Bu sesi hatırlıyorum, o gün beni köye götüren evladımdı bu. Hızlıca sese doğru gitmeye başladım. O adamı Eunor’un boğazını sıkarken gördüm, Eunor’un gözleri kocaman açılmıştı ve zar zor nefes alıyordu. Tanrı Ortros ‘un bana bahşettiği güçlerden bir tanesi de hiç şüphesiz nefretti, zaten o gün geriye adım atmamı sağlayacak tek duygum olan nefreti zapt etmiştim. Koştum ve baltayı tek elimle savurdum, adamın Eunor’un boğazını sıkan sağ kolunu tek seferde dirseğinden kopardım. Sonraki darbe adamın tam kafasının üstüneydi. O zaman anladım ki, beni ben yapan o iki şeyi hiç kaybetmemiştim; Nefret ve güç.
Baltayı tam olarak adamın kafasının ortasından bağırsaklarına kadar indirerek neredeyse onu ikiye böldüm. Üstüm başım kanlar içinde kaldı, Eunor şoka girmiş halde tek kelime bile etmedi, ama keşke adamın diğer arkadaşı hakkında da beni uyarabilseydi. Kafamı geriye çevirdiğimde atına çoktan atlamış ve köye doğru ilerleyen başka bir adamı gördüm. Ne olacağı çok belliydi. Adam köye varacak, köydekilere haber verecek ve herkes yaşlı Ahivir’i avlamak için buraya gelecekti. Öyle de oldu, köydeki her muhafız beni avlamak için tam olarak içinde haftalarca yaşadığım kulübeye geldi. Tabii ben ve Eunor bu manzarayı çok uzaktaki bir dağdan izledik, meşaleler sanki kana susamış bir kurdun avını aradığı gibi beni arıyordu.
“Ee… Şimdi ne yapacaksın?”
Dedi Eunor.
“Yaşayacağım.” Dedim soğuk kanlılıkla.
Eunor ile sonraki iki haftamız Başkent’e doğru ilerlerken sık sık kamp yaparak geçti, o odunu hazırlarken ben de yiyecekleri hazırlıyordum. Başkent’e varmak benim için çok önemliydi, dolayısıyla uyuduğum vakit içerisinde neler olup bittiğini ve evlatlarımın nasıl bu hale geldiğini bilmek istiyordum. Başkent’e varmaya birkaç gün kala Eunor bana benimle beraber oraya gelemeyeceğini çünkü orada uzun süre barınmanın çok zor olacağını söyledi, o sadece benim onu da bulaştırdığım bu beladan uzaklaşmak istiyordu, Başkent’e giden yoldan Güneye sapacak, Oradan da eski köyüne gidecekti.
“Peki ya ben?” Dedim Eunor’a.
“Başkentteki eski kütüphaneye git, orada yaşlı biz adam bulacaksın, zaten şehirde ondan daha yaşlı başka kimse yok, ona adını rahatça söyleyebilirsin ama sakın ondan başkasına Ahivir adından bahsetme. Buralarda senin ismin huzursuzluk anlamına gelir.”
Eunor gözlerinden dökülen birkaç damla yaş ile konuşmasını sonlandırdı. Ben ise sadece o gözlere bakmakla kaldım ve teşekkür etmek dışında hiçbir şey söylemedim. Bir gün sonra yol ayrımına geldik.
“İşte burası Ahivir… Yollarımızın ayrıldığı yer. Yardımların için teşekkür ederim, sen olmasaydın o herifler bana istedikleri her şeyi yapardı. Umarım tekrar görüşürüz, Güneye yolun düşerse beni sormaktan çekinme!”
İşte burası Ahivir, seni o ölüm çukurundan kurtaran, yaralarını iyileştiren ve uğruna insan katlettiğin kızı bıraktığın nokta tam olarak burası.
“Çekinmem!” Dedim, ama Ortros şahidim onu bir an bile bırakmak istemedim. Yollarımızı ayırdık o güneye ben ise Başkent’e doğru yol almaya başladım. Yaklaşmama yakın ufukta Başkent’in önce duvarları göründü, beyaz altın gibi parlayan pürüzsüz mermerden yapılmış kocaman kalın duvarlar. Başkent’in kapılarını gördüğümde evlatlarımın Ahivir ’in el işçiliğini ne kadar çok öğrendiğini bir kez daha anladım. Kapı takdire şayan bir şekilde el işçiliği ile yapılmıştı kapıdaki her detay şehrin bugüne kadarki olan tarihini anlatır nitelikteydi. Kapıdan içeri girip çıkan tüccarlar seyisler ve askerlerin arasında kaynayarak kapılardan içeri girdim. Etraf çok kalabalıktı ve insanlar her yerdeydi, birahaneler, dükkanlar, zırhçılar, silahçılar. Etrafa bakmaya çalışırken başım dönmeye başladı ve bir kenara oturup biraz soluklanmaya başladım. Daha iki nefes almadan önümde üstü başı yırtık ayakları çıplak bir çocuk beliriverdi. Elleri arkasında bağlıydı ve sadece yüzüme bakıyordu.
