Hayatımız enkaza dönerken ayaklarımızı sallayıp karşısında dikilmek ve yok oluşumuzu izlemek cesaretten ziyade büyük bir yorgunluk belirtisidir. Dökülen kırıkların acısı kalbimize saplanırken içimizi rahat ettirebileceğimiz tek şey, yıkımın altında değil dışında olduğumuzu düşünmektir.
Fakat duymayı istemesek de hayat bize der ki, "Kopan bu parçalar hayallerindi, geçmişinde iyi veya kötü bulduğun her şeydi, yaş aldığın her gündü, dokunmayı istediğin veya kaçmaya çalıştıklarındı. Bu senin hayatındı ve bu enkaz da seni yok etmek istedi."
Yabancı olmak istediğimiz çöküntü, ruhumuzda yankılanmaya başlarken geç bir kabullenişle de olsa başımızı sallarız. Önce dünyanın en küçük ilk adımı, sonra ondan çok da büyük olmayan ikinci bir adım, daha sonra hareket edebildiğimizin farkına vararak attığımız üçüncü adım, bacaklarımızın titremesini göz ardı ederek güçlendiğimiz dördüncü adım, koşma cesaretine girdiğimiz beşinci adım ve sonrakiler...
Artık hayatımız karşımızdadır. Hep yakınında olduğumuz ve ne kadar kaçmak istersek isteyelim her anımızı izleyecek kadar karşımızda. Ya da zaten hep oradaydı, biz sadece gözümüzdeki saydam bağı çözdük.
İşte o zaman yıkımın sebebini bazen öğrenemesek de, ardından kalanları toparlayabilecek gücü kendimizde bulabiliriz. Üstelik bunun için kaslı kollara, her ayrıntıyı gören sağlam bakışlara da ihtiyacımız yoktur. Sadece isteriz ki, bunu toparlayalım ve tekrar yıkılırsa karşısında olabilmek için burada bekleyelim.
"Yaşam enkaz değil, birilerinin yaşatmak istedikleri enkazdı," derken gülümsemeyi öğreniriz. Parçalanmaktan korktuğumuz felaketlerle savaşırken, bir zaman sonra mücadelemize aşık oluruz.
Ben burada yaşamaya çalıştığım her güne kendimden bir parçaymış gibi sahip çıkıyordum.
Malikânenin üçüncü katının büyük bir kısmını çatı katı oluştursa da merdivenden çıktığımızda bizi karşılayan düz bir alan vardı. Evlatlık gibi görünen bu mekan dışlanmayı değil, içinde oturup çeşitli aktivitelerle keyifli zaman geçirilecek harikulade bir mesken olmayı hak ediyordu. Kendine dingin bir ferahlık arayan, dinlenirken sessizliğin eşliğinde kitap okumaktan hoşlanan, sesini küçük bir kalabalığa değil de eski duvarlarda yankılandırarak şarkı söylemeyi seven, aklının içinde dönüp duran düşünceler veya ruhani yüzleşmeler yapmaya ihtiyaç duyan kimseler için gayet uygundu. Hem dünyanın merkezi hem evrenin ötesi gibiydi, içeride ve dışarıda kalmanın seçimini her zaman konuklarına bırakırdı.
Çatı katındaki tozları, süpürülmeye gerek görülmeyen örümcek ağları, penceresinin kilidi paslanmış ve kâinatın bahşettiği oksijenden bile yoksun bıraktıkları bu yer olabildiğince önemsizdi. Gizli kalınmış ve ayrı tutulmuş en ufak şey, adeta yasak bir meyve gibi dikkat çeker. Ona erişmek, yasağı çiğnemek ya da tıpkı burada olduğu gibi ilgisiz kalınana özen göstermenin iç gıdıklayan hazzı, çabuk erişilen her bir uğraştan daha güzel gelirdi. Bu yüzden çatı katına delice bir merak duyuyordum.
Boyası dökülmemiş fakat uzun süredir kapalı olduğunu söylemek istercesine karşımda dikilen kestane rengi kapı, en az benim kadar utangaç gibiydi. Usulca sağıma baktığımda, Alexander'dan da bir çekingenlik havasının aksettiğini hissettim. Cebinden bir anahtar çıkmamış, buranın da odasına benzer şekilde kilitli olduğunu söylememişti.
Kararımı verirken yavaşça kapı tokmağına dokundum. Çevirirken biraz uğraşmak zorunda kalsam da ellerimi çekmedim. Merak ettiğim ve de az çok tahmin edebildiğim, çoğu olayların dışında kalmış odaya doğru açılan kapı, hayatı sunuyor gibi hafif ama neşeli bir gıcırtıyla kendini konuklarına teslim ederek açıldı.
