Havin ertesi gün okula gittiğinde gözleri Zinar’ı aramaya başladı.
Zinar okulun giriş kapısında belirmişti. Arkadaşlarıyla şakalaşarak geliyordu. Havin’in yanından geçti ama hiç oralı olmadı. Havin şaşırdı, kendi kendine düşündü:
“Ben hak ettim bunu. Çocuğu gördüğümden beri tersliyorum. O da tabii ki şu an doğru olanı yapıyor.”
Zil çaldı ve herkes sınıflarına gitti. Havin’in dersi biyolojiydi. Biyoloji öğretmeni Reşat Hoca çok anlayışlı ve iyi bir insana benziyordu. Havin okulu, dersleri ve hocaları sevmeye başlamıştı.
Teneffüs zili çaldığında bahçeye çıktı. Gözleri yine Zinar’ı aradı. Zinar yanına geldi:
— Günaydın, nasılsın? Üzerin kurudu mu?
— Günaydın, kurudu tabii ki, diyerek gülümsedi Havin.
Zinar sordu:
— Okulu beğendin mi?
— Evet, çok beğendim. Sen seviyor musun okulu? İleride hangi mesleği seçeceksin?
Zinar cevap verdi:
— Bilmem, hiç düşünmedim.
— Ama bu yıl sınava gireceksin. Nasıl düşünmezsin?
Zinar:
— Ben okula diploma için geliyorum. Bizim lokantamız var. Evin en büyüğü benim. Babam işlere yetişemiyor. “Okulu bitir, yanıma gel,” diyor. Benim öyle üniversite okuma şansım yok maalesef.
Havin:
— Olsun, öyle düşünme. Okumak, kültürlü olmak güzeldir.
Zinar iç çekerek:
— Evet, doğru diyorsun da… Hayat herkese kendi seçimlerini yapma şansını vermiyor. Dışarıdan bakan biri bana der ki: “Dersleri asan, haylaz, işe yaramaz biri.” Ama bilmiyorlar ki Zinar, daha doğmadan kaderi büyükleri tarafından çizilmiş…
Tam o anda ders zili çaldı.
— İyi dersler, dedi Havin ve sınıfına geçti.
Havin sınıfa geçerken Zinar’ın anlattıklarına üzülmüştü. Ablası okula çok gelmek istemişti ama gelememişti. Hayalleri yarım kalmıştı. Zinar da okula geliyordu ama kendi seçimini yapamıyordu. Onun da hayalleri yarım kalıyordu.
“Allah’ım, bu ne biçim bir kısır döngü? Neden kimse kendi hayatının kararını kendisi veremiyor?” diye düşündü Havin. Bilmiyordu ki ileride bu kısır döngü kendi hayatını da çıkmazlara, kederlere ve ayrılıklara boğacaktı…
Ablasının Durumu
Havin okul bitince eve gitti. O gün ablasını istemeye gelmişlerdi. Ablası ağlıyordu:
— Ben daha çok küçüğüm. Hayallerim vardı. Kimse beni dinlemiyor…
Havin:
— Abla, üzülme. Sen neden kendini üzüyorsun? Kimse seni zorla evlendiremez. Dağ başı mı burası?
Ablası, Havin’in boynuna sarıldı.
— Havin, babam beni vermiş bile.
— Kime?
— Amcamızın oğlu Azad’a…
— Neee?! O manyağın teki! Annesi de çok zor ve kötü bir kadın! Yengemiz ama… manyak o kadın! Babam bilmiyor mu?
— Babam, “Amcanı nasıl kırayım? En zor günlerimizde hep o yanımızdaydı. Kaç defa dükkân zora girdi, hemen o yardım etti,” diyor. “Yaban ellere gitme, o amcandır, sana ciğeri yanar. Hem de mallarımız ortak, mal bölünmemiş olur…”
— İnanmıyorum… Benim babamın kalbi melek gibi ama kararları hep yanlış! Seni okutmadı, bir hata yaptı. Şimdi de seni amcamızın oğluna, sırf amcam gücenmesin diye mi verecek? Böyle bir şeyi kabul etme, kurbanın olayım! Ömür boyu sevmediğin biriyle yapamazsın!
— Azad Abi senden on iki yaş büyük! Sana o gözle nasıl bakabilmiş, aklım almıyor. Çıldıracağım!
Ablası:
— Zaten ben “Zelal’i isteyin,” diyen Azad’ın ta kendisiymiş gibi hissediyorum!
— Allah’ım! Şimdi Azad Beyler’in keyfi yerine gelsin diye ablam mı harcanacak?!
Ağladı, ağladı…
— Ablacığım, Azad Abi çok kötü bir insan! Kaç kez yanlışına şahit olmadık mı?
— Biliyorum. Sen okuldayken anneme karşı çıktım. “Yengemi tanımıyor musun? Azad’ın kaç kızı kandırdığını bilmiyor musun?” dedim ama beni dinlemedi. Annem, “Yapabileceğim bir şey yok, amcanla baban konuşmuşlar,” dedi.
— Abla, buna müsaade etmeyeceğiz. Pis manyak! Sapık! Sen onun amcasının kızısın! Daha on altı yaşındasın, o yirmi sekiz!
— “Zelal güzel, akıllı, uysal… Parmağımızda çeviririz, oh mis!” diyorlarmış!
Akşam Yemeğinde
— Baba, Zelal ablamı verdiniz mi gerçekten?
Babası:
— Sen karışma bu işlere. Bu işler seni aşar.
— Baba, bak ablamı okutmadın. Vicdan azabını çekiyorsun. Şimdi de sevmediği biriyle evlendiriyorsun. Üstelik bu kişi Azad Abi! Huysuz, manyağın teki!
— Kızım, sen bu işlere karışma!
— Kimse kız vermiyor, diyorsun. Peki, sen niye ablamı veriyorsun?
— Hep birlikte ona çeki düzen veririz… Biz sahip çıkmazsak kim çıkacak?
— Baba, yeter! Ablamın hayatıyla oynadığın kumar bu!
— Şiyar abini de sanayiye göndermek istemedi, araba merakı vardı.
— Ne yapayım? Dükkâna kim bakacaktı?
— Baba, gitseydi yine senin yanına gelirdi. Yazık değil mi?
— Git yat hadi! İki gün liseye gittin, başımıza avukat mı kesildin?
— Baba, bir gün çok pişman olacaksın!
Havin yemek de yemedi, direkt yatağa geçti. Sabaha kadar uyuyamadı. Gözyaşlarıyla sağa döndü, sola döndü…
Sabah ve Zelal’in Haleti Ruhiye
Sabah olmuştu. Okula gitme vakti gelmişti. Kalktı, hazırlandı. Kahvaltı yapmak istemedi.
— Baba, hiçbir şey yapmak istemiyorum.
— Kızım, akşam da bir şey yemedin. Hazırlasaydın bari.
İçinden düşündü: “Allah’ım, bu akşam konuştuğum babam mıydı? Bu kadar iyi ve merhametli bir adam nasıl olur da böyle yanlış kararlar alabiliyor?”
— Baba, kendimi iyi hissetmiyorum. Siz bir şeyler yiyin.
— Kızım, sana para vereyim. Okulda bir şeyler al ye, aç kalma. Hastalanırsın.
— Baba, ne olur akşam söylediklerimi düşün. Ablamı bir daha yakma.
— Kızım, biz en iyisini çocuklarımız için düşündük. Canını sıkma.
Yolda Havin dalmıştı. Babası birkaç kez seslendi:
— Havin! Havin!
— Aaa, okuluma da geldik. Ne çabuk…
— Hadi kızım, iyi dersler. Aç durma.
— Tamam baba, sen merak etme. Ben hallederim.
Zelal’in Sabahı
Zelal o gün sabah kalktığında gözleri şişmişti. Kendini o kadar kötü hissediyordu ki:
“Keşke bu sabah uyanmasaydım, hep uykuda kalsaydım. İnsanlar rüyada kâbus görüyor; ben uyandığımda kâbusum başlıyor,” diyordu.
Annesi de Zelal’i görünce korktu.
— Kızım, ne oldu senin yüzüne?
— Ne olacak anne? Hepinizin eseri kızıyım!
— Etme böyle. Hastalanacaksın oluşunla!
— Anne, hastalanır, ölürüm inşallah!
— Kızım, Allah korusun! Senin dilin ne söylüyor?!
— Gel bak, kızıma çok güzel bir kahvaltı hazırladım.
— Anne, ben bir şey yemeyeceğim.
— Kızım, gel seninle iki çift de laf ederiz, açılırsın.
— Anne, beni babam niye zorla Azad’a vermek istiyor?
— Kızım, amcanı çok seviyor. Kıramıyor.
— Ama öz kızını kırıyor!
— Anne, bu otobüs yolculuğu değil. Bu çok ciddi bir konu. Ben, ömür boyu sevmeyeceğim bir insanla yapamam.
— Kızım, ben akşam babanla konuşacağım. Benim de iki çift lafım olacak. Sen benim de kızımsın, seni ben büyüttüm. Bana kalsa, ben vermem seni o yılan yengenin eline. Bırakamam seni! Senin hayatın benimkine benzemeyecek. Bana çok güzel bir hayat sundular ya… Sıra kızlarımın hayatında! Babaannenin huyları var o pis yengende. Zelal, seni neden istiyor biliyor musun? Senin huyunu biliyorlar. Çalışkansın, uyumlusun, yumuşak huylusun… Seni özellikle seçti ki, babaannenin beni kullandığı gibi o da seni kullansın. Gel kızım, gel! Ben Midyat’ı yakar, o pis yılana senin kirli çorabını dahi vermem!
Zelal içinden düşündü: “Bu kadın beni her gün şaşırtıyor…”
— Tamam anne, dedi ve gülmeye başladı. Birlikte güzel güzel kahvaltılarını yaptılar.