“Ne oldu evlat?” Dedim. Çocuk elini bana doğru uzattı.
“Bunun ne anlama geldiğini bilmiyorum.”
Aniden yanımda kocaman bir adam belirdi.
“Çocuğa para versene!”
Ah Ortros! Para hiç sahip olmadığım bir şeydi.
“Param yok sadece biraz ekmeğim ve biraz suyum var.”
Aniden adamın arkasında iki kişi daha beliriverdi. Önceki tecrübeme dayanarak, bu benim için hiç hoş bitmeyecekti. Ve üstelik Eunor yaralarımı sarmak için artık yanımda değildi. Yanımdaki ekmeğimi ve suyumu üstlerine fırlatıp olabildiğince hızlı koşmaya başladım, ara sokaklardan dönerek hızlıca kaçmaya devam ettim. Bir araya girdim ve yolun sonundaki baharat pazarında izimi kaybettirdim, akşam olmasına az bir zaman kalmıştı ve Başkent’in akşamları belli ki pek tekin değildi, üstelik konaklamak için de param yoktu. İnsanlara eski kütüphanenin yerini sordum onlar da bana tarif ettiler. Yol üzerinde birkaç insana daha sorarak eski kütüphanenin olduğu yere geldim. Sadece eski kahverengi kapısı olan bir yerdi, yanlış geldiğimi düşündüm fakat yine de kapıyı çaldım. İçeriden bir süre sonra yaşlı adamın sesi geldi.
“Bu saatte kapalıyız! Yarın gelsene be!”
Evet, gecenin geç saatinde birisinin başkasına güvenmesi mantıklı değildi, ama ben Ahivir ’im.
“Yaşlı adam, benim adım Ahivir, Yatak koyundan, mahzendeki karanlıktan çıktım da geldim!” Dedim.
Bunun kapıyı açması için yeterli olacağını düşünmem benim hatamdı. Yaşlı adam bunun üzerine kurduğum cümle uzunluğunda bana bir küfür etmeyi tercih etti. Son şansımı kullanarak;
“Beni Eunor gönderdi!”
Yaşlı adam hızla gelerek kapıyı açtı gözleri telaşlı etrafa bakıyordu, bir yandan da baş parmağını ağzına götürmüş bana sus işareti yapıyordu.
“İçeri gir! Çabuk içeri gir!”
Beni kolumdan tutup içeri çekti ve kapıyı sertçe kapatarak hemen ardına geçti, sanki bir şeyin dışarıdan içeri girmesini engellemek istiyor gibi bir görünüm veriyordu.
“Eunor ’u nereden tanıyorsun?” dedi telaşla.
“Köyde beni ölü çukurundan kurtardı ve yaralarımı sarıp bana haftalarca baktı.” Diye cevap verdim.
Yaşlı adam yavaş yavaş bana doğru yaklaştı.
“Ölü çukuru mu dedin sen?”
“Evet.” Diye ekledim.
Yaşlı adam biraz daha yüzüme baktı;
“Daha çok Cadı çukuru olmasın sakın?”
Şaşkın şaşkın adamın yüzüne baktım, sonuçta öldüresiye dövülmem köydekilerin beni cadı sanması sonrasında gerçekleşti.
“Ne olduğunu bilmiyorum, ama Eunor beni oradan kurtardı.”
Yaşlı adam hafifçe gülümsedi.
“Sana yalan söylemiş, onun adı Eunor değil. Eunor bir insandı, senin yaralarını saran o şey bir insan değil. O günü iyi hatırla, seni orada buldu çünkü aynı anda onun da orada istediği bazı şeyler vardı.”
Evet… Şimdi hatırladım. Eunor o gece ölülerden bir şeyler söküyordu, sıra bana geldiğinde canlı olduğumu anlamıştı. Yaşlı adam onun insan olmamasından yaftaladı ama ben de bir insan değildim.
Yaşlı adam yanımdan geçerek kütüphanenin içine normal adımlarla yürümeye başladı. Sırtı tamamen bana dönüktü ve ben de arkasından bakıyordum;
“Nereye gidiyorsun?”
Hiç cevap vermedi, sanırım sadece onu takip etmemi istedi. Ben de öyle yaptım arkasından onu takip ettim. Kütüphanenin iç taraflarında bir masaya oturmuştu, karşısına oturdum;
“Kim olduğumu ve buraya neden geldiğimi biliyor musun?”
Yaşlı adam “Cevaplar için.” Dedi ve ekledi;
“Buraya geldin çünkü kimse senin Ahivir olduğuna inanmadı, uyuduğun eski tabletlerde yazılmıştı ve daha bir sürü şey tabi, neyi merak ediyorsun Tanrı Ahivir?”
“Tanrı Ahivir” bu evlatlarımın bana hiç söylemediği şeylerden birisiydi. Yaşlı adama nasıl uyuduğum ve ne zaman uyandığımı anlattım, başımdan geçen her şey ile beraber çünkü ne olduğunu öğrenmem için önce ne bilmediğimi öğrenmem gerekiyordu. Yaşlı adam her anlattığımdan sonra beni onaylarcasına başını salladı.
“Tamam… Uyuduğun dönemle ilgili bilmen gereken bir şey var. Öncelikle ilk insanlar senin uyuduğun günü Dünya yılının ilk başlangıcı olarak belirlediler… Ve şu an çağın 3142. Yılındayız. Yani 3. Çağın 142. Yılındayız…”
Duyduğum şey öğrenmek istediklerim arasında belki de en çok öğrenmek istediğim şeydi, ama tam 3142 yıl boyunca uyumuş olduğumu hiç tahmin etmedim.
“Sana burada her şeyi teker teker anlatacak kadar hafızaya sahip değilim Tanrı Ahivir ama okuman gereken kitapları sırasıyla bilecek kadar da gencim! O yüzden her şeyi öğrenmek istiyorsan burada biraz zaman geçirmen gerekebilir!”
Yaşlı adam masadan kalktı ve rafların arasında kayboldu, homurdanmalarını duyabiliyordum. Yaklaşık bir saat sonra bir el arabasının üzerinde onlarca kitapla yanıma geldi.
“Uyuduğundan beri olan her şey burada, şimdi okumaya başlarsan belki benim yaşıma geldiğinde hepsini okumayı bitirebilirsin haha!”
Sonunda attığı kahkaha beni endişelendirse de sonraki söylediği şey içimi soğuk bir su kadar ferahlatmıştı.
“Aramıza tekrar hoş geldin Ahivir.”
Yavaş adımlarla rafların arasında kayboldu ve beni önüme bıraktığı kitap ve parşömenlerle baş başa bıraktı. Üzerinde “İlk Kral Mouré” yazan bir parşömen buldum önce.
“Ahivir’in gözleri tamamen kapandı.”
Bunlar Mouré ’nin ben uyuduktan hemen sonra yazdığı ilk şeylerdi, insanlık benim uyumamdan hemen sonra kendi tarihini yazmaya başlamıştı, tıpkı evlatlarımdan beklediğim gibi! Yaşlı adamın önüme bıraktığı parşömenlerde çok tanıdık bir isime rastladım “Mouré”. Ben, evlatlarımı yatak koyuna bıraktıktan yaklaşık 100 yıl sonra dünyaya geldi, babası usta bir demirci ve annesi de kadınlar arasındaki en zeki kadındı. Doğumunda annesinin çığlıkları öyle fazlaydı ki evlatlarım doğan çocuğun diğer yaratıklardan biri olduğunu sandılar, çünkü dünya üzerinde başka hiçbir çocuk yaratıklar hariç, bir doğumda böylesine can yakamazdı, bir köşede oturup olanları izlerken duyduğum çığlıklar hala aklımda. Mouré doğduğunda normal bebeklerden daha büyüktü, babası gücünün kendinden geldiğine inanıyordu fakat asıl gerçek, Ortros’un savaşçıları kutsarken Mouré ile özel olarak ilgilenmesiydi.
Mouré 4 yaşına geldiğinde kendinden daha büyük şeyleri rahatça yerinden oynatabiliyordu, 7 yaşında kendinden daha büyük diğer çocukları çok rahat yenebilmesiyle ünlendi, hayatının benim gördüğüm kısmında ise babasına demir işlerinde yardım ederek gücüne güç katmaya devam ediyordu. 14 Yaşlarına geldiğinde ilk defa benimle konuşmaya heveslendi, bir gün kibarca yanıma gelerek bana cevaplanmaması gereken sorular sormaya başladı, ah salak kafam!
“Ahivir uyuduğundan beri halkımız çok tedirgin, çocuklar ve kadınlar korku içinde, babam ve diğer büyükler ne yapacağını bilmiyor.”
Belli ki uyuduğumda şaşkınlıklarını atamamışlar ve belki de nice şeylere yormuşlardı. Fakat oradan benim yardımım olmadan sağ salim çıkarak bu kadar üreyip, gelişme sağlamalarının bir sebebi olmalı.
“Aradan 430 gün doğumu geçti, Ahivir kıpırdamıyor. Onun için kadınlarımız ağıtlar yakıyor.”
Ah evlatlarım!
