Her şey o kadar ani ve hızlı gerçekleşiyordu ki resmen mutluluk sarhoşu olmuştum. Sabahleyin Ziya Bey'in nemrut suratını karşılayıp öğlen Barlas'ın resmi sekreteri oluvermiştim.
Ziya Bey'in başından atar gibi, gibisi fazla , beni kış kışlamasına sinirlensem de bilmeden hayra girmişti. En büyük arzum kendi ayaklarıyla bana gelmişti ve buna vesile olan kişi benim kıymetli saçlarıma takmış huysuz bir ihtiyardı.
"Nasılsın ?"
Omuz silkip gülümsedim. Senin gelişinle çok daha iyi , diyemedim.
"Bıraktığın gibi. Ya sen ?"
Hemen kendime gelip sahte bir öksürükle toparladım.
"Yani siz ?"
Güldü. Biçimli, kalın dudaklarının arkasında düzenle dizilmiş bembeyaz dişleri göründü. Gülmek en çok onun yüzüne yakışıyordu. Kalın siyah kaşları yay gibi uzanırken altında elmacık kemiklerinin üzerine gölge düşüren kıvrak kirpikleri kusursuzdu. Kirli sakalı yüzüne ayrı bir karizmatik hava katarken çok daha yakışıklı görünüyordu. Hafif dalgalı koyu kestane rengindeki , uzun saçları özenle şekillendirilmişti.
"Tanıdık bir simayla çok daha iyi."
Ayak üstü sohbetimiz Barlas'ın yanımdan götürülüp benim eşyalarımın onun odasının yanındaki ofise taşınmasıyla son bulmuştu. Geriye kalan yığınla dosyayı söylemiyordum bile. Masamın üzerindeki dosyalar arşa da ulaşsa zerre umrumda değildi , 365 gün aralıksız gece mesaisine kalabilirdim.
Ses etmeden eski ofisimden eşyalarımı toplayıp yeni ofisime , tek kişilik olması da cabası, taşınırken yüzümde açan gülleri saklama gayreti içindeydim. Bu çok zordu.
Ziya Bey gidişimi izlerken oldukça keyifliydi , utanmasa koca göbeğini hoplata hoplata göbek atacaktı. Ona buz gibi bakışlarımı yollarken beni ilk işe aldığında açık pembe olan saçlarıma bakıp ettiği lafı unutmuyordum. "Sirk maymunu musun sen ?"
Henüz yeni gelmiş olmama rağmen hassas olduğum iki şeyden biri bedenim üzerinde yaptığım değişikliğin saygısızca yorumlanması ve bu değişikliğe emrivaki yapılması. Benim bedenim , ona ne yapacağıma ben karar veririm.
"Maymuna benzer bir halim olduğunu düşünmüyorum."
Söylediklerimi önemsemeden kış kış işareti yaptı. "Saçlarını düzelt, sirk değil burası, şirket."
Kır bıyıklı fok balığının şirkette ne işi var , diyemediğim için çenemi dikleştirip dişlerimi sıktım.
"Tenimin rengi siyah olsaydı beni işe almayacak mıydınız ? Hem karşınızda durduğuma göre işi yapan saçlarım değil , benim."
Zaten saçlar iş yapsa ben senin koltuğunda oturuyor olurdum keltoş , cümlesini de eklemek isterdim ama o zaman konu kolayca sapar ve benim saygısızlığıma gelirdi. Çünkü kendisi çok yardımsever , saygılı ve iyi niyetli bir müdürdü (!) Kızışan ortamı diğer müdürler yatıştırmış , konu Sadi Bey'in kulağına çalınmıştı.
Sadi Bey , Ziya Bey gibi dar kafalı biri olmadığından beni sakince dinlemiş ve hak vermişti. Ziya Bey'den de karışmaması için ricada bulundu. Onun ricası Özbilen Holding'in tartışmasız emri demekti. Ziya Bey'e karşı kazandığım savaşın ganimeti eskimeyen nefreti olmuştu.
Eşyalarımı keyifle şarkı mırıldanarak yerleştirirken telefonuma mesaj geldi. Bilmediğim numaradan gelen mesajı açıp baktığımda gönderen kişinin Barlas olduğunu anladım.
"Lila , çalışanlara mail at akşamleyin Ribat Restaurant'ta yemek yiyeceğiz."
