MERDA VE MORKA

1953 Words
Aslında Büyük Ortros sadece meraklı yüz altmış asır yaşlarında henüz çok genç bir tanrıydı. Çekici bile yoktu, sadece çok güçlüydü ve bir gün sadece elini çok süratle havaya kaldırdı, neden olduğu bilinmez sağında ve solunda bir boşluk oluşuverdi, sonra da dile geldiler. Anladığım üzere Ortros sadece kızgındı ve hiddetinin eseri olarak iki tane gölge yaratıvermişti. Gölgeler hemen birbirlerine küfürler etmeye başladılar. Fakat her tanrı gibi Ortros ’da bir şeyler başarmak istiyordu, elini indirdiğinde dünya tam oradaydı... Ben ve o iki gölge ile birlikte. Hemen arkamda olmalarına rağmen nedense benden tam yarım asır sonra dünyaya indiler. Onların yokluğunda neredeyse her yeri gezdim, sadece boş bir ovaydı işte, oradan buradan biraz su akıyordu biraz da yeşillik. “Glavoir” adını verdiğim vadide huzur içinde yatarken tepemden aşağıya inen iki alev topunu gördüm, tam da ismini yeni düşünmeye başladığım o güzelim dağın üstüne iniverdiler… Ve nereden çıktılar dersiniz? Tam yattığım yerin altından! Lanet şeyler güzelim vadiyi bok çukuruna çeviriverdi!   (Küçük kız) “Dede biraz sakin ol!” Tamam, tamam! Güzelim Glavoir vadisi yerle bir oldu! Ama yarım asırdır Ortros ‘un hiddetinden sonra gördüğüm en büyük hiddet ile birbirlerini parçalıyorlardı! Tam o anda ayağa kalktım ve bir şey fark ettim. Toprağın üstünde kımıldayan şeyleri. Benden çok ama çok küçüklerdi, kimisi şekilsiz kimisi ise sapasağlamdı. Başta gölgeler birbirlerini parçaladığında, parçaların bile kavga ettiğini sandım. Ama olan şey yaratılıştı. İnsanlar vardı başta, çırılçıplak ve her şeyden bir haber ve bir de o şeyler vardı, şekilsiz olanlar. Tek yaptıkları birbirlerini parçalamaktı. İnsanlar sadece ısırabiliyordu ama diğerleri parçalıyor, tırnaklıyor, söküyordu. O an bir karar vermem gerektiğini biliyordum, ben de insanları seçtim. Toplayabildiğim kadarını avucuma topladım ve oradan uzaklaştırdım, arkama bakmadım çünkü oradaki her şeyi tek seferde bitirecek güçteydim. Ama plan Tanrı Ortros’a aitti ve o an geri dönmek için tek bir adım bile atsaydım kafamdan aşağıya beni parçalayacak bir şey inerdi. Onları çok uzakta önceden uyumak için kullandığım bir koyuğa götürdüm, elimden bıraktığımda bir oraya bir buraya kaçışmaya başladılar, korkuyorlardı. Başta ben de bir şey anlamadım ama sonradan anladım ki korku duygusunu benden öğrenmişlerdi, geri dönmemek için aldığım her nefesi, geri dönmemek için sıktığım her kasımı fark etmişler ve beni taklit etmişlerdi. Sonraları benden nezaket duygusunu da öğrendiler ve daha birçok şeyi. Yatak koyunda onlar için yeni bir hayat kurdum, evler inşa etmeyi öğrendiler başta benim de o şekilsiz şeylerden sandığım ama aslında iyi mi yoksa kötü mü olduklarını hala çözemediğim o şeyleri otlatmayı ve sağmayı öğrendiler. Ve sonrasında bir gün konuşmayı öğrendiler, bana verdikleri ilk ad o kadar güzeldi ki telaffuz etmek için tanrıların dilini konuşmak gerekir ama illa duymak istersen bu ad “Ahivir”’ idi. Dillerinde koruyucu anlamına geldiğini söylediler. Bana benzeyen heykeller yaptılar, adıma şarkılar söylediler. Ve bir gün ansızın uykum geldi, koyuğun bir tarafında uzandım, gözlerim yavaş yavaş kapanırken gördüğüm son şey insanların ve insan yavrularının birbirlerinde bana bakarak bir şeyler söylediğiydi. Gözlerimi bir karanlığın içinde açtım, tam