“Artık Ahivir ’den umudumuzu yitirdik, halkımızın yarısı hala onun tekrar uyanacağına inanıyor.”
Notlar parşömende aralıklı olarak devam ediyordu.
“Dün akşam halkımızdan birkaç erkeği ve çocuğu ormanda parçalanmış halde bulduk, bunu sadece ben, babam ve birkaç yoldaşım daha biliyor.”
Oysaki yatak koyuna ait tüm girişleri uzun bir uçurum haline getirmiştim. Eğer o yaratıklardan bir tanesi bile içeri sızarsa bir gecede çok fazla ölüm olabilirdi ve ben bile engellemek için geç kalabilirdim.
“Halkımız ölümleri öğrendi, yaşlı heyeti ne yapacakları konusunda kararsız, onlara tuzak kurmamız hakkında konuştum beni reddettiler.”
“3 Gün ormanda pusu kurduktan sonra nihayet bir tanesini yakalamayı başardım, onu henüz köye götüremem.”
“Çok büyük ve tüylü bir yaratık ama benimle denk değil, onu ormanda mahsur bıraktım, yaşlı heyetiyle görüşüp ondan sonra ona ne yapılacağına karar verdireceğim.”
“Yaşlı heyeti fikirlerimi tekrar reddetti, yaratıktan hala haberleri yok, halkımız korkudan köyün sınırlarını terk etmek istemiyor, suyumuz ve gıdamız çoğunlukla azaldı.”
“Yaşlı heyetine son kez fikirlerimi sunuyorum, şu an tek çaremiz silahlanıp yaratıkları yatak koyundan kovmak.”
“Fikirlerim tekrar reddedildi. Artık başka çarem kalmadı.”
“Ormanda yakaladığım yaratığı köye kadar getirdim ve bana meydan okumasını sağladım, yaratığı çıplak ellerimde öldürdüm. “
“Köy halkı beni Kralları ilan etti, bundan sonra her bir canın kıymeti benim ellerimde!”
Kral Mouré, 17 yaşında yaratığı çıplak elleriyle öldürerek Kral ilan edilmiş. Oysaki onu en son gördüğümde henüz daha bir çocuktu. Meraklı bir çocuk. Bana sürekli duvarın dışıyla ilgili sorular sorardı, orada nelerin olduğu, vadileri ve ovaları. Ben uyuduktan sonra evlatlarım zor zamanlar geçirmiş. Fakat Mouré artık evlatlarımın gözünde bir kurtarıcı olmuş.
Parşömenin ilerleyen kısımlarımda köydeki erkekleri eğittiği, silahlandırdığı ve nasıl dövüşeceklerini öğrettiğiyle ilgili notlar tutmuş. Ve zamanı geldiğinde Yatak koyundan nasıl çıktıklarıyla ilgili.
“Kral olduktan sonra Ahivir’in uyuduğu günü insanlığımın ilk yılı olarak kabul ettim. Aradan 15 yıl geçti, Ahivir’in bizi tuttuğu yatak koyunun duvarlarına vurduğumuz son darbeyle dağı aşmayı başardık.”
Ve sonrasında da dışarıda nasıl bir köy kurduklarıyla ilgili birkaç bir şey karalamış. Fakat asıl ilgimi çeken şey Mouré’nin yazdığı parşömenin sonunda yazan kısımdı.
“Canavar Kraliçesiyle anlaşma yaptım, savaş çok yakın.”
Ve bundan sonra da hiçbir şey yok.
İnsanlığın ilk yılları hakkında olan parşömeni bitirmem bir günümü aldı, oldukça yorgundum ve uyumaya ihtiyacım vardı, rafların arasında gezerken bir masanın üstünde uyuya kalmış yaşlı adamın yanına yaklaştım. Gördüğü kâbus öyle şiddetliydi ki sanki uyumuyor ve o anı yaşıyordu. Onu uyandırmadan bende kendime bir köşe buldum ve uyumaya başladım.
Sabah olduğunda yaşlı adam yerinde yoktu, karnım acıktı, başıma gelen onca acı ve iftiradan sonra karnımın acıkması gibi küçük şeyler beni artık şaşırtmıyordu. Ama yemek bulmak benim için imkansızdı, yanımda param yoktu, dışarısı ise benim için çok tehlikeliydi. O an bir şey aklıma geldi, ben yaşlı adama kütüphanede yardım edecektim o da bana yemek getirecekti ve böylece hem o yorulmamış olacak hem de ben ne kadar kaldığını bilmediğim ömrümde meraklarıma bir son verecektim. Birkaç saat sonra yaşlı adam kapıdan içeri girdi, karşısında ilk gördüğü kişi ben olduğum için gözleri fal taşı gibi açılmıştı, başta korktuğunu sandım ama…
“Sen daha gitmedin mi be!”