MERDA VE MORKA (3. BÖLÜM)

2194 Words
Karşısında onun gelmesini bekleyen aynı zamanda karnı çok aç olup, bir kap yemek için her türlü işi yapabilecek olan bu adama söylenecek söz müydü bu? Belli ki öyleydi, yaşlı adam sadece benim sabah çıkıp gideceğimi sanmıştı. “Hayır efendim!” Dedim ve ekledim. “Karnım çok acıktı ama dışarı çıkmak benim için çok tehlikeli, o yüzden size bir teklifim var!” Yaşlı adam öylece durup hiçbir şey demeden sadece yüzüme baktı, ben de biraz yardıma muhtaç sandığım için böyle bir teklifte bulunmuştum, yoksa Tanrı Ahivir kütüphanedeki farelerden kendine çok güzel lezzetler de çıkarabilirdi. Ama ne ben fare yiyecek kadar gözü dönmüştüm ne de yaşlı adam bir Tanrı’nın yardımını esirgeyecek kadar nankördü. “Öncelikle genç adam bana yardım edebilirsin, ama yemek konusuna gelince günde bir öğünden fazla veremem!” “Genç adam mı?” Dedim. Daha dün bana Tanrı Ahivir diyerek göğsümü kabartan bu adam şimdi bana genç adam olarak seslendiği için çok şaşırmıştım. “Bak eskiden ne olduğun aşikâr ama şu an karşımda yirmili yaşlarında hiçbir şey bilmeyen genç bir adamdan başka bir şey görmüyorum. Ben bile bu halimle senden daha tanrıyım be! Hem de bilgelik Tanrısıyım!” Cahil adam, bilgelik tanrısı Avinir’in güzelliğinin yanından bile geçmiyordu. Ayrıca Avinir bu adamı duysa herhalde elindeki altın parşömeni tam kafasına çakardı. (Küçük kız) “Dede Avinir kim?” Avinir benim kız kardeşimin adıydı, Tanrı Ortros’un yanında Yaverlik yaptığımız dönemde bana da sürekli bilgelik bahşetmişti. Ne yazık ki benim kadar uzun ömrü olmadı. (Küçük kız) “Avinir öldü mü dede?” Ah hayır, sadece bir gün ortadan kayboldu, o da tıpkı benim gibi başka bir alemde geziniyordur kesin. Nerede kalmıştım ben? (Küçük kız)” Yaşlı adam kendini kadın sanmıştı.” Yaşlı adam kendini kardeşim Avinir ile eş tuttuktan sonra kibirli kibirli yanımdan geçip gitti. Ama bende peşini bırakmadım çünkü karnım artık hepten acıkmaya başlamıştı. Aslında yaşlı adamın üstüne basa basa söylediği kadar gençtim ve artık Tanrı olmadığıma çok emindim. Sonraki birkaç gün kütüphanenin işlerine yardım ettim, etrafı toparladım ve yaşlı adama rahatça uyuyabilmesi için güzel bir yatak yaptım. Bir gece yarısı yaşlı adam sarhoş bir şekilde geri geldi, öyle sarhoştu ki zaten küçük olan gözleri iyice küçülmüştü. Hemen yanına gidip onu masama kadar getirdim, kendi kendine bir şeyler homurdanıyordu, başta pek anlaşılmasa da benden bir tane mum istediğini anladım. Mumu almaya gittim, geri geldiğimde benim okumam için bıraktığı parşömenleri ve kitapları karıştırıp içlerinden bir tanesini seçtiğimi gördüm. Ne olduğunu anlamadım, mumu yanına koydum ve oturdum. Yaşlı adam bir şeyler mırıldanmaya başladı. “Ahivir! Yüce Ahivir! İnsanların koruyucusu!” Birden duraksayıp yüzüme baktı ve şöyle dedi; “Ne kadarını öğrendin?” Ona sadece ilk insan Kralı’nın yazdığı parşömeni okuyabildiğimi söyledim. Masanın üstündeki kâğıt çöplüğünün arasından bir tanesini havaya kaldırdı. “İstersen sana her şeyi anlatırım.” Yaşlı adamın