hatırlamıyorum ama sanırım kalktığımda ayağımı bir şeye çarptım ve çok canım acıdı. Kenarlara tutunarak yolumu bulmaya çalıştım, sonra bir ara bir ışık huzmesi gördüm ve ona doğru yürümeye başladım. Dışarı çıktığımda olduğum yeri hemen hatırladım, burası benim uyuya kaldığım yer, çocuklarımı bıraktığım koyuktu ama her şey bana göre çok büyüktü, koyuk taş duvarlarla örülü eski yıkık dökük bir harabe halindeydi. Aklıma onları ne kadar çaresiz bıraktığım aklıma geldi, sanki bana ihtiyaçları artık yokmuş gibi uyumuştum, oysaki ben Ahivir idim. Uyumam, yemek yemem, su içmem. Gözlerimin içinden sular akmaya başladı, bu evlatlarımın Merda ve Morka ’nın sonsuz savaşını duyduklarında hep yaptıkları şeydi, adına ağlamak diyorlardı. Ve ben de ağlıyordum. Ben Ahivir, Tanrı Ortros ‘un sadık hizmetkarı tıpkı onlar gibi ağlamaya başladım. Ama garip olan aynı zamanda ayağımın da evlatlarım gibi kanıyor olmasıydı ve artık boyum evlatlarımla aynıydı. Yarı tanrı Ahivir, çocuklarını yalnız bıraktı ve çocuklarının hepsi onun yüzünden yok oldu! Ben de bunun cezası olarak evlatlarım gibi yaşayıp evlatlarım gibi yok olacağım, tek başıma…  Koyuktan ayrılırken sağda solda bana benzeyen tahriş olmuş taştan heykellere rastladım, çok yeni değillerdi, önümdeki büyük taş yapının arkasındaki geçide yöneldim. Evlatlarım benim yokluğumda koyuktan kaçmıştı belli ki, onların bu dağı delip kaçmasına sebep olacak ne görmüşlerdi kim bilir! Geçitten geçtiğimde beni düz bir ova karşıladı, sanki sonsuzluğa kadar gidiyordu. Uzaklardaki dağın eteklerine yürümeye başladım ve bir yandan da beni evlatlarımı öldürdüğü gibi öldürecek o şeylerden birini bekliyordum. Ormanın iç tarafına vardım ışığın vurduğu yerlerden yürüdüm ve kuşların öttüğü mekanlardan gittim. Sonunda bir şey dikkatimi çekti. Toprak yol. Evlatlarım yürürken bunlardan hep yapıyordu, ben de o yolu takip ettim. Bir süre sonra arkamdan gelen o korkunç sesi duydum! Sanki kana susamış bir yaratık gibi arkamdan geliyordu, koşmaya başladım tıpkı evlatlarımı avuçlayıp koştuğum o gün gibi! Ama ne kadar hızlı koşsam da o eski Ahivir değildim artık. Bir süre sonra o yaratığın sesi iyice yaklaştı ve tam ensemdeydi; “Çekilsene be aptal herif!” Bir atın üstünde benden hızla uzaklaşan evlatlarımdan birini gördüm. Sevinçten öyle bir bağırdım ki; “Evlatlarım yaşıyor!”  Ortros bile sesimi duyup Dünya’ya şöyle bir bakış atmış olabilir. Uzaktan ses geri gelmeye başladı, yine aynı evladım yanıma iyice yaklaştı ve benimle konuştu; “Aptal mısın be adam? Nereden geliyorsun? Neden çıplaksın?” Sevinçten konuşamıyordum bile. “Hey bak, eğer aklından bir zorun varsa şimdi söyle. Köy az ötede ama oraya böyle çıplak girersen seni muhafızlardan önce köyün sakinleri öldürür, al şunu üstüne at!” Atının arkasındaki örtüyü üstüme fırlattı ve ben hala bir kelime bile etmemiştim, hemen örtüyü üstüme geçirip gözlerinin içine baktım ve bakmaya devam ettim. Şaşkın bakışlarla o da bana bakmaya devam etti. “Tamam… Bak… senin ayakların da çıplak ve kanaman var, EĞER BENİ ISIRMAYACAĞINA SÖZ VERİRSEN SENİ ATIMIN ARKASINDA KÖYE KADAR GÖTÜRÜRÜM!” “Tamam mı?”   Bana bağırdığında bile sevinçten sadece kafamı sallamıştım.   “Hadi elimi tut.” Atının arkasına atladım ve köye doğru gitmeye başladık. O an aklımda evlatlarımın beni gördüğünde sevinçten üstüme atlayacakları canlandı, çocuklar yine “Ahivir!” diye bağıracak ve beni karşılayacaktı.   