiçbir ok onu delemezmiş, görme kabiliyeti için aynısını söylemiyorlar tabi. Üçüncüsü üç kollu Grom, en az Öküz başlı lider kadar güçlü fakat ondan daha hızlı, savaşta üç kılıç kullanmasıyla beraber halk arasında bu ismi almış. Dördüncüsü ise seçilmesine rağmen hiçbir yaratığa hükmetmemiş bir yaratık. Onu kimse savaşta görmediği için neye benzediği bilinmiyor fakat ardında bıraktığı cesetlere bakılırsa düşmanları resmen erimiş haldeymiş. Ve en sonuncusu, Kraliçe Elf’in sol kolu, bir Ejderha. Böyle hikayelerde duyduğumuz gibi kocaman kanatlı bir ejderhadan bahsetmiyorum. Normal bir insandan biraz daha uzun, kırmızı bir zırh giyermiş. Görenler onun ejderha olduğunu savaşana kadar anlamamış. Ahivir… Demir gibi sert bir deri, şahin gibi gözler ve dünyadaki tüm kılıçlardan daha keskin pençelerden bahsediyorum. Onunla savaşma arzusu içinde olanlar sadece bir saniye içinde ölmeyi göze alan askerlerdir. Hiçbir aklı yerinde insan onunla karşı karşıya gelmek istemez. Varlığını hala Kuzeydeki dağlarda hissettiriyor. Hiçbir zaman saklanmadı ve saklanmaya niyeti yok, hiçbir zaman ordu istemedi çünkü o şey kendi başına bir ordu. Rivayete göre eğer birisi ona zarar vermeye kalkarsa daha kılıcını çekmeden yanmaya başlarmış. Kraliçenin kendi bile onunla savaşmaya çekinirmiş.”
Yaşlı adamın savaş komutanları hakkında anlattıkları normal bir insanı delirtir nitelikteydi, fakat Merda ve Morka’nın birbirlerini parçaladığı gün doğan yaratıklardan sadece birkaçıydı.
“Ben onları gördüm yaşlı adam, anlattığın şeylerden sadece birer tane yoktu bu dünyada. Evlatlarımı Yatak Höyük’te uyuturken duyduğum o sesler yaratıkların birbirlerini parçalama sesleriydi. Kraliçenin seçtikleri ise sadece sağ kalan kısımdı.”
Yaşlı adam şaşkın şaşkın yüzüme baktı.
“Ne demek istiyorsun Ahivir?”
Yatağımdan kalktım, sargılarımı çözdüm. Yaşlı adam meraklı bir şekilde beni inceliyordu. Uyandığımda çok güçsüz hissetmeme rağmen o anda ben de bir yaratık kadar güçlü hissediyordum. O anda bir ayıyı bile devirecek güçte olduğumu hissettim, üstelik artık yaralarım eskisinden daha çabuk iyileşiyordu. O gece yaşlı adam sandalyesi üzerinde uyuya kaldı, Eunor ise hâlâ dışarıda duygularını dindirmeye çalışıyordu. Üstüme bir şeyler alıp Eunor'un yanına gittim. Evin önündeki kütükte oturmuş yıldızları izliyordu.
“İyi misin Eunor?” merak ettiğimden sormadım bunu sadece onu çok umursuyordum.
“Bugüne kadar yapmış olduğum şeyler Ahivir, onları sadece insanlara faydalı olabilmek için yaptım. Buna rağmen sürekli kovalandım ve öldürülmekle tehdit edildim. Sonra bir gün seni buldum. O ölü yığınının içinde ve her şeyin değişeceğini düşündüm. Öyle de oldu. Başıma biraz bela ördün ama beni de o belalardan kurtardın. Ahivir biraz düşündüm. Cevap aramak için bunca eziyet çektin. Ve ben diyorum ki. Bazen düşmanlarımız hakkında bir şeyler öğrenmek için önce onlara sormalıyız. Tam şimdi, tam şu anda. Yakınlarda bildiğim bir yuva var. İstersen, yani razı gelirsen onu sorguya çekebiliriz.”
Eunor'un söyledikleri ve teklif ettiği şey karşısında bir kelime dahi edemedim. Fakat bir yaratığı sorgulamak kulaktan duyma bilgilerle hareket etmekten daha iyidir. Fakat sorgulamaya gideceğimiz yaratık tam olarak bir yaratık değildi.
“Nasıl bir yaratık bu. Konuşabiliyor mu?”
Eğer yaratıklar konuşabiliyorsa bundan sonraki adımlarımız daha kolay olacaktı.
“Henüz bir yaratık değil. Zamanında oraya varırsak onunla konuşabiliriz.”
Eunor gideceğimiz yaratığın ne olduğu hakkında hiçbir şey söylemedi. Fakat...
“Buradan sadece yarım günlük mesafede. Yaşlı adam bizi merak etmeden gidip gelebiliriz. Ama acele etmeliyiz.”
Eunor bu yaratığı tanıyor gibiydi. Ona güvenerek teklifini kabul ettim.
“Öyleyse hemen yola çıkalım.”