bu davranışına çok şaşırdım, ne kadar sarhoş olsa da böyle bir şeyi hayatta yapmazdı. “Anlatırsan seve seve dinlerim.” Dedim. Ve yaşlı adam her şeyi anlatmaya başladı. “En başında Yatak Koyunda bir çocuk, Kral ilan edildikten sonra halkını eğitti ve onları bulundukları mevkiden kaçmaları için ikna etti. İnsanlık sonraki 10 yıl boyunca sadece yaptığın duvarları delebilmek için canla başla çalıştı ama duvarı deldiklerinde karşılarında bilmedikleri bir dünya vardı. Kral halkının hepsini bir araya getirdi ve şu anda içinde bulunduğumuz alana ilk yerleşim yerini kurdu. Buna Başkent adını verdi, o sıralar pek kent gibi değildi bence sadece bir köyden hallice olsa gerek ama Kralın bilmediği şey Başkenti tüm kötülüklerin ortasına kurduğuydu.               Yatak koyunun içinde kendi halkından hariç sadece bir Ogre ile tanışmış Kral kısa sürede daha nice yaratıklarla savaştı. Uzun geceler nöbetler tutuldu ve yoldaşlar kaybedildi ama aynı zamanda halk eğitildi ve herkesin eli silah tutar hale geldi. İlerleyen zamanlarda yaratıkların saldırıları Başkentin genişlemesini ve insanların çoğalmasını önemli ölçüde engellemeye başları. Kral o gün bir karar verdi, halk uğruna kendini feda edecek beş savaşçı topladı, liderleri olarak bir tane deli seçti. Kral’ın planına göre bu deli adam, yanındakilerle beraber Başkentin dışında günlerini geçirerek yaratıkları kendine çekecekti. Başkent huzurla gelişmesine devam edebilecekti. İlerleyen haftalarda gönderdiği askerler ellerinde yaratık hazineleriyle gelmeye başladılar, kimisi öldürdüğü yaratığın kellesini kimisi de kulağını keserek kanıt olsun diye Krala getiriyordu. Yıllar içinde bu askerler öyle ustalaştı ki artık her türlü yaratığı hiç efor harcamandan doğrayabilir hale geldiler. Kral bu durumdan çok memnun kaldı ve onlara “Avcı” ünvanını verdi. Bu o dönemde kendini şehre atamış insanlara verilen Kraldan sonra en yüksek rütbeydi, avcılar o günden sonra “Beşler” olarak anılmaya başlandı, adlarına türlü türlü şarkılar ve efsaneler söylendi. Ta ki bir gün avcılardan bir tanesi elinde bir Elf kafasıyla gelene kadar...” Sonra yaşlı adam masanın üstünde sızdı kaldı, oysa ki ben onu heyecanla dinliyordum. O gece uyumaktan ziyade Kralın neden kendi halkından birilerini şehrin çıkarları için yem ettiğini düşündüm durdum. Fakat verdiği kararlar ona göre, bir Kralın halkın kalanı için fedakarlıklar yapılması yanındaydı belli ki. Sabah olduğunda yaşlı adam o kadar içmesine rağmen benden önce uyanmış ve yemek için birkaç parça peynir ve birazda ekmeğin yanında kök birası getirmişti. Ona dün gece bana anlattıkları hakkında birkaç şey sormak istedim fakat hatırlayıp hatırlamadığını bilmiyordum. Fakat ben bunları düşünürken yaşlı adamın yüzüne uzun uzun bakmam dikkatini çekmiş olacak ki; “Hala anlattıklarımı mı düşünüyorsun?” Dedi. Ve haklıydı, ben neredeyse hiç uyumadan, evlatlarımın ben uyuduktan sonra neler yaptıklarını öğrenmek için can atarken, bunu belli etmemem imkansızdı. “Biraz daha anlatman için tekrar sarhoş olmanı