Köye vardığımızda karşılaştığım şey, evlatlarımın yanından bile geçmiyordu. Hemen sağda kadınların para dedikleri şey için erkeklerle yattığı yer dibinde ise erkeklerin para karşılığında sarhoş olduğu yer vardı. Az ilerde ise lanet kaderim.   “Patron bu salağı yolda gelirken buldum! Anadan üryan koşturuyordu, buralardan değil!”   Evladım önce beni atından aşağıya attı, sonra da diğer evlatlarım gelip beni kollarımdan tuttu ve sürükleyerek uyandığım yer kadar karanlık bir yere kapattı. İlk üç gün hiçbir şey hissetmedim ama evlatlarım hayatta olduğu için hala sevinçliydim. Dördüncü gün boynumdan aşağıya giden bir yanma hissetmeye başladım, akşamına ise hareket edemez hale geldim. Kapıyı açmak için evlatlarımdan iki tanesi geldi beni önce başka bir odaya götürdüler ve biraz su verdiler, sonra ellerindeki sopalarla ben tekrar uyuyana kadar kafama vurdular. Uyandığımda tekrar karanlıktı, evlatlarım yine geldi beni kollarımdan tuttular bu sefer sürükleyerek merdivenlerden yukarı çıkardılar, yolun sonunda köy meydanına vardık. Evlatlarım her yerdeydi, kimisinin elinde nasıl yapıldığını ben öğrettiğim meşale vardı, kiminin elinde ise ucu sivri sopalar, ucu sivri olmayan sopalar vardı. En öndeki evladım bana doğru yaklaştı, kafama doğru eğildi.   “Hangi cadının uşağısın?” “Cadı mı? Cadının ne olduğunu bilmiyorum. Benim evlatlarımın arasında kendine bu adı vermiş kimse yoktu.” Dedim.   Sol ayağıyla çeneme vurdu, evlatlarımın döktüğü o şey sadece kanım değildi, dişlerimin bazıları da paramparça yerdeydi. Tekrar eğildi.   “Hangi cadının uşağısın?”   Daha bir şey demeden omuzuma o ucu sivri kısa sopayı sapladı. Hissettiğim acıdan dişlerimi sıktım ama ağzım daha fazla acıyordu.   “Evlatlarım! Benim! Ahivir! Beni tanıyorsunuz!”   Tekrar ayağa kalktı.   “Büyücü bu! Öldüresiye dövün!”   O zamandan hatırladığım tek şey bütün evlatlarımın ellerindeki sivri veya yuvarlak, yanan veya yanmayan, tekme veya yumruk, neleri varsa her şeyleriyle bana vurduklarıydı. Son gelen darbeyle tekrar uyumuştum.   Gözlerimi bir at arabasının arkasında benden başka bedenler ile açtım, tek gözümü açamıyordum, kafamı sola çevirdim ve tam bana bakan o boş gözleri gördüm. Ölüler kervanında bir canlıydım ve bunu sadece ben biliyordum. Saatler sonra diğer ölü bedenler ile birlikte bir çukura yuvarlandım, beni yuvarlayan insan sanki bunu her gün yapıyor gibiydi, sadece iki kelime etti; “Bu da sonuncuydu.” Atıldığım o çukurda sadece kala kaldım, sağ gözüm tamamen karanlıktı tek hareket ettirebildiğim şey sol gözümdü, onunla da görebildiğim kadar etrafa baktım ve bir süre sonra sol gözümde karardı. “İşte bu… Ahivir ‘in son bulduğu yer… Evlatlarının yanında, onlarla bir.” Sol gözümü tekrar açtığımda hava karanlıktı, ölüler içinde dolaşıp onları yoklayan meşaleli bir insan gördüm, sadece hızlı nefes alıp vererek orada olduğumu, hala yaşadığımı ona belli etmeye çalıştım. Meşalesini bir sağa bir sola sallayıp sesin kaynağını bulmaya çalışıyordu belli ki… Ama hayır, çantasından bir pense çıkardı, eline ilk geçen ölünün dişinden ve kulağından bir parça aldı… Artık beni bulmaması için nefesimi tutuyordum, fakat acım o kadar fazlaydı ki bunu uzun süre yapamadım. Beni duyduğunu önce kafasını sonra meşalesini bana çevirmesinden anladım. Hafif ve temkinli adımlarla üzerime doğru gelmeye başladı. “Ortros beni kolayca yanına almayacak.” Tam kafamın dibine kadar geldi, meşalesinin ışığıyla beni inceledi.   “Yaşıyorsun.” Duyduğum ses dişi bir insana aitti. Beni kolumdan tutup o ölü yığınının içinden sürükleyerek çıkardı.   Gözlerimi bir kulübenin içinde yumuşak tüy yatağın üstünde açtım, sol gözüm hala açıktı, bakabildiğim kadar bir sağa ve sola bakmaya başladım ve o kapıdan girdi. (Küçük kız) “Babaannemle böyle mi tanıştın ?!” “Sonraki 15 yıl boyunca hiç babaanneniz olmayacaktı ama evet, babaannen ile böyle tanıştım.”   Evet, nerede kalmıştım? Ah evet, gözümü o kulübede açtım tek gözümle etrafa bakınırken birden kapı açıldı ve elinde sepetiyle bir kız içeri girdi, önce sepeti masanın üstüne bıraktı, içinde birkaç parça sebze ve biraz da ekmek vardı. Uyandığım belli olsun diye biraz ses çıkardım, kafasını bana çevirdi ve hemen yanıma yaklaştı. “Hiç uyanmazsın sanmıştım.” Evet ne halde olduğumu bilmiyordum ama birisinin beni hiç uyanmayacak kadar kötü olarak tabir edeceğini de tahmin etmemiştim. Kulübede geçirdiğim birkaç haftada anladım ki uyanmama ihtimalim daha yüksekmiş. O adamın omuzuma sapladığı hançer, meşaleler ile vurulan yerlerde yanıklar, kırılan kaburga kemiklerim, sağ ve sol kolum, sol bacağım, başımın ve gözümün bir kısmı da neredeyse parçalanacak kadar çok darbe almış. Ama Eunor sağ olsun benimle haftalarca ilgilendi ve zamanı geldiğinde de sorularımı yanıtladı. Eunor’a sorduğum ilk soru; “Benim kim olduğumu biliyor musun?” Oldu. Çok mütevazi bir şekilde; “Sadece etrafta çıplak dolaştığı için öldüresiye dövülen, yediği dayak yüzünden de kendine Ahivir demek gibi bir aptallık yapmış 20’li yaşlarında birisi olduğunu biliyorum.” Kendine Ahivir demek gibi bir aptallık mı? “Ahivir ‘in kim olduğunu biliyor musun genç hanım?” Eunor bir süre duraksadı, gözlerini sağa doğru götürdü. “Evet Ahivir ‘in kim olduğunu biliyorum.” Ve sordum. “Kimmiş bu Ahivir?” Eunor hakkımda bildiği her şeyi anlattı, elbette hepsi yanlıştı. Mesela yarı-insan, yarı-öküz bir tanrı değilim, sivri dişlerim yok ve insanları rahat bırakmak için bebek yemem. “Ahivir hakkında bunca şeyi nereden duydun?” Bana küçükken annesinin anlattığı masallardan ve köye gelen din adamlarının meydanlarda anlattığı şeylerden öğrendiğini söyledi. Ona kendim hakkında o gün birçok şey anlattım Merda ve Morka, insanları nasıl kurtardığım, onları nasıl yatak koyuna götürdüğüm ve eğittiğim. Günün sonunda beni gözlerini kocaman açmış dinlerken ki yüz ifadesini hala hatırlıyorum, Eunor artık bana inanmaya başlıyordu. Günün ne kadar geç olduğunu fark etmedik. “Artık uyumalısın, biraz daha dinlen iyileştiğinde buralardan gitmen gerek.” “Ama ben burada seninle kalmak istiyorum, artık evlatlarımdan çok korkuyorum!” Demek istedim, ama ne o ne de ben orada barınabilirdik. Aradan geçen iki haftada yaralarım tamamen iyileşti ve tekrar yürüyebilir hale geldim, artık Eunor’a veda etme vakti gelmişti. “Eunor!” Diye bağırdım, biraz odun kırmak için dışarı çıkmıştı ama ne ses nede seda vardı ondan. Etrafa bakmak için dışarı çıktım, balta kapının hemen solunda duruyordu. “Odun kırmayacak mıydı bu?” dedim içimden. Baltayı da elime alarak biraz aşağıdaki odun yığınlarının oraya vardım, birden kulağıma bir ses çalındı. “Sessiz olmazsan daha çabuk biter!”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD