LİLA'NIN BAKIŞ AÇISINDAN...
Çoğunun yalnızca ismini bildiğim şirket çalışanlarının doldurduğu asansör kapısı kapanmadan yetişmiştim. Küçücük yere geçip sırtımı kalabalığa çevirdiğimde yüzüme her zaman ki o donuk ifâde yerleşmişti.
Tüm çalışanlar özellikle bugün daha da özenli hazırlanmış, kadınların saçları ensede topuz yapılmış , erkekler birbirleriyle sözleşmiş gibi en siyah takımlarını giyinmişlerdi. Onlara ayak uydurmayan tek kişi onlara sırtını dönmüş, yine her zaman olduğu gibi bir günaydını bile esirgemişti.
Hiç kimse onu umursamamıştı. Onun bu tavrına alışkınlardı. Bugünki gündemleri oldukça yoğundu.
"Bir yıl daha Paris'te durur diyordum."
Bunu söyleyen her kimse arkamı dönüp ağzının ortasına yumruk atmak istedim. Kına yakardınız siz de !
"Çok disiplinli , otoriter biriymiş. Kılık kıyafete bile lâf ediyormuş."
Cümlenin sahibinin gözlerini sırtımda hissetsem de kim olduğuna dönüp bakmadım. Sessizliğimi koruyarak asansörün kapı açılma sesini dinledim. İnecekler için kenara kayıp yol verirken Sedat kötü kötü bakarak yanımdan geçip gitti. Bana üç kez çıkma teklif etmiş ancak üçünde de cevabım değişmemişti. Bir buçuk yıl geçmesine rağmen hısmına bakar gibi bakıyordu. Teklif etti diye kabul etmek zorunda mıydım ? Birincisine hayır dedğimde ikincisinde evet dememi mi bekliyordu ? Çünkü ona göre naz yapıyormuşum , istememe gibi bir lüksüm yokmuş benim.
Her zaman yaptığım gibi Dilsiz Sultan rolüne bürünerek asansöre bindim. Kapı yeniden kapanırken sadece dört kız kaldığımız asansörde konu bir anda Barlas'ın yakışıklılığına geldi. Kızların genine işlemiş dedikodu huyu beni es geçmiş olmalıydı.
Yüzüm sinirden kızarmaya başlarken derin nefesler alıp veriyordum. Size ne Barlas'ın kaslarından, uzun boyundan , karizmatik gülüşünden ?
Şu an bu kızları benzin bidonuna daldırıp yakmak istemem anormal mi ? Neyse ki asansör Genel Müdür, Ziya Atacan'ın katında durdu. Şirket o kadar büyük ve karışıktı ki bir fare yeni doğmuş yavrularını bir yere bırakıp yiyecek bulmaya gitse geri döndüğünde bulamazdı.
Kızları gerimde bıraktığım beddualarla uğurlayarak masa arkadaşıma kafa selamı verdim. Benden on yaş büyük olan kadın gülümseyerek el salladı. Şirkette iletişime geçtiğim tek kişi Figen Hanım olabilirdi. Ama o bile Hanım'dan öteye taşınamamıştı.
"İki saat sonra genel toplantı yapılacak."
Bu kısa bilgilendirmeyi geçerken akıbetimi merak etmiştim. Genel müdürün işi bir hayli yoğun olduğundan iki sekreter çalıştırıyordu. Bazı toplantılara birimiz , bazılarına diğerimiz gidiyor , nadiren de olsa ikimizin katıldığı toplantılar da oluyordu. Ama genelde toplantıya tek katılıp diğerini bilgilendiriyorduk. Peki bu defa kim gidecekti ?
Figen Hanım susmak bilmeyen telefonlarını cevaplayıp kısa talimatlar verirken masamın üzerine yığılmış dosyaları düzenlemeye koyuldum. Mesaimiz hep erken başlardı , buna alışkın olsam da elimin titremesine engel olamıyordum. Ayaklarım buz kesmiş, uyuşmuşlardı. Oysa ofisin sıcaklığı her zaman ki ayarındaydı.
Derin bir nefes alıp Figen Hanım'a kaçamak bir bakış attım. Ne halde olduğumu anlamış mıdır ? İşine öyle odaklanmıştı ki hık diye şuracıkta gitsem fark edeceğini sanmıyordum. Ama ben biraz sonra hık diye gidebilirdim.