mı beklemem gerekecek?” Dedim. Eğer öyle bir şey olacaksa onun için şehirdeki bütün biraları bu gece onun için araklayabilirdim! Ama yaşlı adam bunun yerine bana aynen şu kelimeleri söyledi. “Eğer yaşlı ve sarhoş bir adamın anlattıklarına inanacak kadar kötü durumdaysan bundan sonra sana Tanrı muamelesi yapmamı sakın bekleme!” Bana söylediği bu söz karşısında çok şaşırdım fakat haklıydı, ben Ahivir evlatlarıma ne olduğunu anlatacak dilsiz bir adamın homurdanmasını bile dinleyecek durumdaydım. Bundan böyle Yarı tanrı Ahivir değil, bir ölümlü gibi yaşayacak ve geçmişle alakalı her şeyi yaşlı adamdan dinleyecektim. Kütüphaneden günler sonra ilk defa dışarı çıktım, yakınlarda kök birası satan bir yerler aradım, birkaç sokak ötede bir birahaneye girdim, tezgahtaki adama kök birasının ne kadar olduğunu sordum. Tezgahtar beni baştan aşağıya bir güzel süzdü, temkinli bir bakış attı. “Buralardan değilsin değil mi?” Günde yüzlerce insanla karşılaşan birinin gözünden buralarda yabancı oluşum gözünden kaçmamıştı. “Hayır, buralardan değilim. Sadece yaşlı adam için biraz kök birası alacağım o kadar.” Dedim. Birkaç saniye yüzüme baktı. “Kök birası buranın sakinleri için bir bakırdır, yabancılar için ise üç bakır. Yanında ne kadar var?” Sadece yaşlı bir adamın konuşmasını sağlayabilmek için bana onlarca bakır değerinde kök birası gerekecekti, fakat yanımda insanların parasından hiç yoktu. Kalan her şeyi öğrenmek için can atışım paranın nereden geleceğini bilmekten daha ağır basıyordu. “Yanımda hiç para yok ama o kök biralarına çok ihtiyacım var, eğer kabul edersen sana tüm gün yardımcı olurum. Sadece bana biraz kök birası verirsen tabi.” Tezgahtar bu isteğimi geri çevirmedi, birahanede tüm gün getir götür, bira ve yemek servisi yaparak ona yardımcı oldum. Günün sonunda ise elimde sadece dört tane kök birası ile kütüphanein yolunu tuttum. Kütüphanenin kapısına yaklaştığımda bir şey fark ettim. Normalde kütüphanenin kapısı sadece yaşlı adam tarafından açılır ve hiç açık kalmazdı. İçeride ben dahi olsam o kapı bir şekilde kapatılırdı. Adımlarımı hızlandırdım ve kütüphanenin kapısına vardım, kapı tamamen kırılmıştı. Daha kütüphanenin girişinden içeriye kadar ortalık darmadağın olmuştu. Hızla içeri daldım biraz ilerledim ve yaşlı adamın kısık inlemelerini duydum. Tam orada dolabın kenarında yatıyordu, sağ eliyle ağzını sol eliyle de kaburgalarını tutuyordu, her yer kan içindeydi. Elimdeki kök biralarını yere bıraktım, hemen adamın yanına koştum. Ensesinden tutup onu yavaşça kendime doğru çektim. “Geçti, bir şeyin yok.” Yaşlı adam yüzüme baktı ve gözlerini yavaşça kapattı, seslendim ve sarstım onu ama gözlerini hiç açmadı. Sonraki birkaç gün onu yatağında dinlendirip elbiselerini temizledim, yemek yaptım ve idrarını temizledim. Beş ya da altı gün sonra tekrar konuşabilir hale geldi. Ona bunu kimin yaptığını ve neden yaptığını hiç bilmiyordum fakat sormam gereken sorular yavaşça aklıma geliyordu. “Nasıl hissediyorsun?” Alaycı gözlerle yüzüme baktı, “Turp gibiyim