Yüce gönüllü patron. Onun en sevdiğim yanlarından biri de buydu. Kibirli değildi , kendini beğenmiş hiç değildi. Çabucak laptopumu açıp tüm masalara mail yolladım. Enter'a üç katı ses çıkartacak şiddette basıp sandalyeme yaslandım. İlk yaptığım iş , numarasını kaydetmek olmuştu. 'Barlas Özbilen'
Barlas öğlen yemeğinden sonra şirkete gelmemişti. İstanbul'daki ilk akşam yemeğini ailesiyle yer diye düşünüyordum ama o bizi , çalışanlarını tercih etmişti. Muazzam bir patron.
Saat altıyı geçerken yeni ofisimden çıkıp Ribat Restaurant'a gitmiştim. Koca restaurant bizim için boşaltılmış ve masalar onar onar birleştirilmişti. Yavaş yavaş mekan dolarken en baştaki masanın ortalarından yan yana iki tabak ters çevrilmiş duruyordu.
Kendime ikinci masada yer bulabilmiştim. Böyle zamanlarda şirkette bir tanıdık işe yarayabilirdi. Ben gelene kadar bana yer tutacak biri. Sırf bu yüzden de biriyle arkadaşlık etmek bencillik olurdu , kaderime razı gelmeyi seçtim.
Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemezken saat sekiz olmuştu bile. Kendi kendimle onu arayıp aramamak arasında gidip gelirken restaurantı saran uğultu kesildi. Karşımda oturan iki kızın hasetle kapıya bakarak fısıldaşmasını duydum.
"Onunla gelmiş."
Omzumun üzerinden dönüp baktığımda koca bir yumru sol yanıma yerleşti.
Afallayan yeşillerim, dizlerimin bağının çözülmesiyle elim sandalyenin kenarından kayarak düşmüştü. Ruhumu temsil eder gibi sallanıyordu boşlukta.
Dört yıl öncesine gitmiştim yeniden. Nefretim olan o şarkı kulağımda uğultuyla seslenirken ay tenli kadın yeniden karşıma çıkmıştı.
'Tenin almış beyazlığını aydan
Saçlarının rengi geceden
Bundan geceye sevdam...'
Bembeyaz tenine zıt zift karası saçları beline büyük bukleler halinde dökülürken dolgun , kırmızı dudakları muazzam gülüşüne ev sahipliği yapıyordu. Çisem Karahan. Adımları belini saran elin sahibine uyum sağlamışken gururla kalkan omzu onun sol göğsüne temas ediyordu. Gülüşü buğulu gri gözlerine yansımıştı.
Boğazıma yığılan tüm hayallerimi derince yutkunup önüme döndüm. Hızlı hızlı birkaç büyük nefes alıp kendimi sıktım. Bu kadar büyük bir kalabalığın içinde ağlayamazdım.
En son ne zaman ağlamıştım sahi ? Altı hafta mı , on ay mı ? Bir yıl olmuş muydu ? Ruhsuz gibi yaşamaya alışmışken bir gün de bu kadar duygu değişimi gözlerimin pınarlarına yerlerini hatırlatmıştı.
Iyi değildi. Oysa gelişi çiçeklerime baharı getirmişti. Şimdi sonbahara tutuldu tomurcuklarım , bahçem çırılçıplak kaldı.
Mükemmel çiftin masadaki yerini almasıyla yemek servisi başlamıştı. Ikinci tabağın sahibi , felaketim gelmişti. Başımı önüme eğmiş , o masayı görecek şekilde oturduğum için kendime küfürler ediyordum. Barlas'ı öğlen şirketten alan kişi Ziya Bey'in oğlu şımarık, yürüyen kibir Berkecan'dı. Yemeğe onunla gelmesini beklerken kesinlikle bir sürpriz beklemiyordum.
Yeşil gözlerime büyük bir hayal kırıklığı olarak yerleşen tablo ; kiminin beğenisini, kiminin imrenişini, kiminin kıskançlığını almıştı.
Önüme konan tabağa boş bakışlar atıyordum. Kaçan iştahımın peşinden koşacak isteğim kaybolmuştu. Başımı önüme eğmiş , sabahtan beri yaşadığım duygu silsilesi sebebiyle yemek yemeyi unutan aklıma işkence ediyordum.
Doğal davran Lila , burada ağlayamazsın. Toparla kendini. Kendime verdiğim telkinler yetersizdi.
Masanın üzerinde evlatlık duran telefonumun ekranı parlayıp titreşmeye başladı. Titreşimde dahi olsa gürültülü bir ses çıkarıyordu. Sesin katıda yayılma hızının gazdan daha fazla olduğunu göz önüne alırsak masadaki beş kişinin dikkatini çekmeyi başarmıştı.
Telefonumu alıp arayan kişiye baktığımda Zeliş'in aradığını gördüm. Ismiyle kayıtlı olan nadir insanlardan biriydi. Kuaförüm Zeliş. Yarın erkenden kapısını çalacağımı mı hissetti acaba ?
Telefonu sessize alıp daha sonra dönebilirdim ama ortamda gezinen ruh emici tüm moralimi tüketmişken kaçacak fırsatı bulmuştum. Ayağa kalkıp sandalyelerin aralarından geçip en baştaki masanın hizasında , orta alan üç metre kadar açık bırakılmıştı.
Hiç o yöne bakmadan koşar adım çıktım salondan. Telefon işaretini yeşile sürükleyerek sırtımı duvara yasladım.
"Efendim Ze ?"
Önümden aceleyle geçen garsonlar tepsilerinde taşıdıkları yemekleri büyük bir dikkat ve hızla gerçekleştiriyordu. Birinin elinden tepsiyi alıp o kızın suratına fırlattığımı hayal ettim. Hayalî bile zevk vermişti. Oysa buna hakkım olmadığını biliyordum. Canımı acıtan da buydu.
Imkansızlığın sunduğu derin keder.
Zeliş kıkırdayarak sessizce konuştu. "Yakışıklı bir bey salona gelip seni sordu." Kim bey ?
Zeliş benden dört yaş büyük, bir çocuk annesi olan bir kadın olsa da benden daha çocuktu. Hatta ona anneannesini hatırlattığımı söylerdi , on sene önce seksen yaşında öldüğünü de eklerdi. Ben cevap vermeyince devam etti.
"Ben de ilk gördüğümde inanamadım. Bu çocuğun bizim Lila'yla ne işi olur dedim. Ben inanmayınca lila , kabarık saçlı , kısa bir kız dediğinde ikna oldum. "
Altını çiziyorum Lila'nın bu çocukla ne işi olur demiyor. Beni çocuğa yakıştıramadı haspam. Zeliş bir süre daha tepki beklese de her zaman karşılaştığı kapı duvardan başka bir şey bulamamıştı.
"Kendisi senin doktorunmuş, öyle dedi." Benim yakışıklı bir doktorum mu varmış ? Sabah ki çarpışma zihnime yıldırım gibi düşerken duvardan ayrıldım.
"Geliyorum." Telefonu Ze'nin suratına kapatıp içeri doğru hızlı adımlarla geri döndüm.
Sağlık her zaman önce gelirdi. Kaçmak için bundan daha iyi bir fırsatım olamazdı. Gözlerimi o masaya hiç değdirmeden salona girip çabuk ve seri adımlarla oturduğum sandalyeye yöneldim.
Çantamı sol elime , sahibi olduğunu belli ederek sandalyeye astığım ceketin ense kısmını sağ elimle kavradım. Tek hamlede ceketi sandalyenin kenarlarından kurtarıp , sandalyeyi milim oynatmadan çektim.
Bu hareketin çok havalı olduğunu düşünen tek kişi ben değildim. Masamda oturan sözde iş arkadaşlarım, yandaki diğer iki masada ses çıkarmadan beni izliyordu.
Umursamadım. Onlar için demir kadar sert , donuk bakışlı Dilsiz Sultan Lila Aydemir'dim ben. Gerek olmadığı müddetçe tek kelime etmeme huyum kendi seçtiğim yalnızlığı perçinliyordu.
Sırtımı şaşkın gözlere çevirip koşar adım salondan çıkarken saçlarım bukleler halinde dalgalanıyor , her dalga hiddetle sırtıma düşüyordu. Kısır döngü soğuk havaya karışmamla son bulmuştu.
Hastaneye varana kadar taksinin camından şehrin kalabalığını hissiz gözlerle seyrettim. Ufuk ben hastaneye girer girmez beni bir odaya aldı.
Ultrasonografiden çıkıp elektrokardiyografiye götürülürken sinirle ofladım. Yaklaşık bir saatir Ufuk Bey'in kobay hayvanı gibiydim , sanki ufak bir araba çarpması değil de üzerimden bir boğa sürüsü geçmiş gibi davranıyordu.
EKG odasından çıktığımda tiroit testimi inceleyen adama ters ters bakıyordum.
"Niye bu kadar testten geçiriliyorum hastane mi batıyor?" İntikam mı alıyor anlamadım ki. Özel hastanede chek up yaptırmak benim neyime?
Başını kaldırıp gözlerime bakarak güldü. Söylediğim şeyi gayet açık şekilde anlamıştı. "Son olarak kan testleri kaldı."
Ufuk eliyle işaret ettiğinde bu son diyerek sakin kalmaya çalıştım. Yaklaşık bir saattir hastanede bayram sabahı ipten koparılmış dana gibi hastanenin her yerinde gezdirildim.
"Sen bana ölümcül darbeyi vurduğunda kanım çekilmiş olabilir."
Iki elini bacak hizasında biten beyaz önlüğünün içine koydu. Bir hastane için oldukça yakışıklı bir yüzü vardı. Beyaz önlüğün içinde gördüğüm hiçbir doktoru sempatik bulduğumu hatırlamıyorum. Ufuk resmen tek başına ortalamayı yükseltiyordu. Ufuk karşılık vermeyince devam ettim.
"Çekilse nereye çekilecek ya ? Sonuçta benim vücudumda."
Buna gerek olmadığını anlatmaya çalışsam da Ufuk Bayır beni duymazdan geliyordu. Tiroit testini , hepatit testini neden yaptırdığımı sorgularken de Sağır Sultanı oynuyordu.
Galiba buradan çıkarken iki aylık maaşımı ya da böbreğimin birini bırakmam gerekecekti. Keşke masadan kalkıp direk evime gitseydim.
Unutmaya çalıştığım o sahne yeniden gözlerimin önünde canlanırken durgunlaştım. Durgunlaştığımı mı fark etti de konuştu yoksa o an sadece konuşmak geçtiği için miydi bilmiyorum.
"Beni gördüğünde kanın sol tarafına hucüm etmiş olabilir."
Keyiften uzak bir hah çektim.
"Dalağıma doğru bir baskı hissetmedim değil."
Bana hiç de sevecen davranmayan hemşire gayet donuk yüzüyle koltuğu gösterdi. Yaklaşık sekiz saattir yemek yemediğim için kan vermem de sakınca yoktu. Hasta koltuğuna oturup kolumu açtığımda turnike uygulayıp kolumu ve bileğimi düz tutmamı istedi.
Ufuk kapının pervazına yaslanmış bizi izliyordu. Kız gayet belirgin olan damarımı ikinci denemesinde de bulamayınca iğneyi içerde oynattı. Yüzüm acıdan yeterince kırışmışken ani hareketiyle inledim.
"Belirgin damarı da bulamadıysan bunca sene ne okudun ?"
Bize doğru gelen Ufuk'un ciddi halibeni bile şaşırtmıştı. "Kalk sandalyeden."
Kız morarmış yüzüyle koltuktan özür dileyerek kalktı. Ufuk koltuğa oturup kolumu nazik bir hareketle tuttu. Benim yüzümden birinin incitilmesini asla istemem ama bu kızdan acayip huylandım. Sanki bilerek yapmıştı.
"Kan testini sonra yaparız."
Masadan aldığım pamuğu kızın adeta oyuk açtığı yere bastırdım. Orası yarın kesin moraracaktı. Ufuk beni eliyle engelleyip omuzlarımdan tutarak koltuğa oturttu. Sırtımı koltuğa iyice yaslayıp üzerime eğildi. Aramızda otuz santimden fazla mesafe vardı. Gülümsedi , güven veren bir tipi vardı.
"Hiç acımayacak." Alayla gülüp kolumdaki pamuğu almasına izin verdim. Güven problemi olan biri için pek de etkileyici değildi.
"Parmağım kalınlığında iğneyi koluma sokacaksın? Acımayacak." Biraz mübalağa yapıyordum ama haksız mıydım?
"Ellerimin büyülü olduğunu söylerler." Kızın uyguladığı turnikeyi açıp kendisi yeniden bağladı.
"Muska da yazıyor musun ? Nefesin de kuvvetlidir şimdi senin." Ben ona laf yetiştirirken o çoktan damarımı bulmuş ilk tüpü de takmıştı.
Söylediği gibi acıtmamıştı. Ikinci tüp akabinde üçüncü tüp de dolmuştu bile. Onları da teslim edip hastaneden çıktık. Ve ben arabaya bindiğimde kemeri bağlarken dank etmişti.
"Sen şimdi bana sus payı olarak Chek up mı yaptırdın?" Kahkahasını bu defa özgürce saldı. Kolunu görüş açısına kaldırıp oldukça pahalı saatine baktı.
"Bu saatte karakol açık mıdır ki ?"