“Ve sonra Eunor şehre güç bela girerek benim yanıma ulaştı, önce beni tedavi etti sonra da senin bıraktığın kan lekelerini temizledi. Biz de plan yapmaya başladık, ne düşünürsek düşünelim ben yaşlıydım ve o da bir alt seviye cadıydı yani çok bir şansımız yoktu. Bizde senin ölmene kadar verdik…”
Yaşlı adam içimi çok rahatlatmıştı. Eunor muhabbeti toparlamaya çalıştı.
“Ve bizde senin ölmene kadar verdik çünkü başka türlü oradan çıkamazdın. İşin en garip tarafı bu yaşlı bunağın şekline bürünüp senin yanına gelmekti…”
Ve işte tam burada söylediğiyle beni zehirlediği, asker kılığına girdiği ve asıldığım bölümleri çok sıradan şeylermiş gibi gösterdi.
“Sonra asılacağın günün gecesi asker kılığında içeri sızdım ve zaten sonrasını biliyorsun Ahivir…”
Ve sonrasında ise her türlü acıyı çeken ben olmuştum, evet çok iyi hatırlıyorum. Etraf birden sessizleşti. Merak ettiğim bir konu vardı.
“Peki ya bundan sonra?”
Yaşlı adam biraz öne eğildi.
“Hatırladığım kadarıyla sana anlattığım hikâye yarıda kesilmişti Ahivir.”
Yaşlı adam tek amacımı bana hatırlattı, unuttuğumdan değil elbette ama artık o kadar önemsiyor muydum emin değildim. Sonuçta evlatlarımın hepsi yanlış kararlar vermiş ve benim öğretilerimi unutmuştu.
Fakat yaşlı adam ben bunları düşünürken hikâyenin devamına başladı. Yatağımdan doğrulup onu dikkatlice dinlemeye başladım.
“Elf kraliçe oğlunu öldüren avcının kellesini aldıktan sonra tüm ordusuyla topraklarına geri döndü. Savaştan sonra Kral’ın yolladığı adamların çoğu öldürülmüştü ve beşler artık dört kişi kalmıştı. Avcıların bu cesaretinden sonra halkta avcı olma arzusu git gide çoğalmaya başladı aynı zamanda Kral da bundan haberdardı. Savaş zamanı savaşmayı göze almamasının da bir sebebi vardı. Kral halkına çok kızgındı çünkü delilere verdiği bu avcılık görevi halk tarafından benimsenmişti ve Kralın ordusu yavaş yavaş azalmaya başlamıştı hatta yeni doğan ve yaşını almış çocuklar Kral için olmayacak sadece avcılık için yetiştirileceklerdi. Kral bir süre sonra bu furya ya bir dur deme kararı aldı ve avcı reislerinin ölüm emrini yazdı. Fakat sarayda dahi avcıların dostları vardı. Şehri önce avcı reisleri ve aileleri terk etti. Onlar artık Kralın gözünde hain ve onlara yardımcı olanlar da vatan haini ilan edilecekti. Aradan yıllar geçti ne yaratıklardan ne de avcı reislerinden bir haber vardı. Fakat Kral oldukça düşünceliydi. Yıllar içinde halkın birçoğu avcı reislerinin peşinden gitmişti. Kral ona bağlılığını sürdüren halk ile yeniden güçlenmek zorundaydı ama aklını asıl kurcalayan şey yaratıkların ne zaman tekrar saldıracağıydı. Gel zaman git zaman Kral bu düşünceyle uyur uyanır oldu ve sürekli bir ordu yaratma derdine düştü. Bu süre içerisin de de avcı reislerini takip eden halk uzaklarda kendilerine bir yer edinmişler ve oraya kendilerine ait bir şehir kurmuşlardı. Bir yandan Kral ordu kurarken diğer yandan da avcı kabilesi kendilerini geliştiriyor ve yeni nesil bir avcı grubu yetiştiriyorlardı, doğan çocuklar yürümeye başladıkları günden itibaren eğitime başlıyor ve iyi bir avcı olabilmek için sürekli birbirleriyle yarışıyordu. Aradan tam 342 yıl geçti. Krallık genişlemişti. Artık Kralın binlerce askerden oluşan ordusu vardı. Diğer yandan ise avcı kabilesi de kendini oldukça geliştirmiş ve beşinci kuşak avcılarını çok tan yetiştirmiş haldeydi. Öyle ki on dört yaşındaki bir çocuk ustalıkla bir Ghul sürüsünün hakkından gelebilir haldeydi. Öte yandan Kralın ordusu ise ağır zırhlı birlikler yetiştiriyor ve çeşitli savaş aletleri üretiyordu. Fakat bazen halkın anlam veremediği birçok şey meydana geliyordu. Özellikle şehirde küçük çocuklar kaybolmaya başlamıştı. Son savaştan sonra geçen 341 yılın ardından ilk defa yaratıklar kendilerini tekrar belli etmeye başlamıştı. Kral buna çare olarak şehrin her yerine zırhlı birliklerini dikti, fakat askerler gördükleri şeyin ne olduğunu bilmediğinden ona yaklaşamıyor yaklaşanlar ise zarar veremiyordu. Şehre dadanan yaratıklar halkı korku içinde yaşamaya mahkûm etmişti. Ta ki bir gün kralın torunu da kendi odasında parçalara ayrılana kadar. Kral deliye dönmüş bir şekilde şehrin her yerinde yaratıkların izini sürmeye çalıştı. Ama başarısız oldu. Bir gün Kral 300 küsur yıldır sahip olduğu o nefretini bir kenara bırakmanın vaktinin geldiğine kanaat getirdi. Kral avcı kabilesinin reisine bir kuzgun yolladı ve ona durumu anlattı. Reis Kraldan aldığı bu haberi avcı meclisinde konuştu sonuç olarak 341 yıllık vatan hainliği statüsü silinecek ve tekrar bir orta yol bulma şansı doğacaktı. Avcı reisi Krala ilgileneceklerini fakat karşılığındaki isteklerini de dile getiren bir kuzgun yolladı. Böylelikle iki halk arasındaki yıllardır süren bu kızgınlık bitecekti. Kral avcı reisinden gelen mesajı okudu ve şartlarını kabul etti, buna ek olarak kral avcı reislerine ona getirecekleri her yaratık kellesi için onları ödüllendirecekti. Bir gece kapı nöbetçileri havada hafif bir meltem hissettiler. Sabah olduğunda ise şehir meydanında yüzlerce yaratık kellesi etrafında ise sekiz genç duruyordu. Kral uykusundan aceleyle uyandırıldı ve şehir meydanına götürüldü. Kral gördüğü manzara karşısında hayretler içerisinde bakınıyordu. Bu sekiz genç hiç kimseye görünmeden muhafızları aşmış ve avlarına başlamıştı. Kral gençlerin yanına yaklaştı, fakat gençler sadece birer delikanlı değil ayrıca çok iyi eğitimli ve disiplinli savaşçılardı, Kral onlara teşekkürlerini yüksek sesle iletmeye halk ise coşkuyla kutlama yapmaya başlamıştı bile. Gençlerin yüzünde ise hiçbir duygu yoktu, çünkü diğer avlarının yanında bu sadece ahırda fare avlamaya benziyordu, gençlerden bir tanesi belindeki parşömeni Krala uzattı, bu avcı reisinin avın mükafatı olarak istediği şeylerin bir listesiydi. Altın veya değerli eşya değil, sadece silah yapımında kullanılan gümüş ve envaı çeşit ot liste halindeydi. Kralın emriyle listedeki her şey arabalara konarak avcı kabilesine doğru yola çıktı. Günlerden bir gün Kral kendi askerlerini sorgulamaya başladı. Öyle ki birkaç tane çocuk gece vakti muhafızları aşabilmişti ve yaratıklar da bunu yapabilirdi. Kral avcı reisinden bu sefer gece şehirde muhafızlık yapacak gençler talep etti. Kralın gözü avcıların güzüyle kararmıştı ve sanki kendi halkıymış gibi asker talep etmişti. Avcı reisi Kralın bu hareketini bir hakaret olarak gördü ve cevap vermedi. Kral yaptığı şeyin farkına vardı ama artık her şey çok geçti onun için. Yıllarca küs kalmış iki halk sonunda barışacakken Kral bunu mahvetmişti. O geceden sonra Kralın aklı günden güne gitmeye başladı ve her şeyin sonunu getirecek o kararı verdi. Yaratıklar ona saldırmadan önce Kral onlara saldıracak ve böylelikle yıkıcı bir üstünlük elde edecekti yaratıklara karşı. Nitekim her şey düşündüğü gibi gitmedi, kalenin içinde dahi hainler vardı. Bir hafta sonra surların dışında şekli bozuk bir yaratık belirdi, elinde bir parça parşömen vardı. Bu Elf Kraliçesinin bizzat kendinden Krala yollanmış bir savaş çağrısıydı. Kral ne yapacağını bilemez halde oğullarına danıştı, oğulları ise savaştıkları taktirde kazanacaklarını ima etti. Fakat Kral yaratıkları bizzat görmüş ve savaşmış biriydi. Kral oğullarının düşüncelerini ret etmedi fakat kabul de etmedi. Avcı reisine bir kuzgun yolladı. Mektubunda olası bir savaşta Kralın yanında olmaları gerektiği yazıyordu. Avcı reisi Kralın teklifini tekrar reddetti. Kral ne yapacağını bilemez halde kalede dolanıyor bir yandan da oğullarının bu savaş arzusunu bastırmaya çalışıyordu. Bir gün Kral kendi yatağında en büyük oğlu tarafından öldürüldü. Savaşma arzusu oğlunu kör etmişti. Yeni Kral üç yüzlü yaşlarında bir savaş celladıydı artık. Cellat lakabı ona idam suçlularının öyle kolayca olmayacağı, sadece ve sadece savaşarak onun kılıcıyla öldüklerinde idam sayılacağını açıkladığı zaman verilmişti. Babası yani Kral Mouré sadece kılıcın ucundaki başka bir suçluydu. İlerleyen birkaç ayda savaş hazırlıkları sona erdi. İnsanlığın ordusu savaşı bitirmek ve insanlara huzur getirmek için yola çıktı. On binlerce zırhlı asker, binlerde atlı asker, okçular ve savaş makineleri Elf Kraliçeyi ve ordusunu ortadan kaldırmak için yola çıktı. Bir buçuk ay süren yolculuktan sonra ordu Kan Dağlarına yani Elf Kraliçesi ve ordusuna ulaşmıştı. Ordunun önünde uzanan siyah surların ardında bekleyen ordu tıpkı ölümü özler gibi çığlıklar atıyor ve seviniyordu. Cellat Kral iki hata yapmıştı, birincisi bu savaşı başlatmak, ikincisi ise tüm düşmanı karadan beklemek. Önce dağların ardından gelen kara bir bulut dikkat çekti. Aslında bu Kraliçenin ilk saldırı hamlesiydi. Bulut iyice yaklaştı, yaklaştıkça büyümeye başladı ve yaklaştıkça her şey daha da belirginleşti. Kraliçe yıkıma havadan başladı, yüzlerce yarasaya benzeyen yaratık askerlerin içine daldı, önlerine ne gelirse parçalamaya başladılar, askerlerin kalın zırhları onları idareten koruyor gibiydi, düşman güçlüydü. Askerler üzerlerine akın etmiş bu kanatlı şeytanları alt etmeye çalışırken Kraliçe yine o çığlığını tüm meydana duyurdu. Kanatlı şeytanlar askerleri bırakıp Kraliçelerine doğru uçmaya başladılar. Çok geçmeden surlar teker teker açılmaya başladı. İrili ufaklı yaratıklar, insanlığın ordusunun neredeyse üç katıydı. Ve dişleri insanların kılıçlarından ve mızraklarından daha keskindi. İki ordu birbiriyle buluştuğu anda havadan kan yağmaya başlamıştı hem insan kanı hem de yaratık kanı. Ordunun demir zırhı kan yüzünden hem kırmızıydı hem de sarı bir iltihapla kaplanmıştı. Saatler sonra insanlığın ordusu bitik düşmeye başladı, ağır zırhları ve silahları onları bitik hale getirmişti. Kimisi yorgunluktan kılıcını bile kaldıramıyor ve katlediliyordu. Kraliçe uzaktan insanlığın yok oluşunu izliyordu. Bir anda Cellat Kralın gür sesi savaş meydanını bastırdı, Cellat Kral, Kraliçeye savaş teklif ediyordu ama o bile artık yorulmuştu. Kraliçe hiç tereddüt etmeden yavaş adımlarla Cellat Krala doğru yürümeye başladı, Kraliçe savaş meydanında rahat ilerlesin diye yaratıklar yol vermek için birbirini parçalıyor, yürüdüğü yer temiz olsun diye ölüleri bir sağa bir sola fırlatıyorlardı. Kraliçe tüm yaratık ordusunu yararak Cellat Krala ulaştı. Cellat Kralın her yeri kan içindeydi fakat hiç yara almamıştı. Yaratıklar bu kapışmayı görebilmek için etrafı daire şeklinde boşalttılar ve bir alan açtılar. Kim bu alanı bozmaya çalışırsa öldürüyorlardı, yaratık veya insan fark etmeksizin. Öce Cellat Kral saldırdı, ağır kılıcını öyle hızla salladı ki, kılıç Kraliçe kafasını eğmese kafasını bedeninden ayıracaktı. Cellat Kral var gücüyle saldırısına devam etti, peşi sıra yaptığı kıvrak kılıç hareketleriyle Kraliçeyi sürekli kaçınmak zorunda bırakıyordu. Artık iyice yorulan Kral son gücüyle kılıcını öyle hızla savurdu ki kimse ne olduğunu tam anlayamadı. Kraliçenin saçından bir tutam yere süzülerek indi. Cellat Kralın bu hamlesi Kraliçenin bir anlık geri çekilmesiyle sadece bir tutam saçını kesmişti. Kraliçe kafasını hafif sola eğerek donuk gözlerle önce Krala sonra da yere düşen saçına baktı ve o an gelmişti. Artık saldırma sırası Kraliçedeydi. Kraliçe sadece mızrağını kullanıyor bunu yaparken de hep sol elini kullanıyordu. Bir adım atıp mızrağını öne doğru savuruyor, Kral ise sadece mızrağa yanından kılıcı ile vurarak saldırıyı engelleyebiliyordu. Sonunda Kral, Kraliçenin onunla dalga geçtiğini anladı ve pes edercesine kılıcını yere sapladı. Kral iki kolunu yana açtı ve kaderini kabullenir gibi bekledi.