Sıcak veya soğuk, kirli ya da temiz olmayan ama tezatlık durumlarını suratlara çarpmaya kararlı duran garip oda, boşluğunu dolduranlardan memnun mu yoksa yalnızlığı bozulduğu için öfkeli miydi bilinmezdi.
Gülümsemeden içeriye adım atarken, arkamda beni takip eden biri olduğunu bildiğim için rahat sayılırdım. Burayı korku filmlerinde kaçırılan masum kurbanların tutsak edildiği ücra köşelere de benzetmek mümkündü, kucak dolusu kitaplarla girilip arkadaşlarla sohbet edilen ve dizaynı daima bu keyifli gruplara kalan büyük bir misafir odasına da.
"Sadece biraz ilgisiz kalmış," diye fısıldadım. Gözlerimin odak noktasına ilişen, tam karşı duvardaki pencereye doğru ilerledim. "Kolonların dili olsa kim bilir bize neler anlatırdı, öyle değil mi?"
Tozlu kulpu tutarken, tıpkı kapı kolunda olduğu gibi çevirirken zorlanacağımı tahmin etmiştim. Tüm gücümü büyük bir kararlılık ve bu hissin getirdiği çabayla birleştirip, Alexander'dan yardım istememe gerek kalmadan içeriye tatlı bir rüzgârı buyur etmeyi başarabildim.
Derin bir nefes çekerken, "Tabii sen daha iyi biliyorsundur, çocukluğunda çok defa buraya sığınmış olmalısın," dedim. Babasının baskıcı bir adam oluşunu düşünüp, karnavaldan bir gün önce kahvaltı masasında yaptığımız sohbetin sebep olduğu bir varsayıma sığınarak.
Cevap alamayınca arkamı döndüğümde, Alexander'ın kapı eşiğinde durmaya devam ettiğini ve gözlerini sonsuz bir boşluğa dikmiş hâlde kaldığını fark ettim. Eşikten içeriye adım atarken, ne kadardır öylece durduğunu bilmiyor gibiydi. Durduğum pencereye doğru yavaşça ilerledi.
"Bir yabancı gibi yürüyorsun," dedim.
Omzunu bir yere yaslamamaya özen göstererek tam karşımda durduğunda, pencereden ormana doğru derin bir bakış attı.
"Henüz küçük bir çocukken çok kez buraya çıkmak istemiştim. Fakat babam gereksiz bir yer olduğunu, fazlalık olan birtakım eşyalar dışında herhangi bir özelliği bulunmadığını söylemişti. Ona göre oğlu en pahalı eşyalarla döşenmiş, kum tanelerinin bile nizami bir şekilde konumlandığı vazolarla dekore edilmiş, paha biçilmez tabloların asılı olduğu yağlı boya duvarların arasındaki o zengin salonlara ait olmalıydı."
Sinirli bir şekilde güldü.
"Büyükbabam öldükten sonra malikanede yaşamaya başladık. Aslında benim de bu çatı katını seveceğimi tahmin etmişsindir. Gerçekten severdim, geceleri gözlerimi burada kapayıp sabahları bu tavana bakarak uyanmayı isteyecek kadar." Neden öyle olmadığını sormayı düşündüğümde kısa bir omuz silkmeyle karşılık verdi. "Sadece ilk geldiğimiz hafta bu dediğimi gerçekleştirebildim. Babam, büyükbabamın kaybını biraz olsun atlatınca beni tekrardan buraya uygun görmemeye başladı ve yatağımı aşağıdaki odalardan birine indirdi. En azından okuma veya resim çizme köşesi olarak kullanmak istediğimi söylesem de birkaç sene sonra akademiye gideceğim için böyle şeylerle uğraşmamam gerektiğini, yeteneklerime yoğunlaşıp, başlamak üzere olan özel derslerime hazırlık yapmamı uygun gördü. Birkaç defa gizlice çıktım tabii, bu durumdan hoşnut olmadı ve kullanılmayan tüm eşyaları hatta daha fazlasını buraya yığmayı deneyerek beni başka yollarla uzak tutmaya çalıştı."
Anladığımı belirtir şekilde başımı sallarken, etrafı incelemeye başladım. Sadece irice bir dolap ve yanına iliştirilmiş yavrusu gibi duran sandıktan ibaret olduğu için, "Sanırım büyüdükçe kendi isteğine göre şekillendirmişsin," dedim.
"Aslında tam olarak öyle sayılmaz," diyerek konunun devamına da değinmek istediğini belli etti Alexander. "Büyükannem, babamla aramıza hiç girmezdi. Fakat bir süre sonra çatı katına yapılan muameleden sıkılmış olacak ki, sert bir dille buraya kendi eşyalarını istifleyeceğini söyleyip, başka herhangi bir nesne ya da girip çıkanı görmek istemediğini de eklemiş. Bu son olaylar yaşandığı sırada ben bir yandan akademiye gidiyor, bir yandan lisede okuyordum. Alınan kararlarla ilgilenmedim, çünkü çatı katı uzun zamandır tüm sihrini kaybetmişti benim için."
