Özgür doğarız. Özgürlüğümüzü koruma içgüdüsüyle büyürüz. Bu içgüdüyle bazen hırçınlaşabiliriz çünkü sınırlarımız aşılmaya çalışılır. Tanrı’nın neden zulme izin verdiğini çok kez sorguladım. Zaman zaman hala bu sorguma devam ediyorum. Ama babam bana bir şey demişti. O aklıma geldikçe sınırımı bilip duruyorum. Tanrı dünyada erdemin zulüm görmesine izin veriyorsa onun niyetini sorgulamak bize düşmez. Bize düşen zulmü önlememiz. Bulunduğumuz yapı, bağlı olduğumuz loca ve diğerleri de bunun için çalışıyor çabalıyor…
Babam inanmıştı. Ben de inanmıştım. Öyle inanmıştım ki kadınların kabul edilmediği topluluğa kendimi kabul ettirmiştim. Türkiye’de ilk kabul edilmiştim ben. Şimdi öfkelenmemin sebebi bu muydu? Güvendiğim dağlara kar yağmıştı en basit haliyle.
“Efendim baba.” “Du vis pacem para bellum.” Gözlerimiz birbirinden ayrılmadan bekledik…ve beklediğim sözler döküldü dudaklarından. Eğer barış istiyorsan, savaşa hazırlan… demişti en son Kaya. Büyülü sözleri beni uzaklara götürmüştü. Şimdi onun sesiyle döndüm ana. Gözleri hala bendeydi. “Evet yanımda.” Beni mi soruyordu? “Benden bunu yapmamı nasıl istersin?” Adının Canan olduğunu az önce öğrendiğim kadınla göz göze geldik. Anladığım kadarıyla Hikmet Aksal yani Egemen’in babası beni istiyordu. Direnme sevgilim… “Tamam baba. Tamam.” Telefonu kapattı ve, “Babam. Evde bizi bekliyor.” Yüzümden beli belirsiz bir gülümseme geçtim. “Sakın bunu iyi olarak düşünme. Aklından bile geçirme.” Yüz mimiklerimi az yamultarak ellerimi teslim olmuşçasına iki yana açtım. Geçecek. Bu günlerden sonra çok güzel günler gelecek Yazgıç, Egemen Aksal.
Seri adımlarla aşağı kata indik. Kapıya çıkmamızla, İsmail koşarak bize doğru geldi. Onun da yüzünde tebessüm vardı. Egemen ağzını bile açtırmadan araçları istedi. Sessizce onu takip ediyordum. Hikmet amcanın beni bırakmayacağını ve Kaya gibi sert duran oğluna karşı savunacağını adım gibi emindim… O zamana kadar Egemen’i bir süre kendi düşünceleriyle baş başa bıraksam iyi olacaktı. İki araba da önümüze gelince kendi aracıma doğru adım atmıştım ki Egemen kolumdan yakaladığı gibi beni durdurdu ve kulağıma eğilerek fısıldadı.
“Benim arabamla geliyorsun!” araçları getirmelerini istediğinde İsmail’de benim gibi anlamış olacak ki iki arabayı da getirmişlerdi. Son anda neden fikir değiştirdin acaba sevgili Yazgıç?
“Olur. Zaten oldukça yorgunum.”
“Yorgunluğunla ilgilenmediğimi bil.” Arabaya binmiştik. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Çocuk gibiydi. Her zamanki gibiydi aslında. Benim yanımda başka biri gibi gözükmeye çalışsa bile hep böyleydi. Zorlasa bile geçecekti. Bunu işte bu küçük nüanslardan anlayabiliyordum. Bu yüzden kimse bana umutsuzluktan bahsedemezdi.
“Yorgunluğumla ilgilenmediğini biliyorum Egemen.” Göz göze geldik. Sadece bir anlığına. Şehir merkezinden yine kırsala geçtik. Babası muhtemelen çiftlik evindeydi. Aslında oraya çok sık gitmezdi. Benden haber gelince sessiz olması adına mı gitmişti acaba? “Baban neden çiftlik evinde?”
“Gidince görürsün.” Yine bir muamma. Ses tonundaki suçlamayı kabul etmeyecektim. Ben giderken kimseye zarar vermemiştim. Kimsenin sırrını da satmamıştım. Evet öyle bir niyetim olabilir ama bunu henüz yapmamıştım. Suçlu ben değildim.
“Peki. Öyle olsun.”
“Öyle olsunla yürümüyor bu işler Pia.”
“Bana Pia demekten vazgeç. Gerçekten Egemen. Lütfen bana Nai-”
“Naire o gün öldü. Gittiği gün öldü. Unuttun mu? Sen bundan sonra benim için sadece Pia olursun.” Derin bir nefes alarak yine başımı salladım.
“Peki. O zaman ben de sana Kaya diyeyim. Böylelikle eşitlenmiş oluruz.” Yine kükredi. Söylediğim her cümleye köpürüyordu.
“Biz eşit değiliz. Biz hiçbir zaman eşit olmadık Pia.”
“Yanlışın var Kaya. Aranıza girdiğim gün eşitlendik. Unuttun mu?” Unutmuş gibi bir hali yoktu. Hatta mimiklerinden anladığım kadarıyla benim için verdiği savaşa lanet ediyor bile olabilirdi. Kardeşliğin bir üyesi olmasaydım ne olurdu? Muhtemelen Egemen ile evli ve çocuklu olurdum. Onun karısı. Onun için herkese gülümseyen, locadan haberi olan ama hiçbir zaman sorgulamayan bir kadın. Sırlarla çevrelenmiş… Susan… Soru sormayan…
“Aramıza girmen hataydı. Çok büyük bir hata.” Eve gelmiştik. Kapıya yanaşınca çiftliğin kahyası hemen yanımıza geldi. Beni gören hortlak görmüş gibi oluyordu ama bu sefer konuşmaya pek fırsat vermemişti Kaya.
“Hoş geldiniz.” Dedi defalarca adam. Herkes gülümseyerek, ağzı kulaklarına varıncaya dek gülümseyerek bunu tekrarlıyordu. Evet. Egemen hariç herkes memnun olmuştu dönmeme. Locadaki kardeşleri unuttum tabi. Onlar muhtemel ölüm planımı düşünüyor da olabilirlerdi.
Eve adım attım. Burnuma çalınan o tanıdık koku. Gözlerimi kapadım bir anlığına. Bir anlığına müthiş planımızı yaptığımız güne gittim. Şimdi o güne lanetler okusa da çok güzeldi…
“Şimdi bildiklerimizi gözden geçirelim Naire.”
“Hayır bene Pia de. Ben Naire olmak istemiyorum.”
Pia ismini ilk Atilla İlhan’dan duymuştum. Atilla İlhan’dan duyduğumuz ve okuduğumuz bu kelimeyi bir gün üstada sormuşlar. Kimdir bu Pia? Gerçek midir? Böyle bir kadın var mıydı?
Üstadın cevabı ise şöyle olmuş: aklımda kalanlar imkânsız aşkların kadını. Yaşanmış aşklar kalmıyor, bitiriyorsunuz karşılıklı. Hatırlanan askıda kalmış aşklar oluyor. Ama Pia aşkı; yaşanmışlık olmadığı için hiç bitmiyor. Herkesin bir Pia’sı ve böyle bir hikayesi vardır diyerek sözlerini noktalamış. O zamandan beri kendime Pia ismini seçmiştim. Benim için bir hikayesi vardı şüphesiz…
“Tamam Pia. Bak Naire, bu ismi kardeşler arasında kullanmak istiyorsan önce dediklerimi yapman lazım. Ama planlı olmalıyız. Başa dönüyoruz ve her şeyi tek tek düşünüyoruz. Tapınaktan başlayalım.”
“Kaya bu çok sıkıcı. Tapınakta büyüdük zaten.”
“Pia!” başımı salladım. Neden bana bunları ezberlettiğini, bildiklerimin üzerinden geçirdiğini, Loca üstadının sorularının bezer olduğunu gördükten sonra anlamıştım. “Tapınağı tarif et bana.”
“Tapınak… Dikdörtgen bir salon… Kısa kenarlarından biri simgesel olarak Doğu olarak bilinir. Güneşin yani aydınlığın Doğu dan yükseldiğine inanıldığı için.”
“İnanarak söyle Pia.”
“İnanıyorum zaten. Sadece…” demek istediğini sonradan anlamıştım. Başımı salladım ve konsantre oldum. Boğazımı öksürükle temizleyerek devam ettim. “Doğal olarak locanın egemenleri, locanın o andaki yöneticisi, eski yöneticiler, büyük loca yöneticileri Doğu’da oturur. Doğu mobilyaları zeminden belirli sayıda basamaklarla yükselti üzerine yerleştirilmiştir. Önde Loca yöneticisinin tahtı bulunur. Sağında ve solunda belirli kurallar içinde eski ve yeni yöneticiler oturur. Yöneticinin arkasında Doğu’nun duvarında, Güneş, Ay içinde G harfi ile beş köşeli Yıldız, üç kollu şamdan simgeleri bulunur.” Sözümü kesti Kaya.
“Ruhuna in.”
“Tağınak, simgesel olarak Süleyman’ın yaptırdığı tapınaktır. Orta yer döşemesi siyah beyaz karelerden oluşur.” Düşündüm. “Bir dakika. Bunların anlamlarını sorar mı dersin?”
“İşin ciddiyetinin şimdi mi farkına varıyorsun? Onları bildiğini söyleyeceksin Naire. Seni yaşatmaları için elimizden ne gelirse yapmamız lazım. Biz olman için…”