“Hadi! Yap hadi kancık Elf!”
Sözlerini bitirdiğinde Kraliçenin mızrağı Cellat Kralın kalın zırhını çoktan delmiş ve sırtından çıkmıştı. Cellat Kralın ağzından kanlar boşalmaya başladı, sol eliyle mızrağı sıkıca kavradı, ağzından tek kelime çıktı Cellat Kralın Başını yere eğerken…
“Merhamet.”
Kraliçe başını sola eğdi, donuk gözler ve hafif gülümseyen bir ağızla başını öne eğmiş Cellat Krala bakıyordu. Tam her şey bitti derken Cellat Kral, sol eliyle tuttuğu mızrağı bir anda kendine çekti ve böylece Kraliçeyi de kendine biraz daha yaklaştırmış oldu, sağ eliyle kılıcını süratle kavrayıp Kraliçenin karnından içeri sokuverdi. Kraliçe ne olduğunu bile anlayamadan o ölümcül darbeyi almış oldu, Cellat Kral ise sol eli mızrakta sağ eli kılıcının kınında Kraliçenin yüzüne bakıp ağzından kanlar fışkırarak bağırdı.
“Savaşın!”
Bunun üzerine Kraliçenin çığlığı takip etti bu savaş narasını. Yaratıklar ve insanlar tekrar birbirlerini parçalamaya devam etti.
Fakat o anda ne Kraliçenin ne de Kralın bilmediği bir şey oldu. Çok ta uzak olmayan bir tepenin ardından bir savaş borusu üflendi. Gelen avcı kabilesinin seçkin bin savaşçılarından başka kimse değildi. Önce tepenin üstünde sıralanmış yüzlerce okçu belirdi, siyah giyimli bu insanlar avcı kabilesinin en seçkin okçularıydı, üç yüz metreden avlarını rahatlıkla vurabilmeleriyle ünlenmişlerdi. Ardından ise sanki rüzgârda uçar gibi gelen avcılar belirdi. Hızları öylesine iyiydi ki o kadar uzaklıktan savaş meydanına ulaşmaları an meselesiydi. İnsanlar ve yaratıklar birbirlerini parçalarken bir tabur yaratık Kraliçeyi kaçırmak için harekete geçtiler. Ve o anda insanlığın kaderinin bitmediği, yaratıklarla savaşta uzman, avcı kabilesinin bir kıvrak zekâ ürünü gök yüzünde görüldü. Avcılar hızla tepeden aşağıya inerken, içleri gümüş tozu dolu toplar tepenin ardındaki mancınıklardan fırlatılmıştı ve çoktan yaratıkların üzerindeydi. Fakat bu toplar yere düştüklerinde çok kullanışsızdı, sonuçta gümüş yaratıklar ve belki de Kraliçe için son derece ölümcüldü. Yere düştüğünde düzgün dağılamayacak ve neredeyse hiç zarar veremeyecekti. İşte tepenin üstündeki okçular bunun için bekliyordu, zamanı geldiğinde o topları havada vurarak patlatmak için…
Okçular aynı anda oklarını yaylarından bıraktılar, yaratıkların tepesinde patlayan onlarca içi gümüş tozu dolu top tam bir yıkım getirmişti. Bu sırada Kraliçe dağa yani evine geri götürülüyordu. Yaratıklar Kraliçeyi gümüş tozundan korumak için birbiri ardına kalkan oluyor, eriyerek biten bir diğer yaratığın yerine yenisi geçiyordu. Gümüş o gün Kraliçeye hiç ulaşmadı. Ve sonunda avcılar da savaşa katılmıştı, sanki tavuk kümesine girmiş aç bir çakal gibi önlerine gelen yaratığı gümüş kılıçlarıyla doğramaya başladılar.