Sondaki ayrıntıya kadar büyük bir dikkatle dinlerken konuşma bittiği sırada gülmeye engel olamadım. İleriye doğru birkaç adım attıktan sonra, kollarımı iki yana açıp yavaşça kendi etrafımda dönmeye başladım.
"Yani burada zaman geçirmekten hoşlanmayacak kadar büyüdüğünü mü düşünüyorsun?"
Çıkarıp dışarı atmadığı dolap ve sandık, yenisini eklemediği için eşyasız duran odanın bu sessiz hali aslında yeterli bir cevaptı.
Yine de gülümseyerek, "Sadece çocukken eğlenceli gelir çatı katı," dedi. Bir yandan da keyifli bir edayla dolaba yürüyen bedenimi dikkatle izliyordu.
Önce dolabın geniş kapağıyla bakıştım, sonra soluna konumlanmış ve merak konusunda her daim ikinci plana atıldığı belli olan sandıkla. Gıcırdayarak açılan kapaktan, eskimişlik kokusunu solumamak için ciğerlerimi dolduracak kadar büyük nefes almamaya özen göstererek kıyafetlerle bakıştım. Ardından arkamı dönüp, pencereden vuran güneşin saçlarının uçlarını daha açık gösterdiği adama meydan okuyan bir bakış attım.
"Ben şimdi tam da burada, kendi kendime eğlensem çocuk mu olmuş olurum?"
"Babanın gömleğini giyip kameraya gülümseyişin aklıma geldikçe kaç yaşında olursan ol kıyafetlerden eğlence çıkarabileceğini biliyorum," dedi sesine yansıyan hınzırlıkla.
"Çok kötüsün," diye mırıldandıktan sonra tekrardan dolaba döndüm.
Alexander'ın o fotoğrafları asla unutmayacağını biliyor, bu konuda ciddi bir kızgınlık havasına da giremiyordum. Dolu elbise askılarını bir sağa bir sola kaydırırken alışverişte gibi hissetmiş, hepsinin ücretsiz olduğunu düşünerek alaycı bir şekilde kendi kendime gülümsemiştim. Evde dolanırken giyilmeyecek kadar abartılı balo elbiselerinin yanında, boydan boya düğmelileri de mevcuttu.
Portakal gibi canlı bir turuncuda olan, eğer solmasaydı renginin göz kamaştıracağı tartışmasız duran elbiseyi usulca yerinden çıkardım. Tekrardan Alexander'a döndüm ve askıyı ona da gösterdim.
Tek kaşını havaya kaldırırken, "Oldukça iddialı," dedi gülmemeye çalışarak.
Elbisenin rengi komik olduğu kadar durup dururken giymeyi tercih etmeyecek şekilde de kabarıktı. Sırf bu yüzden seçmiş, balon gibi kollarını giyince beraber gülmemizi istemiştim. Boşta kalan eliyme kapıyı işaret ederek, "Sizi dışarı alalım o halde," dedim yapay bir mesafelikle.
Dudaklarını büzen Alexander, "Kıyafet odanıza girmem bile bir kalabalıktı. Affedeniz," dedikten sonra beni içeride yalnız bırakarak, kapıyı kapatmayı ihmal etmeden dışarıya çıktı.
Elbiseyi sandığın üzerine koyduğumda önce kendi kıyafetlerimden kurtuldum. Yakası geniş boğazın içinden geçerken naftalin benzeri bir koku hissetsem de adını tam olarak koyamadım. Birkaç dakika da kıyısını köşesini düzeltirken, nasıl göründüğümü merak etmekten çok, doğru giyip giyemediğimi düşünüyordum. Sandığı açtığımda fazla göz gezdirmeden elime aldığım topuklu ayakkabıyı çabucak giydim. Saçlarını da son birkaç hareketle düzelttikten sonra, gel demek istemediğim için kısa bir öksürmeyle belli etmeye çalıştım hazır olduğum durumu.
Kapının birkaç kez tıklatılmasıyla gülümseyip, "Geliniz," dedim kibar bir sesle.
Kapıyı açtığında safir mavisi gözleri irileşmişti. "Bir arama kurtarma ekibi olarak emirlerinize hazırım," dedikten sonra dümdüz duruşunu korudu.
Kafam karışırken bunu nereye bağlayacağımı bilemiyor, ima ettiği sözleri anlayamıyordum. "Aramaya veya kurtarılmaya ihtiyacım olduğunu size düşündüren nedir?"
Gülmemek için yutkunurken, "Kocaman bir balkabağı tarafından kaçırılıp alıkonulduğunuzu görüyorum," dedi dudaklarını ısırarak.
