* * * * *
URFA
Duman Çelik
Konağın terasında oturuyorken hizmetçi koşarak yanıma geldi.
“Ağam, Namık Beyler geldi.”
“Gelsinler,” dedim.
Biraz sonra onları gördüm: Namık Baran ve oğlu Miran Baran. Şapkalarını önlerine almış, mahcup biçimde yanıma geldiler.
“Buyurun, geçin oturun, konuşalım,” dedim.
“Estağfurullah, ağam,” dediler. Başları öndeydi. Bu duruşlarından ve konuşmalarından, sinirleneceğim bir şey söyleyeceklerini anlıyordum.
Kuşkulu bakışlarla Namık’a bakarak, “Söyle, ne oldu? Bulabildin mi kızı?” dedim.
“Bulduk, ağam… Ama artık kız değil. Affet… Gönlünü başkasına kaptırmış, başkasının helali olmuş. Biz de mecbur nikâh kıydık.”
“Kime gönlünü kaptırmış? Kimmiş o, Duman Ağa’nın karısı olacak kıza göz diken namussuz?”
“Sapanca’da yaşayan bir adamla konuşuyormuş. Ona kaçtı. Kuma olarak imam nikâhı aldı. Ben de ne yapayım, babalık vazifemi gördüm. Öldürecektim ama adamın karısı elimden aldı. ‘Kuma olarak alsın kocam,’ dedi. Yoksa sıkacaktım ikisinin de kafasına.”
Dişlerimi birbirine sıktım, sabrımı korudum. Ayağa kalkıp ellerimi arkada bağladım ve ağır adımlarla Namık’a yaklaştım.
“Senin o ırgat kızın, benimle evlenmek yerine ne olduğu belirsiz evli barklı adama mı kaçtı yani? Ağa karısı olmak varken bir ırgatın kuması olmayı mı tercih etti?”
“Affet, ağam,” dedi başını kaldırmadan. “Bana ne istersen yap. Belli… Ben terbiye edememişim kızımı. Sana söz vermiştim, bilirim ama sözümü tutamadım. Çek, vur beni. Yapacak bir şeyim yok.”
Elbette onun kafasına sıkmak istiyordum. Hatta gidip bahsettiği o herifin de kafasına sıkmak istiyordum. Ama öfke ile hareket etmek insanı hep ziyana sürükler.
Arkama dönüp sehpanın üzerinde duran kâğıt ve kalemi alıp ona uzattım.
“Al şunu. Herifin adını, adresini yaz.”
Hemen elimden kalemi kaptı, yazıp kâğıdı bana uzattı.
“Tamam, şimdi çekilebilirsin.”
“Ne yapacaksın, ağam? Kızımın kocasını öldürecek misin? Affet, herif zaten kızın sözlü olduğunu bilmiyormuş.”
Bunu söyleyince daha da işkillendim.
“Hayır, öldürmeyeceğim. Sadece araştıracağım. İyi biriyse sorun yok demektir. Şimdi gidebilirsiniz. Canınızı bağışladım.”
“Allah razı olsun, beyim,” deyip elimi öpmeye kalktılar ama elimi vermedim.
“Çekilip gidin. Bundan sonra da gözüme görünmeyin.”
“Başüstüne, ağam,” deyip çekildiler.
Elimdeki kâğıda baktım.
Alper diye biri…
Bu işin içinde bir iş vardı. Burnuma kötü kokular geliyordu.
Ve elbette çözecektim.
* * * * *
Birkaç saat sonra Serhat yanıma geldi.
“Ne oldu, buldun mu?” diye sordum.
“Buldum abi. Namık Bey’in bahsettiği çift, Sapanca’da yaşayan Laz bir çift. Adam 31 yaşında, acil tıp uzmanı. Sapanca Devlet Hastanesi’nde çalışıyor. Karısı da 28 yaşında, adı Duygu. O da avukat. Sapanca’da bir büroya bağlı çalışıyor. Açıkçası bu insanlar gözüme fazla modern göründü. Bu arada adamın ve karısının sosyal medyadan bulduğum fotoğrafını…” deyip önüme iki tane fotoğraf bıraktı.
Birinde bahsettiği adam vardı. Sarışın, mavi gözlü, uzun boylu biri. Yüzünü ezberledim.
“Çekeceğin var elimden,” dedim ve fotoğrafı masaya bırakıp diğerini elime aldım. Orada takılıp kaldım.
Fotoğrafta kül kumral saçlı, ela gözlü, açık tenli, ciddi bir duruşu olan fakat çok çekici görünen bir kadın vardı.
“Duygu dediğin bu kadın, Alper’in karısı mı?” diyerek Serhat’a baktım.
“Evet. Duygu Göksu ve Alper Göksu. Üç senelik evliler. Tam üç sene önce sosyal medyada düğün fotoğraflarını da paylaşmışlar. Belki istersin diye telefon numaralarını da getirdim,” deyip numaraların yazılı olduğu kâğıdı önüme koydu.
“Bu herif neden benim evleneceğim kızı kendine kuma diye aldı, üstelik böyle güzel bir karısı varken…” diye konuştum kendi kendime.
“Bilmiyorum abi,” dedi Serhat.
Ayağa kalkıp ellerimi sertçe masaya vurdum. Son bir kez o kadının fotoğrafına baktım, sonra alıp dışarı çıktım. Serhat da peşimden koşturuyordu.
Bahçeye çıktığımda hepsinin gözleri beni buldu.
“Gidin! Çabuk o kadını bana getirin!” diye gürledim.
Mirza hemen bana yaklaşıp,
“Ona ne yapacaksın?” diye sordu.
“Yatağıma alacağım!” dedim.
Ve bakışlarımı onun gözlerine çevirdim.
“Madem kocası, benim karım olacak kadına nikâh kıydı, o hâlde karısını istemiyor demektir…”
“Abi, kadının suçu ne?” diye sordu bu sefer de.
Ona olan bakışlarımı değiştirdiğimde,
“Tamamdır abi, anladım ben,” dedi ve gitti.
Onlar yola koyulurken ben sabırsızlıkla bekledim. İntikam soğuk yenen bir yemekti ama ben sıcağı sıcağına hesap görmeyi severdim...
* * * * *
SAPANCA
Duygu Göksu
Gecenin köründe huzursuzca uyandım. Sanki biri kulağıma eğilip adımı fısıldamıştı. O kadar gerçekti ki, kalbim bir anlığına göğsümden çıkacak sandım. Etrafa bakındım; odanın içi loştu, perdelerin arasından süzülen silik sokak ışığı duvarlarda gölgeler oluşturuyordu. Zaman kavramı kaybolmuş gibiydi ama içimdeki his bunun sabaha karşı dört-beş suları olduğunu söylüyordu.
Doğrulup oturdum. Yorgan hâlâ üzerimdeydi ama içimi saran soğuk, kumaşı delip geçiyordu sanki. Yanıma baktım… Alper yoktu. O an zihnimde bir şeyler yer değiştirdi. Hatırladım; en son salonda uzanmıştı. O kadar yorgundum ki, normalde dışarıdan geldiğim kıyafetlerle yatağa bile oturmayan ben, üzerimi bile değiştiremeden uyuyup kalmıştım.
Yavaşça ayağa kalktım. Parkenin hafif gıcırtısı bile gecenin sessizliğinde fazla yüksek geliyordu. Yatak odasından çıkıp salona geçtim. Ev o kadar sessizdi ki kendi nefes alışımı bile duyuyordum. Salonda lamba yanıyordu; sarı, solgun bir ışık duvarlara cansız bir hava vermişti. Işığı açma gereği duymadım ama içimde tuhaf bir boşluk oluştu.
Alper burada da yoktu.
Oysa uyumadan önce konuşmuştuk. İşe gitmeyeceğini, Hatice’yi ve beni yalnız bırakmak istemediğini söylemişti. O sözler şimdi zihnimde yankılanıyordu. Yanıma gelmemişti, salonda yoktu, evde görünürde yoktu… İçime ağır bir huzursuzluk çöktü.
Aklıma istemediğim düşünceler üşüşmeye başladı. İnsan zihni, belirsizlikle baş edemeyince en karanlık ihtimallere sarılıyor. Ayaklarım beni nereye gittiğimi bilmeden şüphemin peşinden sürükledi. Önce alt kata indim. Her basamakta kalbim biraz daha hızlandı. Odalara tek tek baktım. Koridorlar boştu. Banyoya girdim, tuvalete baktım, mutfağın kapısını araladım… Hiçbir yerde yoktu.
“Ne olur…” diye fısıldadım kendi kendime. Sesim bile bana yabancı geliyordu. “Ne olur düşündüğüm gibi olmasın…”
Ama bedenim, zihnimden bağımsız hareket ediyordu artık. Adımlarım beni bahçeye çıkardı. Soğuk hava yüzüme çarptığında ürperdim ama geri dönmedim. Bahçenin nemli toprağı ayaklarımın altında sessizce eziliyordu. Gözlerim istemsizce evin arkasındaki o küçük eve takıldı.
Orası…
Hatice’nin kaldığı yer.
Kalbim göğsüme sığmamaya başladı. Kapıya doğru ilerlerken zaman ağırlaştı sanki. Kapıyı açtım ve sessizce içeri girdim. Zeminin buz gibi soğuğu çıplak ayaklarımdan yukarı doğru yayıldı, omurgamdan bir titreme geçti. İçerisi karanlıktı, hava ağırdı, sanki duvarlar bile bir şey saklıyordu.
Her adımda nefesim biraz daha kesildi. Sabahın ayazında kavrulan yüreğim beni bu evin, bu odanın kapısına kadar getirmişti. Kapının önünde durduğumda elim havada asılı kaldı. Birkaç saniye… Belki de birkaç dakika… Cesaretimle korkum arasında sıkışıp kalmıştım.
Sonunda elimi kapının kulpuna attım. Soğuk metal avucumu yaktı. Derin bir nefes aldım. Ve kapıyı açtım.
O an gördüğüm şeyle olduğum yerde donup kaldım…