Koşuşturmacayla dolu bir buçuk saat nihayetinde sonlanmıştı. Figen Hanım dosyalarını almak için geri döndüğünde ben de onunla beraber ayaklandım.
"Lilacım sen telefonlarla ilgilen , ikimiz birden orada olursak iş aksar."
Işin aksaması istediğimiz son şeydi. Küçük omuzlarım bedenimle beraber sandalyeye çökmüş , kırılmış yeşillerimi aceleyle dosyalarını toplayan kadından kaçırmıştım. Ağlamamak için yanaklarımı ısırıyordum. Ben gelmeyecek miydim yani ?
Onu göremeyecek miyim ben ? Figen Hanım şirketin telefonunu kaldırıp birkaç tuşa basınca kendisine yönlendirilen bütün aramaları benim telefonuma bağlamıştı. Ses etmeden yenilgiyi kabullenirken Figen Hanım apar topar çıktı odadan.
Kafamı ellerimin arasına alıp öfkeyle saçlarımı karıştırırken sessiz çığlığımı koyverdim. Neyse ki kimse yoktu. Sinirden kudurmuş , tırnak etlerimi kemirirken başında beklediğim telefon iğrenç sesiyle çalmaya başladı.
Ardı arkası kesilmeyen telefon görüşmelerini resmi ve kısa cevaplarla yanıtlarken gözüm sürekli olarak saate kayıyordu. Toplantı başlayalı dokuz dakika olmuştu. Dokuz dakikadır onunla aynı şirketin duvarları arasında nefes alıp veriyordum. Buruk sevincim yine de hüznüme engel değildi. Aynı binanın içindeyiz ve ben ondan metrelerce uzakta telefonun başına çakılıkalmıştım.
Ayağa kalkıp koşar adım Figen Hanım'ın masasında soluğu aldım. Özenle dizdiği dosyaları alıp hızlı hızlı okurken daha fazla zaman kaybetmek istemiyordum. İçlerinden acil olduğunu düşündüğüm bir tanesini seçip koşarak odadan çıktım.
Otuz beşinci katta duran asansörün tuşuna hırsla iki kere basıp gelmesini bekledim.
Asansör dört katı , büyük bir yavaşlıkla tırmanırken geçen saliseler yorgun ruhumu hastalıklara itiyordu. Asansör duracağını belirten sesini mırıldanıp kapılarını açtığında kendimi içeri attım.
Asansörün boş olmasına minnetle tebessüm ederken kırk birinci katın düğmesine bastım. Sadi Bey'in en sevdiği şey toplantı arasında Istanbul'un kargaşasını izlemekti , bu yüzden toplantı masasını kendi katına taşıtmıştı.
46 katlık yüksek bina ilk defa bu kadar uzun gelmişti. Asansör toplantının düzenlendiği katta durduğunda kapının açılması için düğmeye ısrarla beş defa basmıştım. Kapı ağır çekimde önümde açılırken uzun koridor boyunca koşmaya başladım.
Dalgalanan saçlarım sırtıma vurdukça içime büyük bir özgüven doluyordu. Titreyen ayaklarımda güvensiz duran topuklulara aldırış etmeden koşuyordum. Ona attığım her adım kalbimi heyecanlı sancılar arasına sıkıştırırken nefes nefese kapının önüne kadar geldim.
"Bu yüzden en kısa zamanda bu proje üzerine yoğunlaşmalıyız. Her geçen dakika aleyhimize işliyor."
Karizmatik, tok sesi kulaklarıma ulaştığında kalbim kaburgalarımın arasından sıyrılıp boğazıma yerleşti. Alnıma biriken soğuk terleri işaret parmağımla temizleyip derin birkaç nefes aldım. Elimi sol tarafıma bastırıp derin bir nefes aldım.
Gelir gelmez işleri sırtlanan sorumluluk sahibi kahramanım. Sanırım aramızda değişen tek şey bendim.
Elimi kalbimin üzerinden indirip kapıyı hafifçe tıklatıp kulpu yavaşça çevirdim. Yüreğim ağzımda atarken ensemden kopan büyük bir damla sırtım boyunca kaydı. Sakin olmaya gayret ederek başımı içeri uzattım. Büyük bir sessizlik ortalığa hükmederken Ziya Bey'den yiyeceğim azarı çoktan göğüslemiştim. En nefret ettiği şey toplantıya çat kapı dalınmasıydı. Acil bir şey yoksa ailevi işlerini dahi toplantı sonrasına erteleyen otoriter , taviz vermeyen patronuma ilk kez karşı geliyordum. Elimdeki dosya acil kategorisinin yanından geçmiyordu. Biliyordum ancak bu kumara değerdi.
Içeri girip kapıyı arkamdan örterken masanın başında, ayakta durarak konuşmasını doğaçlama yürüten Barlas Özbilen'e bakıyordum. O da odadaki diğer herkes gibi bana bakıyordu. Sessizlik uzayıp giderken içeri doğru adımladım.
Kaşları hafiften çatılırken dikkatle beni inceledi. Bir an sonra yüzünde şaşkın, küçük bir tebessüm gördüm. Onun tebessümü beni ona bir kez daha aşık ederken topuklumun naif tıkırtısı eşliğinde Ziya Bey'e doğru yürüdüm.
Yüzünde safi bir öfke yer edinmişken tatlı tatlı gülümseyerek elimdeki dosyayı önüne koydum. Hemen bir sandalye arkasında oturan Figen Hanım elindeki dolma kalemin arkasını sıkıntılı bir ritimle sekreter dosyasının siyah kapağına vurarak beni izliyordu.
Onun hoşnutsuzluğunun yüz katını yaşayan yaşlı adam dosyanın kapağını kaldırıp baktığında kaşları sinirle havalandı. Figen Hanım'ın arkasındaki sandalyeye oturduğumda Ziya Bey omzunun üzerinden , buradan çıkalım ben sana göstericem dosyayı , bakışını attı.
Ona tatlı tatlı gülümserken yanan yanaklarımın kızardığından emindim neyse ki odanın aydınlatılması camdan içeriye giren güneşin sarı ışınlarına devredilmişti.
Gözlerim Barlas'ın üzerindeyken o yeniden konuşmasına döndü. Konuşurken nasıl da asil görünüyordu. İkna edici ses tonu , bilgece kurduğu cümleler onun doğuştan lider özelliklere sahip olduğunu anlatıyordu. Biten her cümlesinden sonra ayağa kalkıp çılgınlarca alkışlamak istiyordum.
Sekreterler hızlıca not alırken Barlas'ın konuşması sonlanmıştı. Odada bulunan herkes onu tebrik edip alkışlarken ben de yüzümdeki kocaman gülümsemeyle arka sıradan en büyük tebriği , çırpan ellerimin arasından fısıldıyordum. Barlas , yuvarlak masanın başına, kendisi için konulmuş sandalyeye otururken göz göze geldik. Baş selamı verdiğinde gülümsemem yüzüme biraz daha yayılırken kalbim 2500 metre engelli koşuya katılmışım gibi süratle çarpıyordu.
Umarım kimse kalbimin çığlığını duymuyordur.
Kısa süren kutlama sonlandığında ilk sözü Mali İşler Müdürü Nejat Bey devraldı. Herkes onu büyük bir dikkatle dinlerken gözlerimi Barlas'a dikmemek için büyük bir çaba sarf ediyordum. Bir kereden bir şey olmaz bakışımı atmamla yakalanmam arasında yalnızca bir buçuk saniye vardı.
Ben onun burada olduğuna inanamazken o benim şirkette olmama inanamıyordu. Gülümsedi. Ben onun gülüşünde doğdum.
Nejat Bey'den sonra konuşan Büyümeden Sorumlu Müdür Adnan Bey'i , Baş Danışman Hulusi Bey'i , Teknolojiden Sorumlu Taylan Bey'i , Reklam ve tanıtım Yöneticisi Hale Hanım'ı , Bilgi Güvenliği Yöneticisi Filiz Hanım'ı dinleyememiştim. Yalnızca kimin hangi sırada konuştuğunu gözlerimle takipleyebilmiştim. Sırasıyla masada oturan diğer müdürler de konuşurken benim ip Filiz Hanım'dan sonra kopmuştu öyle ki Ziya Bey'in konuştuğunu dahi sonradan fark edebilmiştim.