Hayal kırıklığına uğradığımda, "Önce kaybolan duygularımı arayıp bulun, mümkünse de kurtarmayın," dedim alınmış bir tonlamayla.
Parıltılı elbisenin eteğine bakarak yürüyen Alexander, birkaç adımda karşıma geldi. Saklamaya çalıştığı merakta başarısız olurken ilgiyle beni izliyordu. Yüzü sanki daha açık bir renk almıştı. Yine de solup gitmemeye kararlı duran gözleri, hayat dolu bakıyordu.
"Ben sadece," diye fısıldadı. "Üzerine giydiğin balkabağının seni kaçırmakta haklı olduğunu itiraf etme cesaretine sahip olamadığım için üzgünüm."
Bunlar tiyatronun bir parçası olsa da gülümsemeyi unutacak kadar şaşırdığımda çabucak toparlandım. "İltifatın hatandan büyük olduğu için affedildin."
Alexander'dan uzaklaşıp ellerimle elbisenin kumaşını hafifçe tuttum. Yürüme alıştırmaları yapıyor, ayakkabının kenarlarının neden bu kadar keskin olduğunu üzüntüyle düşünüyordum.
"Büyükannem balolara katılırdı fakat annem sadece onun yanında boy göstermek mecburiyetinde olduğundan gitmek zorunda kalırdı. Yani birçok elbise aslında annem için alınmıştı, her ne kadar giymese de."
Merakla dinlerken düşmeden yürümeye çalışıyordum. Boyum daha uzun görünsün diye topuğu yüksek olan bir ayakkabı tercih etmiştim, çabucak pişman olacağımı bilemeden. Açık olan pencerenin önüne gelince, silik bir yansıma gibi de olsa nasıl göründüğüme baktım. Omuzlarımın genişliği vücudumla orantılı olduğu için elbise her ne kadar ağır olsa da yakışmıştı. Üzerinde ışık hüzmeleri dans ediyor gibi görsel şölenlere sebep oluyordu küçük sim tanecikleri. Boynum açıktaydı ve saçlarım bile söz dinliyor, önüme düşüp yüzümü kapatmıyordu. Masaldan aceleyle kaçan bir prenses gibi durduğumu düşündüğüm sırada, camdaki diğer bir gözle karşılaştım.
Safir rengin büyüsünü ya da kahverenginin derinliğini ayırt edemese de pencere, bu bakışmaya şahit olanlar için eşsiz anların yaşandığı söylenebilirdi. Masaldan kaçan prenses, ardına prensini de katmış gibi bir duruştu bu. Ya da prenses yabancı olduğu diyarlara girerken, kendini almadan gitmesini istemeyen prens gizlice dahil olmuştu serüvene.
Gözlerimi camdan kaçırıp ona doğru dönerken, "Bu elbisenin gerçekten komik duracağını bildiğim için seçmiştim," dedim saçlarımı düzelterek. "Ama şimdi gerçekten güzel bir elbise deneyeceğim, oyun yok."
Gülümseyip onay veren Alexander, "Dolap da, ben de emrinizdeyim," dedi boş bulunarak. Çabucak toparlandığında, "Sandık adına da konuştum," diyerek devam etti. "Çünkü dışlanmış gibi duruyordu, sesi olmak istedim."
Eski zamanlarda olsak yelpazemi ağzıma kapatıp gülümserdim fakat şu an elimden başka bir kamuflaj aracım yoktu. Zaten iltifat etmişti daha önce, şimdi neden bu kadar utanıp kızardığını anlayamıyordum. İyi biliyordum ki Alexander bir buz dağı misali yavaş yavaş eriyecek ve çoğu zaman da güneşin yakıcı ya da ılık olmasını umursamayacaktı. Onu daha fazla zor durumda bırakmamak için gidebileceğini belirterek kapıya doğru bakıp, başımı salladım.
Alexander dışarı çıktıktan sonra merdivenden inen adımlarını eşitince neden bu kadar uzaklaştığını anlayamadım. Oysa demin kapının ötesinde beklemiş, buyur edilme mesajını aldığı anda tekrardan içeri girmişti. Dalgın dalgın elbise dolabına yürürken yolunda gitmeyenin ne olabileceğini düşünüyordum.
Büyük bir keyifle elbise seçimine devam edeceğim sırada, belki de Alexander'ın gün yüzüne çıkan anılarının etkisinde kaldığını fark ettim. Bu gibi durumlarda hassas olacağını akıl edememiş, yaşadığımız karmaşık olayların arasında eğlenceli bir nefes olarak hayal etmiştim bugünü. Ellerim elbiselerin üzerinde isteksizce gezinirken, gerek olmadığı halde isimlerini söylüyordum.
"Şatodaki kara kedinin tüylerini okşarken giyebileceğin siyah tüllü bir elbise, geç. Tüm gün evde oturup dikiş diktiğini belli eden bataklık yeşili uzun elbise, geç. İlkbaharda evin arka bahçesine sığınıp üst üste aşk r******rı okuyacağın çiçekli elbise, geç. Güzelliğine şiirler yazılacak kadar havalı görüneceğini düşündüren mini yaz elbisesi, geç."
Aslında hepsinin birbirinden güzel olduğunu biliyor, yine de karar veremediğim için haksızlık yaparak masum elbiselere kulp takıyordum. Sırayı baştan sona bir kez daha taradıktan sonra sıkışık elbiseleri bu kez uzaktan incelemek için geriye çekildim.
O esnada askıya asılmamış, diğerlerinin altında ve oldukça kıyı bir köşeye beceriksizce katlanmış olduğu belli olan kumaş parçasını fark ettim. Büyük ihtimalle yırtık veya aralarından en çirkini olduğu için böyle dışlandığını düşünüyordum. Bir elimle ağır askıları kaldırdıktan sonra diğer elimle de dışlanmış elbiseyi sıkıştığı yüklerin altından çektim. Düzelmesi için hafifçe çırparken, incecik tülle sarmalanmış turkuaz elbisenin belinin hoş bir darlıkta olduğunu gördüm. Kemer gibi duran ince kuşağı, uzun sayılabilecek eteği, belindeki narin açıklıkla geri kalanların yanında yer alması gerektiğini düşündüm.
"Ama önce benim üzerimde," derken çoktan balkabağı elbiseden kurtulma çalışmalarıma başlamıştım.
Cam mı kirliydi yoksa haddinden fazla mı eskiydi karar veremeden yansımamı izledim. Kendimi boydan görmek istediğim için uzaklaşınca görüntü olması gerektiği şekilde netleşmiyor, rengin duruluğunu yakalayamıyordu. Yine de bu elbisenin içinde rahat hissetmiş, ayakkabılar ayağımı acıttığı için de yalın ayak durmayı tercih etmiştim. Kapıdan tarafa bakarken umutsuzca öksürdüm, tahmin ettiğim gibi ses yoktu.
Bu kez giderek artan bir tonlamayla, "Gelebilirsin," dediysem de cevap alamamış, ayak parmaklarımı ritimsizce yere vurmuştum.
Pes ederek yürümek için yeltendim, her nerede bekliyorsa oraya doğru konuşmayı plandım. Büyük adımlarla ulaştığım kapıyı açınca da, sahanlığa çıkınca da, merdivene göz atınca da boşlukla karşılaştım. Alexander'ın oyundan bu kadar çabuk sıkılmasını kendime yediremeyerek, kapıyı ardına kadar açık bırakıp tekrardan bulunduğum yere döndüm.
Parmak uçlarımla eteğimi tutarken, "Onun için giymedim ki o görmedi diye çıkarayım," dedikten sonra kararlılıkla pencerenin önüne geldim.
Kollarımı bir çocuk gibi pervaza dayayarak dışarıyı izledim. Dağınık sıralanan ağaçlar, uzaklarda daha da sıkılaşıyor gibi bir izlenim bırakıyordu. Eskiden olsaydı bu doğa güzelliklerini seyretmekten zevk alır, her ne kadar beceremeyeceğimi bilsem de resmetmeye çalışırdım. Kısa ama bir o kadar uzun zamandır sürekli ormanın yeşil ininde olduğum için artık bu çevreden uzaklaşmayı diliyordum. İstediğim kadar bazı günlerinin normal geçtiğini, mühürlülerle rastlaşmadan önce nasıl ise öyle devam ettiğini düşüneyim yine de farkındaydım ki tüm olanlar bana yeni bir pencere açmıştı. Üstelik sadece bununla kalmamış, pencerenin önünde hayatımın can yakan seyrini, üzerime gelen dalganın büyüklüğünü, garip türlerin değişkenliğini pür dikkat izlemem için de beni pencerenin önündeki bir sandalyeye oturtmuş, kalın halatlarla sıkı sıkı bağlamıştı. Sorumlusunun kim olduğunu asla bilememekle beraber, halatları çözemeyeceğimin de farkındaydım. Sadece bir gün tüm bunlara dayanamayıp pencereden atlayacağım günü bekliyor, sabırsızlığımın korkuma üstün geleceğini hissediyordum.
Merdivenden çıkarken her ne kadar ayırt edemesem de gittikçe yaklaşan ayak seslerini de duymuştum. Boş çatı katında yankılansa da arkamı dönmedim, karmaşık yeşilleri safir maviye tercih ettim. Duruşumu korurken zemine bırakılan yükün bağımsız sesiyle istemsizce başımı geriye çevirdim.
Alexander her nereye gittiyse bir boy aynasıyla dönmüş, onu da tam olarak arkamı döneceğimde kendimi görebileceğim doğru bir açıyla bırakmıştı. Ayaklı boy aynasının çerçeve kenarlarında kısım kısım kararmış lekeler bulunsa da bütün olarak sağlam denebilirdi ve her bir ayrıntıyı gösterecek kadar da temizdi.
Yine tüm yaşananları unutup, Alexander'ın inceliklerine alışkın olmadığımdan, içten içe yaptığım fevri çıkışlarıma son verip aynaya daha çok yaklaştım. Elbiseyi doğru düzgün giyebildiğimden ve tam ihtiyacım olurken yanıma gelen aynadan memnun olarak, "İşte bunu beklemiyordum," dedim gülümseyerek.
"İşte bunu beklemiyordum," diyerek sessizce tekrarladı Alexander da aynı cümleyi. Bana doğru bakması ve dudaklarının hafifçe kıvrılması umut vericiydi. "Bir diğer balo elbisesini giymeni beklerken, bu sefer oldukça sade bir seçim yapmışsın."
Bu kez dalgalı cümlelerden uzak konuşan Alexander yanımda duruyordu. Ben de ona hak verirken kuşağımı düzeltiyor, hiç değilse stresli günlerin mirası olarak dümdüz olan karnımın dar elbisede düzenli durmasını sağlamasına garip bir şekilde seviniyordum.
"Hani sırf merakından baloya giden kızlar vardır ya, giyecek balonlu elbisesi olmasa da bunu dert etmeyen. Kontları, kontesleri; düşleri, düşesleri; prensleri veya prensesleri görmeye can atan. İşte ben onlardan biriyim büyük ihtimalle," dedikten sonra göz kırptım.
Sanki birkaç yüzyıl geriden gelmiş de söylediklerimi yapmaya alışkın yaramaz bir kız biçiminde konuşmama gülümseyerek karşılık verdi Alexander. "Sanırım daha önce bu gibi ortamlarda bulunmadın," dedi, yapmış olduğum benzetmeye sığınarak.
Gözlerim, ayna ile Alexander arasında mekik dokurken, "Bulunmadığımı belirtmek durumundaydım," dedim üzgün bir sesle. "Annemin veya babamın arkadaşlarının nikah törenleri bu durumlara benzemekten çok uzak olsa da katıldığım kutlamalar gerçekten bununla sınırlı." Başka ayrıntılar duymayı bekleyen Alexander'a doğru konuşarak, "Gizlice izlediğim tek balo, son sınıfların mezuniyetiydi," dedim gülerek. "Tahmin edebiliyorsundur, 'Sadece kendi aramızda olacak ve başka kimse katılmayacak' sloganı, benim ve Demre'nin sözlüğünde 'Davetlisiniz!' demektir."
Geçmiş yüzyıllar şimdiyle harmanlanınca saray üyeleri yerine okul takımının yer aldığı, çiftlerin dans etmek için romantiklik yarışı yaptığı, günümüz liseleri mezuniyet balosuydu bahsettiğim.
"Ve siz de tabii ki bir yolunu bulup dışarıdan izlediniz."
Okulun zemin katında bulunan kapalı spor salonunda düzenlenen ve dışarıdaki eğlence yerlerinde devam edeceği belli olan baloyu, elbette betonla bir olan pencerelerin önüne diz çöküp izlemiştik. Lisede ilk senemiz olduğu için asla hoş karşılanmayan küçük kardeş gibi bu tür faaliyetlerde yer almamızın gereksiz olduğunu düşünen üst sınıflar, tüm bunları büyük bir merak meselesi haline getirmemize sebep olmuşlardı.
"Onları izleyip nasıl dans ettiklerine dikkatle bakardım ve diktireceğim elbisenin hayalini daha o günden kurardım." Gülümsemem silinirken, "Bunu yaptığım için asla pişman olmadım ama," diyerek devam ettim. "Mezuniyete katılacak kadar toz pembe bir okul sonu da yaşamadım."
Yaşadıklarımı unutamamak, başımdan geçen acı tecrübeler uzun dönemler boyunca beni incitmişti. Kimi zaman birçok durumdan kendimi geri tutmuş, ileriye koşmam gerektiği çağlarda geçmişe bakarak ve yerimde sayarak kalmaya devam etmiştim. Çamur gibi izlerin de bir hatıra olduğunu biliyor, geçmişi silmeden geleceğe sarılmayı da nihayet yavaş yavaş öğreniyordum.
"Balolar karmaşıklıktır," diyerek sözlerine başladı Alexander. "İlk önce renkli elbiselerdeki gösteriş yarışı, ardından gözünü acıtan güçlü ışıklar, usulden fazla saygı gösterisi veya tam tersi olan laubalilik. Orkestranın sesini bastıran dedikoduların yankılı fısıltıları ise bir daha orada bulunanları görmek istemeyeceğin kadar şaşırtıcı."
Alexander'ın bu bakış açısını kalabalıklardan hoşlanmamasına bağlamak istesem de gözlem yeteneğine de güvendiğim için mantığım ona hak veriyordu. "Hayatım boyunca baloya katılmayacağımı biliyordum, bu sebeplere sığınabilirim," dedim alaycı bir gülüşle. Aynadaki yansımama tekrar dönerken elbisenin zaten düzgün olan kollarıyla oynamaya başlamıştım.
Birkaç adım öne gelirken, gözlerini utançla kaçırmak yerine doğrudan bana bakmayı sürdürdü. "Fakat şimdi burada bir balo gerçekleştirecek olsaydık karmaşıklık diye bir şey söz konusu olmazdı," dedi çatı katına göz gezdirerek. Turkuaz rengi elbiseye bakarken, "Kazananın baştan belli olduğu gösteriş yarışına da gerek kalmazdı," diyerek devam etti. "Güneş kendini ağaçların arkasına saklamış ama ışığını esirgememiş, en doğalından bu aydınlığa da sahibiz." Bir şey anlamadığımı belli eder gibi bakarken gözlerini takip ediyor, söylediği durumlara uyum sağlıyordum. "Üstelik şu an dedikodu ya da laubalilik yapmaya elverişli sadece iki kişi var," dediğinde gülümsedik.
Duygusuzca başımı salladığımda, "Bugünü bir balo olarak değerlendirdim elbiseler sayesinde," diye kısık bir sesle söylendim.
Sandığa doğru yürümeye başlayan Alexander, yaptığı her hareketinde içimde yeni bir soru doğuruyordu. Sandığın yanına diz çöküp kapağı açtığında konuşmuyor, sessizliğin büyüsünü ben de bozmak istemiyordum. Gelişigüzel bırakılmış ayakkabıların içinden beyaz olanını yerinden çıkardı. Tekrardan bana döndüğünde çekingenlikle de olsa yerinden kalkıp bana doğru yürüdü.
"Benimle baloya gelir misin, Vera?" diyerek, davetkâr bir dille sordu.
Alexander'ı her şeyden önce dışlanmış biri olarak tanımış daha sonra derin ruhani bilgisini ve bu konudaki yeteneklerini öğrenmiştim. Her ne kadar diğer mühürlüler kadar aktif olmasına izin verilmese de o da bir savaşçıydı ve kızılı savunan birinden böyle bir davranış beklemiyordum.
Yanıtsız kalan sorudaki suskunluğu onay olarak kabul etmiş olmalı ki tekrardan yere diz çöktü. Bu sefer ayakkabıyı giydirmek için yaptığı bu hamle, bir anda daha fazla anlam kazandı.
"Masalı tersten yaşıyor olmalıyız, tıpkı tepetaklak olan dünyamız gibi." Bu sözleri eğlenceyle söylemiş, kelimelerin arasındaki gülüşümün algılanabileceği kadar yansıtmıştım sesime. Külkedisi masalını düşünürken, "Önce balkabağı sonra en başından giymem gereken ayakkabı," dedim keyifle. "Yaşanmamış çok şey var."
Ayakkabının bandını kapatan Alexander, gözlerini bana doğru kaldırıp büyük bir ciddiyetle, "Yaşanmamış çok şey var," diyerek tekrarladı. Gülüşü silinirken, "Benimle dans eder misin?" diye sordu.
Topuğu ne kadar yüksek olursa olsun benden bir dağ gibi uzun duracak olan adama bakarken, "Dans etmeyi bilmiyorum," dedim doğruları dile getirerek.
Tutmam için elini uzatırken, "Balolara katılan biri bu sebebe sığınamaz," diye fısıldadı kaçışımın mümkün olmadığını belirtir tonda.
Gerçekten öğrenmek istesem de henüz kendimi hazır hissetmiyor, yalpalayarak dönüp durmak içimden gelmiyordu. Karasızlıkla savaşırken Alexander'ın elini, kendi elimde hissetti. Odanın merkezine doğru ilerlerken beni gerçekten büyük bir dans pistine götürüyor, kocaman bir avizenin altında kalabalıklar içinde yalnız olduğumuzu düşünmeye engel olamıyordum.
Tenimizin sıcaklığı birbirine karışırken Alexander, sağ elini belime yerleştirdi. Bacaklarını orantılı hareket ettirdiğinde endişeyle ayaklarıma baktığım bir dans dersi başlamış oldu. Oldukça hafif hareket etmekle beraber, bir bebeğin zamanı gelince heyecanla yürümeyi öğrenmesi gibi kolay anlaşılır ve hemen ezbere alınır basit figürlerdi. Yine de duyguyla ve istekle harmanlanınca ortaya ağır ritimli bir salon dansı çıkıyor, uygulayan iki taraf için de eğlence içeriyordu.
Çok kolaymış, diye mutlulukla haykırmak isterken, "Fakat müzik yok," dedim gözlerimi tekrar ayaklarıma çevirerek.
"Duymak istedikten sonra her sesi bir müzik olarak değerlendirebilirsin."
Aramızdaki mesafeyi koruyarak dans etsek de göz ardı edemeyeceğim bazı çekimler de vardı. Hareketleri öğrenebilmenin güveniyle bakışlarımı yerden kaldırırken gülmeye başlamıştım bile.
"Dışarıda esen rüzgâr pekâlâ müzik olabilir, kabul ediyorum." Pencereye kayan gözlerim tekrardan Alexander ile buluşunca, "Dedikodumuzu yapmadık ama," dedim neşeyle.
Sebep olduğu değişken duygu hoşuna gittiği için o da keyiflenip ayak uydurdu. "Klinikten ayrılmadan önceki son toplantıdan sorumlu olan doktordan her zaman nefret etmiştim."
Yüzüm buruşurken, "İyi de ben bu kişiyi tanımıyorum ki. Bu dedikodu olmaz," dedim anlamsız olduğunu belirtmek isteyerek.
Tek kaşını kaldıran Alexander, yavaşça ayağına basmamı göz ardı ederek, "Bizim balomuzda kişileri çekiştirmeye yer yok," dedikten sonra uyarıcı ses tonunu gülümsemesiyle bastırdı.
Gerek ayak hareketleri gerek gülüşümle ona eşlik etmenin kimi zaman uyumsuz olsa da güzel hissettirdiğini biliyordum. "Laubalilik de mi yok?" dedim dudaklarımı büzüştürerek.
Düşünceli bir şekilde duraksarken, "Onlar gibi seviyesiz kelimeler kullanmak yerine içimizde birikip kalanları sorabiliriz," diyerek yanıtladı Alexander.
Zaten bunu yapmayacaklarını bildiğimden, yavaş ilerleyen ritme uyarak dans etmeye odaklandım. Yüzü aynaya dönükken, Alexander'ın da sırtı aynanın açısındaydı. Geniş omuzuna hafifçe değen elimle ağır ağır sallanmamızı gülmeden veya ağlamadan izlemek, normalde böyle bir ortamda duygusuzluk olarak adlandırılabilirdi. Elmacık kemiğime düşen saçımı, donuk gözlerimi seyrederken yorgunluğumu fark ettim. Alexander arkası dönük olduğu için bunları göremiyor, bir yerden duyduğu müziğe ayak uyduruyordu.
"Neden dışlandın?"
Sesim yumuşak olsa da kapıldığı yoğun hislerden irkilerek uyanmıştı. Yine de bu etkiyi belli etmedi ve göz göze geldiğimiz sırada susup yok olmak, geri çekilmek istemediğini belirterek, "Neden grisin?" diye sordu.
Gözlerimi kırpıştırmaktan başka tepki veremesem de Alexander'a meydan okuyarak bakmayı sürdürdüm. O da biliyordu ki ruhumla ilgili ayrıntılara ben sebep olmamıştım ve bunu değiştiren, diğerlerinden ayrıştıranı tanımamakla beraber amacını da bilmiyordum. Fakat Alexander'ın dışlanmayı hak ettiğini, verilen cezaya uymak zorunda kalışından anlıyordum.
Yarım ağız gülümserken, "Bir mühürlüyü neden öldürdün?" diye şimşek etkisi yapan yeni bir soru yönelttim.
Alexander işte o zaman ne ona fısıldayabilecek yeni bir soru bulabildi ne de bu durumu haklılığıyla açıklayacak doğru kelimeleri. Yarım gülümsememe ayak uydurmaktan daha iyi bir cevabı yoktu.
İleri gitmek istemeyen ama bu davranışına da engel olamamıştım. Bakışlarımı tekrardan ayakkabılarıma odaklandırdım. Bunun üzerine bir soru eklemeyi daha düşünmüyor, merak ettiğim ne varsa tüm hakkımı tek seferde kullandığıma inanıyordum.
Turkuazın içinde süzülürken ona baktığımda bakışları bir daha yerden kalkmayacak gibi zemine düşmüştü. Yine de dans etmeyi kesmemiş, kendi içimizde yakaladığımız ritimleri ayaklarımıza uydurmaya devam etmiştik. Karşımdaki safir mavisi bakışlar, yerini kumral göz kapaklarına bırakmıştı.
Kuğu görünümündeki yırtıcı kuş türüne yakın olma ihtimalim beni neden endişelendiriyordu?