be!” dedi ve ağzından tekrar kan gelmeye başladı, ona biraz su verdikten sonra geri yattı. Hızlıca nefes alıp veriyordu gözleri sürekli sol tarafa çevriliydi. Birkaç saniye yüzüne baktım. “Sana bunu kim yaptı?” Diye sordum. “Birkaç serseri işte!” Dedi. “Birkaç serseri senin kadar yaşlı bir adamı kütüphanesinde neden dövsün ki?” Bazen hayatta bazı şeyleri sürdürebilmek için bir bedel ödenmelidir, fakat o bedel zamanında yaşlı adam tarafından ödenmemişti. Sorumu sorduktan sonra her şeyi teker teker bana anlattı. Kütüphanenin çevresini züppelerden koruyup insanların daha rahat bu sokaktan geçebilmesi için birkaç serseriyle anlaşmış fakat bu ayki ödemesini zamanında yapmadığı için onu öldüresiye dövmüşler. “Öldüğümü sandılar Ahivir, sadece nefesim kesilip bayılmıştım.”. Yaşlı gözlerini buruşturup birden ağlamaya başladı, kafasını göğsüme dayayıp beyaz saçlarını okşadım, içim bir anda Ahivir’in Merda ve Morka’ya duyduğu o anki nefret hissiyle dolup taşmıştı. Onu yavaşça geriye yatırdım, yatağa yatırdığım anda içi geçti ve uykuya daldı. Ondan sonraki ilk işim kütüphaneden çıkıp tekrar o birahaneye gitmek oldu, kapıdan hızlıca içeri girdim, yolumun üzerindeki bir serseri elini kaldırıp beni durdurmak istedi. Tek elimle onu duvara doğru ittim, nefretim öyle fazlaydı ki adam bir anda kendini duvarda buluverdi. Hızlıca tezgahtarın yanına gidip tezgâha bir yumruk vurdum; “Bana birkaç serseri göster!” Adam korkmuş gözlerle birkaç masa ilerde oturan iki delikanlıyı işaret etti, kafamı çevirmemle onları tanımam bir oldu. Onlar şehre ilk geldiğimde beni ölümüne kovalayan aptallardı! Hemen ayağa kalktılar ve tezgahtara baktılar, tezgahtar onaylar gibi kafasını aşağıya eğip yukarı kaldırdı, yüzümü ona döndüğümde onu gördüğümü fark etti ve gözlerini fal taşı gibi açtı. O günkü intikamıma tezgahtarın alnını tezgâh masasında parçalayarak başladım, tezgahtarın ensesinden tutmamla kocaman burnunu ve alnını tezgâh masasına yapıştırmam bir oldu, patlamış kaşları, kırılmış burnu ve dörde paklanmış alnıyla tezgâhtan kayarak geriye doğru düştü. Sonraki hedefim üstüme gelen iki ahmaktan ilkiydi, bana önce bir yumruk salladı. Yumruk atmaya çalıştığı sol kolunu bileğinden sol elimde tuttum, sağ elimde bana vurmak için büktüğü sol dirseğini yukarı kaldırarak sol kolunu çıkardım, acıdan arkasını bana döndü, ben de ona sırtımı döndüm, iki elimde ters bir şekilde boğazından tuttum, sırtımdan destek alarak onu önümdeki tezgâha yüzüstü yapıştırdım. Birahanedeki herkes bu normalden çok güçlü delikanlıya korkulu gözlerle bakıyordu. İkinci ahmak ise olanları görüp tırsmıştı, yüzümü ona doğru döndüm. “Yaşlı adamı kim dövdü!” Sesim bir aslanın kükremesi kadar gür çıkmıştı, ahmak korkudan kekelemeye başladı. “Be-be-ben bi-bil-bilmi..” “Yaşı adamı kim dövdü?” Sorumu kükrercesine tekrarladım. Ahmak tir tir titreyerek kapıyı işaret etti. “Onları buraya getir!”