Toplantı sonlandığında hepimiz toparlanarak ayaklandık. Müdürler Barlas Bey'in gelişini bir kez daha tebrik etmeye giderlerken Figen Hanım bana döndü.
"Ziya Bey çok sinirlendi." Bunu fark etmiştim zaten.
Ziya Bey de yeğeni gibi gördüğü adamı tebrik etmeye gitmişti. Yanımıza geri döndüğünde bana kötü kötü bakarak yanımdan geçip gitti. Vereceği bütün cezaları göğüslemeye hazırdım , Barlas'ı kısacık zamanda görmüş olabilmek dahi her şeye bedeldi. Yanağımı dişleyip Ziya Bey'in peşi sıra odadan çıktık. "Tavus kuşu gibi gezmene bir şey- "
Cümlesini tamamlamasına engel olan şey Barlas'ın seslenmesiydi. "Ziya Bey."
Büyük adımlarla yanımıza geldiğinde derin bir nefes aldım. Kokusu ciğerlerimi şenlendirdi. Kokusu , sıralanmış çamların arasından yürürken çıplak ayaklarımla bastığım her adımda burnuma dolan ıslak toprak kokusunu anımsatıyordu. Yarattığı küçük rüzgarı beraberinde çamların kokusunu da sürüklemişti.
"Sekreter seçene kadar ikinci sekreterinizle çalışmam sizin için uygun mudur ?"
Barlas'ın teklifi benim nefesimi tutmama , Ziya Bey'in oldukça şaşırmasına neden olmuştu. Hemen sonra Ziya Bey her zamanki ezici üslubuyla işaret parmağını kaldırıp beni gösterdi.
"Bu, tavus kuşuna benzeyen şeyi mi istiyorsun yanına?"
Bana sinirlendiği zaman hep böyle söylenirdi. Bunu pek önemsemiyordum ta ki Barlas'ın yanında söyleyene kadar. Barlas benzetmeye gülmeden edemedi , bence komik değildi.
Bozulduğumu belli etmeden dinlemeye devam ettim. Barlas'ın kendinden emin , parlayan kahve gözleri heyecanla titreyen yeşillerime değdi. Konunun ne olduğu kimin umurunda , Barlas beni Ziya Bey'den istiyordu.
"Kesinlikle."
Dünyanın tüm ışıkları onun gülüşüyle söndü. Ziya Bey elinin tersiyle bana doğru kış kış hareketi yaparken bu kadar büyük tepki beklemiyordum.
"Al al senin olsun." Aman aman Allah razı olsun !
Ziya Bey arkasını dönüp giderken ters ters gidişini izliyordum. Pis ihtiyar ! Sırf bu ihtiyar yüzünden fazladan kaldığım mesailere yazık. Nankör ihtiyar ! Barlas'ın gülüşü kulaklarımdan dolmuş , kalbimin boş odalarından taşmıştı. Sinirimden sıyrılıp mutlulukla ondan tarafa döndüm. Şu an kollarımı ona dolayıp sol yanımı işitmesi , hissetmesi için tüm varlığımı verebilirdim. Kendimi çok zor tutuyordum.
O az önce beni genel müdürden mi istemişti ?
"Lila az daha seni tanıyamıyordum. Sen " Duraksadığında güldüm. 1.57 boyunda birine büyümüşsün denemezdi ya. Cümlesinin sonuna bir yüklem bulmuştu.
"Değişmişsin. Özellikle saçların."
Kaşlarımı çatarak dudak büktüm.
"Niye olmamış mı ?"
Sanki o hiç Fransa'ya gitmemiş, biz dört yıl öncesine yeniden ışınlanmıştık. Sohbetimiz aramıza onlarca yıl onlarca kilometre hiç girmemiş gibi aynıydı. Gözlerime batan yaşlar sevinçtendi , biraz sonra bayılabilirdim.
Özlemiştim onun gözlerinin içine bakarken mutlu olmayı. Onu böyle sevmeyi öğrenmiştim.
Hayır. Ben sevmeyi onun gözlerinin içine bakarak öğrenmiştim. Ve severek öğrendiğim tek şey onun gözleriydi.
"Hayır. Farklı ama güzel."
Sanırım bir yıl boyunca bu cümleyi düşünecek ve aptal bir sırıtışla gezecektim. Farklı ama güzel.