. Yıkılmış sandalyelerin üzerinden atlayarak kapıdan hızla çıktı. Birahanedeki herkes bana bakıyordu, ben de onları yavaş yavaş süzerek; “Ben yarı Tanrı Ahivir! Kim olduğumu bilmeyen var mı!?” Herkes şaşkınlıkla yüzüme bakıyor arkadaki birkaç kişi ise birbirine fısıldıyordu. Masada kırılmamış bir şişe kök birasını açıp sandalyeye oturdum gözlerin kapıya bakıyordu, o ahmağın yaşlı adamı dövenleri getireceğini beklerken sabırsızlanıyordum. Yarım saat sonra kapıdan arkadaşlarını çağırmaya giden ahmak girdi. “İşte burada, sizi çağıran bu!” Ardından ise benim iki katı büyüklüğümde iki adam girdi. Kök birasından son yudumumu aldım, ilk adam üzerime koşarak bir gergedan gibi geliyordu, bira şişesini kırdım adamada doğru yöneldim tam beni kavrayacağı sırada dizlerimin üzerine çöküp yanından kayarak kendi etrafımda döndüm, sol elimdeki kırık şişeyi diz kapağının arkasının derinlerine yerleştirdim. Adam bir adım sonra yere yığıldı, dizini tutarak bağırmaya başladı. O anda unuttuğum şey ise ikinci bir adamın bana doğru hamle yapacağı ihtimalini unutmaktı, ben bir saniye kafamı yerde yatan adama çevirdiğimde, sağımdan gelen o tekmeyi karşılayamamıştım. Adam beni bir tekmede birkaç metre ilerideki tahta kolona kadar fırlattı, dizlerimin ve ellerimin üstünde yüzüm yere dönük kalakaldım. Ağzımdan birkaç damla kan yere damlıyordu, içimdeki nefret hissi bu tekme ile iki katına çıktı. Sağ tarafımdan gelen sese kulak verdim, ikinci bir tekme, yerden yüzüme doğru, tüm suratımı dağıtacaktı ve o andan itibaren ölü Ahivir olacaktım. Hızlı bir hamleyle ellerimde kendimi geri ittirdim ve dizlerimin üstüne doğruldum, adamın tekmesi boşa gidip tahta kolona vurdu. Adamın ayağı öyle acımış olacak ki tekmeyi attığı sağ ayağının üstüne basmaya çalıştı ama başaramadı. Bunu gördüğümde artık onun için her şeyin bittiğini anlatan o gözlerle ona yandan baktım, ayağa dikildim, kafamı geri attım, zıplayarak yakasından tuttum ve tüm gücümle burnuna kafa attım. Geriye doğru çekilirken iki eliyle de burnunu tutuyordu, ellerinin arasından akan zift gibi siyah kan tıpkı bir şelale gibiydi. Tekrar geri doğruldu ve üstüme sendeleyen adımlarla gelmeye başladı. Boğazına bir yumruk atarak nefesini kestim, dizlerinin üstüne çöktü gözleri fal taşı gibi açılmıştı ve nefes alamaz halde garip sesler çıkartıyordu. Yerden bir şişe aldım, kafasında kırdıktan sonra boğazını boydan boya kestim. Birkaç saniye sonra yere yığıldı ve öldü. Daha sonra diğerinin yanına giderek diğer adamın da boğazını kestim. Ayağa doğruldum ve birahanedekilere baktım, ağzım yüzüm kan içinde; “Sakın bir daha Tanrı Ahivir’e bulaşmayın!”   Kütüphanenin kapısını açtım, yaşlı adamın yanına gittim ve onu uyandırdım. Üstüm başım kanlar içindeydi. Beni biraz süzdü. “Seni de mi dövdüler?” Dedi yaşlı adam. Elimdeki kanlar içindeki çuvalı yukarı kaldırdım. “Seni dövenler bunlar mıydı?” Adam korkulu gözlerle yüzüme baktı ve sesi kesildi. Çuvaldan saçlarından tutup bir kafayı havaya kaldırdım. “Bu onlardan birimiydi?” Gözlerini kocaman açtı. “Ne yaptın sen!”. Yüzüne iyice yaklaştım.            “BANA HER ŞEYİ ANLAT.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD