Ruh karmaşası hayatımın en bilinmez rolünü üstlenirken yerini devralan gizem karmaşasıyla kime hangi pencereden bakacağımın kararını veremez olmuştum. Oysa gördüğüm veya göreceğim herkes kim olduğumu öğrenmek isterken, bu soruyu soranların karakterleri daha çok bilinmezlik teşkil ediyordu. Bana şüpheyle bakan gözlerde daha fazla sır olduğu ortaya çıkmış, benliğimi öğrenmek için soru soran dudaklardan bir süre sonra açık veren kelimeler dökülmüştü.
Kâbus duraklarımla dolu gecenin ardından ne tam anlamıyla uyuyabilmiş ne de kafamı toparlayıp mantığa yatkın düşünebilmiştim. Bana güç verdiğini hissettiğim anne yadigarı kolyemi avucuma alıp dünyanın en kıymetli mücevheri gibi saklamış, bahar yeşili taşı karanlıkta kalbime bastırmıştım. Kendimden bile sakladığım emanetimle sadece uykum kaçtığı anlarda ilgilenmek ve onu gecenin içine gizlemek, uzun zaman sonra ilk kez bir şeyleri doğru yaptığımı hissettirmişti. En küçük başarımda bile tebriklere boğan annemi iç çekişlerle düşünmek, aklıma birçok güzel anıları beraberinde getiriyordu.
Bir defasında kanatlı kurbağa çizdiğimde bunu nasıl değerlendireceğine karar veremeyen şaşkın babam, aslında kuş çizdiğimi söylemişti. Gülerek ağzımı kapatırken kuşların asla dört ayağı olamayacağını, sırtında yuvarlak evlerini taşımadıklarını bilmiş bir edayla dile getirmiştim. Henüz çok küçüktüm ve resim yeteneğinden yoksundum. Sadece ben söylersem anlayabilirdiniz neyi resmettiğimi.
Babam, 'O zaman bu da kanatlı bir at olmalı aslında,' demişti gri gözlerini kırpıştırırken.
Üzüntüyle diretirken, çizdiğim şekillerin bir kaplumbağa benzememesinden dolayı dudaklarımı büzmüştüm. Halbuki babam yeteneğimle alay etmemiş sadece kaplumbağalarda kanat bulunmasının gereksiz duracağını anlatmıştı.
Yaşımdan beklenmeyecek bir şekilde sert konuşurken, 'Atlarda kanat bulunması daha saçma, onlar zaten çok hızlı koşabiliyorlar. Kuş dışında bir hayvanın kanatları olacaksa bu kaplumbağa olmalıdır çünkü gitmek istediği yere hep geç kalıyor,' diyerek açıklamıştım kollarımı göğsümde birleştirerek.
Yaklaşımımdan etkilenen ama daha çok şaşıran babam, fazla duygusal yetişen kızına ne cevap vereceğini bilemez halde, anneme yardım ister gibi bakmıştı. Bunu fark ettiğimdeyse annemin kollarına atılmış, o da bir ressam olduğu için beni anlayacağını düşünmüştüm.
Annemin kucağında odama doğru yolculuk ederken, 'Hiçbir zaman senin gibi resim yarışmasına katılıp birinci olamayacağım,' demiştim uzun siyah saçlarının kapadığı boynuna doğru.
İki eliyle tuttuğu sırtıma parmak uçlarıyla hafif ritimli vuruşlar yaparken, 'Ben de senin gibi asla birinci olamayacağım,' dedi gülümseyerek. Yüzüne bakabilmek için merakla geri çekildiğimde diye hızla eklemişti. 'Kaplumbağaları düşünme konusunda.'
Süzülmeye başlayan tek damla yaşı çabucak sildim. Önce ailemi benden alanlara sonra uçsuz bucaksız uçuruma atanlara öfkeler yağdırdım içten içe.
Yere çakılmaktan daha acı vericiydi, bitmeyen bir uçurum.
Yataktan kalkıp hızlı hareketlerle üstümü değişirken her günümün böyle uykusuz geçmemesini diliyordum. Kötü kabuslara tercih edebilirdi uykusuzluğum fakat yine de zihnimin dinlenmesi için bana sunulabilecek tek yoldan da mahrum kalmak istemiyordum.
Perdeyi açarken günün daha yeni ağarmaya başladığını fark ederek bu eşsiz anı seyrettim. Çıkıntılı pamuk öbekleri gibi havada asılı duran bulutlara rağmen ışığını sunmak için çaba sarf eden güneş, tıpkı benim gibi yaşamaya çalışıyordu. Yeryüzünde bulunmaya hakkı olduğunu fısıldıyordu evrene, dağılmasını istiyor olmalıydı bulutların. Çünkü artık onun vakti gelmişti ve onun vakti aydınlık demekti.
Güneşten öğreneceğim çok şey olduğunu düşünürken bahçede bir hareketlilik fark ettim. Daha önce de aynı bu pencereden gördüğüm kadın malikanenin çalışanı olmalıydı. Her zaman çok erken gelir ve herkes yeni yeni uyanmaya başlarken giderdi. Kişisel odalar haricinde alt katı düzenler, tadının her zaman nefis olduğu yemekleri pişirir, en küçük ayrıntıda bile undan ufak toz taneciği bulunmasını engellerdi.
Şimdi ise elindeki küçük saksının topraklarını değiştirirken üzerindeki kıyafetlere zıt bir iş yaptığı belli oluyordu. Siyah eteğinde toprak lekesi bulunmasın diye yere bile çömelmeden kasıntılı hareket ediyordu. Saksıyı tekrardan ellerine almadan önce her noktasını silkeledi ve adımlarını bu açıdan görünmeyen giriş kapısına yönlendirdi.
Onunla tanışıp konuşmak hatta mümkünse kısaca sohbet etmek istediğimden, banyodaki kısa oyalanmanın ardından aşağı kata inmek için yeltendim. Odadan çıkıp dalgınlıkla başımı yukarı kaldırdığımda o tanıdık ama bir o kadar da yabancı duran kapıyla bakıştım.
İçerideki mi yabancıydı yoksa kilitli duran kapı mı? Oysa beni en iyi bilen, ruhumu gözleriyle gören, güvende olmam için evini bana açan kişiydi Alexander. Şimdi beraber en küçük diyaloğa girmekten kaçtığımız bir kovalamaca yaşanacağını tahmin edebiliyordum. Zarf aldatmacasının da bir rüya sonucu gerçekleştiğini bildiğim için dün gece gördüklerimin etkisinde kalmamaya karar verdim.
Alexander seslere fazla duyarlı olduğunu daha önce söylemişti ve onu uyandırmamak için sessiz adımlarla merdivenleri indim. Hatırlamamak için dirensem de kabusum sanki cansız nesnelerin üzerinde hareket etmek istiyordu. Sabahın ilk vakitlerinde algılarımın benimle eğlenmesine izin verirsem gün sona ereceği zamana kadar bu durumun devam edeceğini bildiğim halde.
"Bir şey mi istediniz?"
İrkildiğimde sadece koca bir bardak suya ihtiyacı olduğunu o zaman fark etmiştim. Karşımda duran kadın bana gülümserken buna uyum sağlayamayacak kadar dalgındım. Ne sorduğunu unutmamak için, "Hayır teşekkür ederim," diye mırıldandım.
Çehresi de bakılırsa ılımlı olmasına rağmen beni erken saatte, salonun ortasında sandalyelere bakar halde bulduğu için biraz şaşkındı. "Yeni uyanmış olmalısın, bir fincan sıcak çay seni kendine getirecektir."
Hiç uyumadığım detayına girmeden başımı sallayarak mutfağa yönelen kadını takip ettim. Dışarıdan soğuk bir profil çizse de gerçekte öyle biri olmadığını güzel bir tebessümle gösterenlere benziyordu. Giyindiği siyah takımı da burada çalışmayı hak eden birinden beklenen bir düzenlilik gösterirken, sesi de etkileyici bir tınıdaydı.
Dumanı tüten çaydanlığı bardağa eğerken, "Sonunda seninle tanışma fırsatı buldum," dedi gülümsediğini hissettirerek. Hoş kokulu içeceğe birkaç baharatı da ekledikten sonra oturduğum masaya yöneldi.
Önce önüme koyulan fincana sonra karşıma oturan kadına bakarken gülümsedim. Dilimi yakmamak için erkenden içmemem gerektiğini kendime hatırlatsam da iştah kabartan kokusuyla mücadele etmek zordu.
"Ben de sizi çok merak ediyordum, sonunda karşılaşabildik. Lezzetli yemekleriniz için her öğünde size teşekkür edememek içime dert olmaya başlamıştı."
Dudaklarının kenarlarında kısa çizgiler oluşmasına sebep olacak kadar gururla gülümserken, "Tıpkı anlattığı gibi kibarsın," dedi memnuniyetle. "Bu arada sen diye hitap ediyorum çünkü Bay Alexander mesafeden pek hoşlanmadığını ve böyle durumlara takılmadığını söyledi." Onayımı aldıktan sonra bana elini uzatarak, "Ben de Peren," dedi samimiyetle. "Tıpkı senin gibi mesafelerden hoşlanmadığım için ismimle hitap etmeni istiyorum."
Bana uzatılan eli sıkarken Peren'in de yüzünü inceleme fırsatı bulmuştum. Orta yaşın üzerinde olmasına rağmen göz kenarlarında en ufak kırışıklık ya da suratında yorgunluk belirtisi yoktu. Parlaklığını yitirmemiş siyah gözleri sabahın erken saatine rağmen oldukça dinçti.
"Vera Kuntay," dedim gülümseyerek. Soğuk ellerimin ısınmasını sağlamak için fincanı sıkı sıkı kavramamı önerdiğinde parmaklarımı beyaz porselenin etrafına dolamıştım.
Bakışlarını her ihtimale karşı kapıya yönlendirerek konuşan Peren, "Bay Alexander'ın özel misafiri olduğunu duyduğumda ilk önce arada sırada uğrayan garip arkadaşlarına bir yenisinin ekleneceğini düşünmüştüm," dedi kısık sesle. "Fakat sonrasında çok daha önemli olduğunu üstüne basarak söylediğinde bu defa da yaşlı bir konuk beklemiştim."
Gülümserken daha fazla çekilen gözleri ona bir Asyalı havası katmıştı. Yeni tanıdığım insanların her mimiğine dikkat etme alışkanlığı olduğundan söyledikleri karşısında dalgınca gülümsemeden edemedim.
"Ne onlar kadar arkadaş ne de yaşlı bir konuk kadar mühim," dedim işaret parmağımı fincanın etrafında gezdirirken.
İlk defa gülümseme dışında bir ifade sunan Peren, "Bu değerin ortasında olduğunu düşünmüyorum, aksine Bay Alexander için daha özelsin," diye fısıldadı.
Yaşadığım duygusal boşluk içerisinde şu anda duyduklarım yanaklarımın kızarmasına sebep olabilirdi, kabusun ve geri kalan gizemlerin etkisinden sıyrılmış olabilseydim. Oysa şimdi bir başka ayrıntıya odaklanarak konuyu kapı dışarı etmek istiyordum.
"Benim mesafelerden hoşlanmadığımı söylemiş fakat onu tanıdığım kadarıyla kendisi de hoşlanmaz. Ona neden Bay Alexander diyorsun?"
Kafası karışır gibi bakan Peren, aksini daha önce hiç düşünmemiş gibi yabancı duruyordu. "Ona neden Bay Witchell değil de Bay Alexander dediğimi mi soruyorsun?"
Genelde saygı belirtisi olarak kullanılan hitaplarda soy isim tercih edilirken Peren tam tersini yapıyordu ve bu da bir başka ayrıntıydı. Alexander'ın kuralları veya uygulatmak istediği düzeni ona sormadan öğrenmek zor olmalıydı, yine de merak ediyordum.
Başımı hayır anlamında sağa sola sallamamdan ve sessiz kalmamdan öğrenmek istediğimin bu olmadığını anlamış oldu. "Aslında düşündüğün gibi değil," dedi yüzünde yarım bir gülümseme oluşurken.
"Bay Alexander mesafeleri sever, bunu korumak için de elinden geleni yapar. Ona samimiyetle hitap etmemem gerektiğini ben de bildiğim için ilk zamanlarda bir keresinde Bay Witchell demiştim. Çünkü daha önce çalıştığım evlerde bana dayatılan bilgi buydu ve ağzım bu şekilde seslenmeye alışkındı. Daha sonra büyükannesinin vasiyetine uymak için malikanede Alexander isminin yankılanması gerektiğini uyarıcı bir dille açıkladı."
Kaşlarım üzüntüyle çatıldığında, çatı katındayken ailesiyle ilgili küçük ayrıntıları duymuş olsam da Peren'in daha çok şeyi bildiğine emindim. Üstelik o da bir arkadaşa var gibi ve en önemlisi konuşmaya ihtiyacı olduğunu gösterircesine istekli duruyordu.
"Büyükannesi Alexander'ı gerçekten çok severmiş," dedim bunun kısmen de olsa doğru olduğunu umarak.
Kendine de bir fincan çay doldurmak için tezgâha yönelirken, "Bunu senin kadar iyi bilemem tabii," dedi arkası dönük bir şekilde.
Alexander ile samimi ilişki içinde olduğumuzu tahmin edebiliyor ve bunun sonucu olarak hayatımızı birbirimize açtığımızı düşünüyor olmalıydı.
"Öncesinde annem burada çalışırdı ve ev sahibimin babasının ismi de Alexanderdı. Hatta onun babası da aynı şekilde." Gülümseyerek geri dönerken şaşkın suratımla karşılaştı.
"Eğer doğru anladıysam büyükbaba Alexander önce oğluna yani Alexander'ın babasına ismini vermiş, sonrasında son sürüm olan Alexander'a."
Küçük kahkahalarının genişlemesini önlemek için elini ağzına götüren Peren, "Son sürüm demek ha, bakış açını sevdim," demeye çalıştı gülerken.
Kendi esprime gülümsemezken düşünceli şekilde çayımdan büyük bir yudum aldım. Böyle durumlar elbette yaşanıyordu, ismini miras bırakmaktan daha değerli bir hatıra olamazdı belki de. Yine de bu duruma mühürlülerde şahit olmam, sadece onlara özgü bir durummuş gibi görmeme, büyüyen bir acayiplik dalgasına dahil olmama ve anlaşılmama katsayılarının artmasına sebep oluyordu.
"İsmin önceki sahiplerinden huy kalması diye bir durum söz konusu mudur acaba?" diye sordum fincanın dibini görürken.
Patronuyla bir yakınlaşma içinde olduğumuz ve bilgi almak için kendisine başvurduğum yanılgısına kapılan Peren heyecanla, "Son kuşak olan Bay Alexander bu evin aynı zamanda en kıymetli sahibidir," diyerek konuşmaya atıldı. "Tabii babasını ya da büyükbabasını çok defa görmedim, onlar buradayken ben ya küçüktüm ya bir başka evde çalışıyordum. Annemin anlattığına göre babası oldukça disiplinliyken büyükbabası gayet içten bir adammış. Bay Alexander'ın ikisinin arasında olmakla en doğru dengeyi yakaladığına inanıyorum."
Aslında bu bilgilerin çok fazla önem arz etmediğini düşünürken, her şeye rağmen ilgiyle gülümsedim. Tıpkı tahmin ettiğim gibi Peren uzun zamandır onları tanıyordu ve garipliklerine rağmen ayakta durmayı başarabilmişti. Konuya nereden gireceğini bilemiyor, özellikle de Alexander'ın odasının neden kilitli olduğunu sormaya cesaret edemiyordum.
Gözlerimi tavanda gezdirirken, "Burada yaşamak biraz zor," dedim ilk okmu atarak. "Ev gayet güzel fakat rüyalara giren kalıcı bir sessizliği var." Ya da gürültüsü, diye düşündüm, Demre'nin rüyamdaki kahkahalarını anımsayarak.
"Kimsesiz büyük bir evdeki sessizliğin küçük olmasını bekleyemezsin." Sabahın en tenha saatlerinde gelen Peren, aynı durumlardan nasibini almış gibi tecrübeli konuşmuştu.
Bunu unutmamak için yazmam gerektirecek kadar hak verirken karşımda bir benzerimi bulmanın rahatlığındaydım. Her ne kadar burada çalışırsa çalışsın eğer bir mühürlü olsaydı Alexander'ın daha öce bu konuda uyaracağını biliyordum.
"Söylediğim gibi, kâbuslar görmemi sağlayacak kadar ürpertici," dedim öne doğru eğilerek. Fazla açık vermemek için tekrar geriye yaslanırken yüzüme rahatlık maskesini geçirmeye çalıştım. "Bir çocuk gibi korkarım kabuslardan ve dün gece hemen Alexander'a koştum. Kilit biraz sıkışmış olmalı ki geç açtı. Kapının neden kilitli olduğunu ise anlamadım."
Kötü geçen gecem için gerçekten üzgün görünen Peren, "Eski bir inanışa göre insanlara kabusları anlatmak gerçek hayatta hızla yayılan bir duman gibi kötü sonuç verebilirmiş," dedi endişeyle.
Takıldığı detay için kalbimin ısındığını hissetmeme rağmen istediğim cevabı alamadığımdan ona hak verdiğimi belli eden bir cümle kuramadım. Peren çok şey biliyor olmalıydı ve şimdi karşımdayken onu konuşturmalıydım.
"İyi ki gördüğüm kabusu çabucak unutmuşum o zaman. Alexander kilidi açmaya çalışırken ben de ona odaklandığım için tüm sanrılarım bir bulut gibi dağıldı."
İç rahatlama hissi meraka dönüşen Peren, "Bay Alexander'ın kapısı aksine hep açık olmalıdır," dedi düşünceyle. "Çok hızlı hareket edip tetikte olmasının yanı sıra korkusuzdur ve kapısının kilitli olabileceğini hiç düşünmemiştim."
Hayal kırıklığımı gizlemeye çalışırken, "Sen daha önce böyle bir durumla karşılaşmadın mı yani?" diye aceleyle sormaktan çekinmedim.
Hangi cevabın bana iyi gelip gelmeyeceğini bile düşünemezken elimi attığı her toprağın altından bir kutu çıkıyor gibiydi ve bunların hepsi boştu. Sadece neden orada olduklarını ve neden elimin altına geldiklerini merak ediyordum.
Çayını dudaklarına götürürken alınganlıktan uzak bir ses tonuyla, "Benim üst katlara çıkmam yasak," dedi. Küçük bir yutkunma sesinin ardından, "Zaten bu yüzden işim çabucak bitiyor," diye ekledi. "Bayan Efser ve Boray'ın odasına bile hayatımda sadece birkaç defa girdim çünkü sürekli bir yerlere gidiyorlar."
Efser'in üstünlük taslamak için kendisine saygıyla hitap edilmesi için sarf ettiği çabaları gözlerimi devirerek düşünürken, Boray bu konuda da doğallığını ortaya koymuş olmalıydı.
"Onlar biraz gezgin arkadaşlar," dedim yeteri kadar tanıdığımı düşünerek. "Peki senin buraya dahil oluş hikayen ne?"
Peren dudaklarını kısa bir süre birbirine bastırsa da anlatmak istediğini biliyordum. Sıkı topuzunun dağılması mümkün olmadığı halde kulağının arkasına kıvırdı minicik saç tellerini. Gözlerini masa örtüsünden ayırmadan çenesini eline yaslayarak konuşmaya başladı.
"Bay Alexander, ailesinin tüm üyeleri hayatını kaybedene dek buraya dönmedi. Okumak için uzak ülkelere gittiğini herkes biliyordu ve sanırım geri gelmek istemeyeceği kadar güzel bir uzaklıktı. Babası Bay Alexander burayı yönetmeye çalışırken, içine kapanık büyükannesi bu defa aramızdan tamamen ayrıldı. Evde çalışanlar da birkaç akrabalar da onu uzun zaman sonra ilk kez cenazede görmüştü. Henüz küçüktü, çelimsiz kollarının üzüntüyle duruşu hepimizi etkilemişti. Ölümüne yıkılmasına rağmen fazla kalmadı, babasıyla tartışmayı göze alacak kadar kararlıydı gitmeye. Aradan yıllar geçtikçe yaşlanan babasına bu defa huysuzluk eklendi, kimsenin karşısına çıkamayacağı kadar üstelik. Onun tutumlarına, oğlunun özlemine, yalnızlığın esaretine dayanamayan Bayan Nadia kimsenin beklemediği bir anda yataklara düştü. Görsen Vera, o kadar güzeldi ki tıpkı Bay Alexander gibi kusursuz bir yüzü vardı."
Onun daha önce acılar içinde büyüyebileceğini düşünmemiştim. Soylu bir aileden geldiğini anlamak mümkün olsa da kalbini açıp bakmadıkça göremezdiniz gerçek benliğini. Yalnızlık getiren kayıplar yaşaması büyütüp güçlendirirken yaşı ilerledikçe o da aynı kadere bağlanmış olmalıydı.
İçli bir nefes çektikten sonra anlatmaya devam etti Peren. "İnatçı babası aslında Bayan Nadia'yı seviyormuş hatta ona kör kütük aşıkmış. Yıllar önce Moskova'dan Lotus'a kadar gelmeye de bu aşk ikna etmiş hanımefendiyi. Bunu yüzümüze karşı itiraf etmese de günden güne erimesinden, attığı her adımda mezarına gider gibi hüzünlü yürümesinden anladık. Bay Alexander, bu sefer de annesinin ölümü için geri döndüğünde çok daha büyümüştü ve gerçek manada güçlü bir delikanlıya dönüşmüştü. İşte o zaman babasına onu asla affetmeyeceğini, buraya ne olursa olsun bir daha dönmeyeceğini söyledi. Annem malikanede çalıştığı için ben de yardıma gelirdim ve inan bana istemeden de olsa söylediği keskin cümleyi işittim. Babasına tam olarak, 'Nasıl olduğunu görmeye değil nasıl öldüğünü görmeye geleceğim' demişti."
Onu artık daha yakından tanıdığını düşünürken çevremdeki insanların da kötü bir geçmişi olabileceği gerçeğini göz ardı ettiğime inanamıyordum. Yaşadığım olaylar sebebiyle bencilce düşünmüş ve karşımdakinin neler yaşadığını pek umursamamıştım. Oysa Alexander bana en iyi gelen kişiydi, aynı zamanda en çok da öğrenmem gereken.
Büyük bir dikkatle dinlemem güç alan Peren ise hız kesmeden anlatmaya devam etti. "Yine de babasının hasta olduğu haberini alır almaz geldiğini söylememe gerek yok, zaten tahmin etmişsindir. Adeta gözlerine bakarak bile anlayabilirdin can çekiştiğini fakat oğluna kavuşmadan gitmek istemediğini. Bay Alexander büyük bir hızla yetişti, ondan beklemediğimiz ilgiyle babasına baktı, saatlerce kimseden en ufak yardım istemeden tüm ihtiyaçlarını karşıladı. Aynı gecede hayata gözlerini yumduğunda ise Bay Alexander, hiçbirinin ölümünde ağlamadığı kadar gözyaşı dökmüştü."
Yumrular boğazıma otururken hem daha fazlasını anlatmasını hem de sonsuza kadar susmasını dilemek geliyordu içimden. Alexander'ın kafa karıştıran davranışlarda bulunduğu ve benimle söz savaşlarına girmekten çekinmediği bir dönemde onun için üzülmek istemiyordum. Duyduklarım sayesinde tüm kızgınlığımı yok etmem için çabalamasına gerek kalmayacak kadar azalıyordu eziyetli hislerim.
"Bu senin hikayen değil, Witchell hanedanın masalsı destanı."
Karşılık olarak Peren de, "Çünkü ben destanın içindeki bir hikayeden ibaretim," dedi şaka yollu. "Aradan geçen süre boyunca burası tamamıyla kilitli kaldı ve zaten yaşlı olan annem emekliye ayrıldı. Artık ölecek kimsesi kalmadığını bildiğimiz için Bay Alexander'ın geleceğini asla düşünmemiştik. Geri döndüğünde birkaç yaşı aynı anda taşımış gibi büyüktü bedeni ve suratında çeşitli izler vardı. Çok kavga ediyordu ya da alkole başlamıştı, bunu asla soramayacağımız kadar mesafeliydi.
Tekrardan evine döneceğini söyledi, yanına da günlük işlerle ilgilenmesi için birini yollamamızı istedi. Açıkçası ben asla gelmek istemiyordum çünkü koca evi çekip çevirmek, onun isteği üzerine tek başıma çalışmak yapamayacağım kadar ağır bir işti. Annem güvendiği bir aile olduğu için konuşmam konusunda ısrar edince isteksiz de olsa kabul edip denedim."
Sözlerinin burasında malikanedeyken zamanının çoğunu geçirdiği mutfağına sevgiyle göz gezdirdi.
"Daha sonra öğrendim ki başka yerde bu şansa erişemeyeceğim kadar az saat çalışacağım ve özel hayatımın büyük bir kısmı bana kalacak. Bay Alexander'a alışmam uzun sürecek gibi görünse de bunu eve çok erken gelip gitmeyle hallettim. İkimizde bundan memnun olduğumuz için yıllardır aynı alışkanlığı sürdürüyoruz."
Yine arafta kalmış olsam da en azından netlik kazanan birtakım durumlar da vardı. Alexander'ın dışlandıktan sonra burada yaşamaya devam ettiği bilgisi tutarlıydı. Çünkü onu tanıdığım ilk akşam buraya mührü alındıktan sonra geldiğini kendisi de söylemişti. Dönüşündeki bezmiş ve durgun hali de akademideki mücadelesine, eğitimdeki yorgunluğuna, yaptığı hata sonucunda dışlanmasına bağlanabilirdi.
Düşüncelerim netleşirken, "Kimseyle konuşmadan gelip gitmek sıkıcı olmalı ama," dedim bir varsayıma sığınarak. "Benzerlerini ben de yaşıyorum, bunu itiraf etmek zorundayım."
peren ağzını açacağı sırada yukarıda kapatılan kapının sesini duyduk. Aceleyle, "Onunla konuşmaktan çekinme," dedi. Oturduğu yerden kalkarken, "Kendi kendine sohbet etmekten de korkma," diyerek yeni bir tavsiyede bulundu. "Çünkü gerçekte en çok sen düşünürsün nasıl olduğunu."
Bize değer veren insanlar nasıl olduğumuzu samimiyetle sorgulasa da ağzımızdan dökülmesine izin verdiğimiz kadarını bilebilirlerdi. Bunun sonucunda sakladığımız yaralarımız yine bize özel kalırken kendi kendimizi iyileştirmeyi öğrenirdik. Zehri ve panzehri aynı anda taşıyabildiğimizi keşfetsek de birilerinin bizim için meraklanmasını istemekten de vazgeçmeyiz. Yardım etmesini değil, bize ayrılan sınırdan ileriye geçmeden endişelenecek kadar düşünmesini.
Ben de tıpkı onun yaptığı gibi hakkındaki bilgileri ilgiyle dinlemiş ve geçmişi değiştiremediğim için üzgünlük duymuştum. Bir çocuğun katı kurallara eğitilmesi, sıkı bir kabın içinde büyümeye çalışması, hayal dünyasının en renkli zamanlarında siyahın koyuluğuna gözlerini açmış olması zamanı geriye sarmak isteyeceğiniz kadar zor bir gelişimdi. Yetenekleri ona Tanrının bir ödülü olurken belki gün geçtikçe bu ağırlığı taşımaktan da yorulmuş, hayatı sadece en düz şekliyle yaşamak istemişti. Hakkında bir şeyler öğrenmek kolay, şu an isteyebileceklerini belirleyebilmek ise kafa karıştırıcıydı.
"Görünen o ki bugün herkes erkenci," dediğinde mutfağın kapısında dikilmiş ve sanki içeriye girmesi yasak gibi eşikteki duruşunu korumuştu Alexander.
Yeşilin koyu tonu gömleğiyle, safir mavisi bakışları, azurit taşının kutsallığının beden bulmuş hali olmalıydı. Çocukluğunu hayal etmeye çalışırken sadece kusursuz bir yüz düşünülmesi gerekse de ifadesine gerçek gülüşlerin canlılığını eklemek kurguyu güçleştiren kırıcı bir ayrıntıydı.
Bakışlarını ayırmadan, "Bize katılsana," dedim. Dün geceyi unutup unutmadığımdan emin değildim ama Alexander'ın bu kadarını hak ettiğini biliyordum.
Sırtı dönük şekilde duran Peren, kendine engel olamadan kafasını geriye çevirdi. "Günaydın, Bay Alexander." Hızla önündeki sebze ayıklama işine döndüğünde yüzünde belli belirsiz bir tebessüm yakalamıştım.
İfadesizleşen yüzüne rağmen teklifimi geri çevirmesi de kolay değildi. Gece yarısı şüphe uyandırdığının farkındaydı ve bu güvensizlik açığını bir şekilde kapatmalıydı. Kararsızca attığı birkaç adımın ardından daha önce Peren'in oturduğu sandalyeyi küçük bir gıcırdama sesiyle yerinden oynattı. Bunun üzerine inanamayan gözlerle ona dönen Peren'e, delip geçen sert bir bakış attıktan sonra şaşkın kadın işine geri döndü.
Hiçbir şey başarmamış olmama rağmen kendini harika bir işe imza atmışım kadar mutlu hissettim. Duyduklarımın etkisinde kalsam da Alexander'ı karşımda iyi görmüş olmanın rahatlığındaydım. Onu asla düşünmediğimi söylersem bu koca bir yalan teşkil ederdi ve ona borçlu olduğum şeylerin farkındaydmı. Çay doldurmak için ayağa kalkarken samimi bir dille bugün nasıl olduğunu sordum.
Gömleğinin yakasıyla oynayan Alexander, "Her şey yolunda gittiği zaman iyi oluyorum," diyerek atıldı.
Cevabı hem çok şey anlatabilirdi hem de fazlaca kafa karıştırabilirdi. Ne demek istediğini anlayacağımı bildiği için böyle söylemeyi tercih etmişti.
Dumanı tüten fincanı dikkatle Alexander'ın önüne bırakırken ona alttan bir bakış atarak, "Her şey yolunda," diye fısıldadım. Teşekkür edişine gülümseyerek cevap verip yerime oturunca karşımdaki kişinin de bana uyum sağlamak için can attığını görebiliyordum. "Dün geceki kabusumu unuttum, çok daha iyiyim."
Yutkunurken bunu sormadığını anımsadım fakat gördüğüm kadarıyla zaten o da unutmamıştı. Eğer gündeme getirirse yapım gereği uzun uzadıya anlatacağımı biliyor, unutmadığıma emin olduğu için ayrıntıların bile beni üzeceğini ya da endişelendireceğini düşünüyor olmalıydı.
"Senin adına sevindim, kitaplıktaki korku r******rını karıştırmaya son vereceğine ise daha çok sevindim," dedikten sonra mutlulukla sıcak içeceğinden bir yudum daha aldı.
Dumanı henüz üzerinde olmasına rağmen sabırsızca içtiğinde suratını buruşturarak dilinin yandığını belli etti. Nedense ona sunduğum bardaktan kana kana içecek gibiydi. Sanki o ilk yudumu almazsa değerli sıvı havaya karışıp kendiliğinden tükenecek ve içmediği her saniye için sorguya çekilecek gibi aceleciydi.
Ellerimi masada birleştirip onu izlerken geçmişine daha çok inmek istesem de Peren buradayken konuşamayacağımıza da emindim. Mutfağa davet ettiğim için çabucak çıkmamız da kabalık olurdu. Şimdilik duyduğum çocuğun büyük bir adam olarak masanın ucunda çayını yudumlamasını izlemek tek eğlencemdi.
"Sen de benim adıma sevinebilir misin?" diye sordu Alexander. Kafamı kaldırdığımda buna hazır gibi durduğumu görünce gülümsedi. Elleriyle gömleğin olmayan kırışıklıklarını düzeltirken, "Uzun zaman önce aldığım gömlek güzel olduğu için," diyerek tamamladı sorusunu.
Cevabın soruda gizli olduğunu biliyor olsam da ellerimi iki yana açmamak için zor durduğumu hissettim. Bazı şeyleri göz ardı etmiştik ve ona sadece ikimizin anlayabileceği kadar gizli bir yaklaşımda bulunmuştum. Rahat tavrından anladığım kadarıyla Alexander benim gibi kafa yormamıştı dün geceye.
"Gayet güzel duruyor," diye mırıldandım.
Memnuniyetle başını sallayan Alexander, "Böyle giyinmeyi seviyorum," dedi aslında ne söylediğinin farkında olmadan. "Ne olursa olsun sabah ilk işim kendime çeki düzen vermektir." Gözlerini benimle buluşturunca, "Çünkü insanların karşısına pijamayla çıkamam," dedi gittikçe kısılan bir tonlamayla.
Tüm sorular sorulmuş gibi cevaplanmıştı, özellikle de en karanlık kısmı. Tahmin edilebilecek kadar basitti çözümü, uzun uzadıya düşünmek sadece zihnimi meşgul etmişti. Böylesine düzenli birinden beklenebilecek titiz bir bakış açısına sahip olsaydım en başından sığınabilirdim bu olguya. Rahatlayan kalbimle her şeyi anladığımı belli edecek kadar güzel gülümsedim.
Peren gittikten sonra günün her saatinde konuşmaktan çekinmemiş, birbirimizi tanıyabileceğimiz kadar öğrenmeye çalışmıştık. Piyano çalmak istemeyecek kadar konuşmaya ihtiyaç duymamız, zaman öldürecek kısa hobilerden bile uzak tutmuştu bizi.
Demek ki insan tanımak isteyince gözlerini karşısındakini görmeye odaklayabiliyor, onu keşfetmeye karar verdiği zaman kirpiğin önüne düşmesine dahi müsaade etmiyordu. Kulakları başka sesle de tırmalanmıyordu duymaya ilgi duydukları bir durum varken.
Okuduğum kişisel gelişim kitabını çeneme vurarak, "Demek evinizdeki yardımcılarınız bile bilmiyor sizin mühürlü olduğunuzu," diye sorduğumda cevap alamasam da bunun doğruluğunu biliyordum.
Tekli koltukta oturup büyük bir yavaşlıkla sayfa çeviren Alexander, işine odaklanmış olsa da duyduğuna emindim. Bıkkınlıkla okuduğum kitaba geri dönerken canımın istemediğini iç çekişlerimden anlaması mümkündü.
Önce başımı elime yaslayıp okumayı denedim, kelimeler uykumu getirince tekrar doğruldum. Bu defa kitabı görüş açıma kadar kaldırdım, kollarım uyuşur gibi hissedince geri indirdim. Koltukta bağdaş kurunca kitabı da kucağıma koyup okumayı denedim, bir süre sonra aşağıya bakmaktan boynum tutuldu. Ayaklarımı yere sarkıttıktan sonra uzak köşedeki saatle bakıştım ve esnemeye başladım. En az elimdeki kadar sıkıcı bir kitabı okuduğunu tahmin ettiğim Alexander'a doğru baktım. Ne beni hissediyordu ne de bunaldığımı görebiliyordu sadece verdiği ödevden kaytarılmasını istemeyen bir öğretmen gibi ciddi duruyordu.
Ellerim saçlarımda gezinirken, "Mühürlü olduğunuzu herkesten saklamak zorundasınız bunu anladım peki ya cadılarla büyücüler? Onlarda böyle gizli mi duruyor yoksa insanları kandırabilmek için güçleri olduğunu mu söylüyorlar?" diye sordu.
Okuduğu satır bitince geriye yaslanan Alexander, "Onu okumak istemiyorsun değil mi?" diye sordu.
Büyük bir hızla kapağı kapatmam, kitaba hiç dokunmamışçasına kollarımı göğsümde birleştirmem, tek bir cümleyi okumamış gibi gözlerimi kırpıştırmamdan sonra bu söylediğinden emin oldu muhtemelen.
"Bilinçaltını düzenleyebilmek için yönlendirici adımlara göz atmanı istedim. Kabuslar görmek ve onlara bağlı kalmak gerçek anlamda seni negatif etkiler ve doğruları görsen bile bakışlarının erişemeyeceği noktalarda daima sana kötü gelen durumların yer aldığını düşünürsün. Bununla yaşamak sağlığını olumsuza yöneltir ve tam olarak kitapta yazan da bunlar, daha mantıklı düşünüş tarzı ve biraz da uyku egzersizleri."
Koltuğun ucuna iteklediğim kitaba göz ucuyla bakarken, "Sonuçlarını elbette biliyorum," dedim kollarımı çözmeden. "Fakat kabus görmemem için uzun uzun anlatılmasına ihtiyacım yok ki. Eğer kelimeler yeterli olsaydı burada dil dökmek yerine kocaman harflerle, 'kötü rüyalar görürsen korkarsın' yazması bile yeterli olurdu."
Kitap okumayı her zaman sevmiş olsam da genelde duygudan yoksun olan yönlendirici türlerine de hiçbir zaman alışamamıştım. Araştırmalar sonucunda ortaya konulan gerçeklerin ellerimin arasında olması, değerli bilgilerin sadece okuyan kişinin hislerini doğru yönlendirmek için yazıldığını bilmeme rağmen hayatımda bir kez olun kişisel gelişim kitabı bitirmiş değildim. Altı yüz sayfalık ağır bir romanı bile düşüncelerimin algılayabildiği kadarıyla kolay okur, en azından içindeki karakterlerin duygusuyla tat bulurdum.
Günün sonunda ikimiz de bir başka kitaba başlamadan dinlenmek için odamıza çekilmiştik. Beraber yaşamayı bir taraf mecbur kalınmışlığın arkasına sığınarak öğrenirken diğer taraf büyük bir istekle keşfediyordu. Belki Alexander diğerlerine olduğumdan daha yakın ve gerçek manada artık arkadaştık. Yine de bunu ortaya dökemiyor, hislerimin samimiyetini hiçbir zaman tam anlamıyla vurgulayamıyordum.
Alexander ile beraberken iyi olmama rağmen aramızdaki uçurumun sebebini de bilemiyordum. Belki Alexander bir kişiye en çok bu kadar açılabilirdi ve ilerisi artık onun sınırını aşardı. Kurallarla büyüdüğü için bunlardan istediği kadar sıyrılmaya çalışsın, kaçarken de sürekli geçmişiyle çarpışıyor olmalıydı. Maziyi düşünür halde durup geleceği görmemek, yarına yapılabilecek en büyük ihanetti.
Kitabı okumamış olsam da düşüncelerimi kendi içimde temizleyebilmenin bir yolunu bulmuştum. Çantamın derinliklerinde kalan kolyemi yalnız bir kez çıkarmış, iyi gelmesini dileyip öptükten sonra tekrardan karanlığa gömmüştüm. Kolye sanki bununla cezalandırılmış gibi hiç aydınlık görmemişti. Sarah bana emanet ettiği günden sonra sadece ay ışığının güçsüz yansımasında görmüştüm yüzeyini. Uzun uzun incelersem herkes görecek ve annemin isteğine karşı gelecektim adeta, dünyanın sonu gelse bundan sakınacağı bilmeme rağmen.
Yatağımda dönüp dururken uyku getirici hayallere kapılmaktan bile çekiniyordum. Hayatım kırılmaya hazır toplama bir oyuncak gibiydi ve neresinden tutarsam tutayım elimde kalarak kabusa dönüşebilirdi. Oysa hiçbir evrede böyle olmamıştı, her zaman her noktasında bir umut mutlaka vardı. Düşünmeye kafa yorarsam kötü etkileneceğimi tahmin ettiğim için örtüye sıkıca sarılıp pencereden tarafa döndüm.
Sahanlıkta birkaç adım sesi işittim; Alexander'ın attığına emin olacağım kadar tanıdık adımları. Onu tam anlamıyla kavramaya çalışmamın sadece yorgunluk ve bilinmezlik olarak geri döneceğini bildiğimden rahat bir nefes aldıktan sonra gözlerimi kapadım. Birkaç kez açıp kapasam da tekrarlarım sonucunda göz kapaklarım erken yoruldu. Kirpiklerimin uykunun perdesi olarak örtülmesine izin verdim.
Bir zaman sonra birkaç adım daha. Yönü belli olmayan ya da amacı bilinmeyen yürüyüş sesleri.
Kısa duraksamalar ve tekrardan yola koyulan küçük adımlar.
Hafif tınılar, ardından kararlılıkla bir başka yere uzaklaşmalar.
Gitmelerin ya da gelmelerin ayırt edilemediği kadar adım sesleri.
Uykulu gözlerimi araladığımda görüş açımda koyu renk dolap vardı. Yeterliliğinden kuşku duysam da belli bir süre uyuduğumdan emindim. Neyse ki her şey olabildiğince sabitti ve nesneler hareket etmeyecek kadar gerçekti. Evrende gecenin sessiz uğultusu vardı ve darmadağın bünyem artık vakitsiz uyanmalara alışkındı.
Zihnim henüz buğuluyken uykumun peşinden gitmem gerektiğini bildiğim için azimle gözlerimi kapadım. Hayal dünyamdan şimdiye karışan adım seslerini duymamaya karar vererek diğer tarafıma döndüm. Sancı veren bir kurt içimi yemeye başlamadan Alexander'ın neden bu vakitte merdivenden indiğini kısaca düşündüm. Takılmamayı, görmemeyi, önemsememeyi öğrenmeli hatta bunu huy edinmeliydim.
Adımlar bu sefer bulunduğu kata yönelirken, "Belki de o değil," diyerek korkuyla söylendim.
Elimde olmadan kalkmaya çalışırken, Alexander'ın bunca sese rağmen uyumasının imkânsız olduğunu da biliyordum. Kendisi dile getirmişti, merdivende atılan adımların bile onu uyandırdığını. O halde şimdi neden bir oraya bir buraya yürüyor ve neden kilitli kapısını önemsemeyecek kadar hızlı hareket ediyordu? Onun da yardıma ihtiyacı olabileceğini düşününce kendimden emin bir şekilde kapıyı açtım.
Elinde olmadan arkasını dönen Alexander, yavaş hareket etmesine rağmen uyanmama afallamış görünüyordu. Oysa dün gece kabus görmüştüm, bugün uzun uzun uyuyarak acısını çıkarmalıydım.
"Sen ne yapıyorsun?" demeye çalıştım. Uykulu halimden çabucak sıyrılmıştım ve dilimin dönememesi sadece şaşkınlığımdandı.
Gözlerimi takip eden Alexander da elindeki şamdana baktı. Nasıl açıklayacaktı bilmiyordum, gecenin hayattan kopuk bir vaktinde neden koca bir şamdanla dolaştığını.
"Bu gece ben de birtakım sesler duydum, tıpkı senin söylediğin gibi. Sadece bakınmak istedim ama inan bana sorun yok, her şey yolunda."
Açıklaması imkânsız değildi fakat neden büyük bir şamdanla dolaşıyordu, bu ayrıntıyı anlamak zordu.
"Sesler duyduğun için salona indin ve tüm mumları tek tek yakıp bununla mı etrafı kontrol ettin?" Alexander'ın sessiz kalışı ama yine de başka bir şey olmadığını belirtir duruşunu mantığıma sığdıramıyordum. "Peki ya neden bir fener değil de devasa bir mumluk?"
Ateşlerin kıpraşması aramızda dans ederken yansımadan nasibini alan yüzlerimiz oldukça canlıydı.
"Çünkü bu aklıma gelmedi." Tuttuğu nefesi bırakırken en yakınındaki mumun ateşi daha fazla hareket etti.
Her şeyi kabul edebilirdim fakat onun gibi birinin bu kadar basit çözümü aklına getirememesi asla normal değildi. Nasıl karşılık vereceğimi bilmez halde odama dönmeden önce karşımdaki adama bir süre baktım.
Derinleşen mavi gözleri ve sımsıkı duran ağzı yalan teşkil etmekten çok uzaktı. Yalandan uzak durması masumluğu kanıtlamaya çalışsa da bir şeyleri sakladığını da işaret ederdi. Mumluğun demirini sımsıkı kavrayan elleri bembeyaz olmuştu, yüzünün büründüğü renk tonu kadar olmasa da. Kumral saçlarındaki kusursuz düzende yer edinmeye çalışan ışık oyunlarına bile hak verilebilirdi.
Alexander şimdi her ne sebeple aydınlık için ateşi yaktıysa, benim bugün öğrendiğim ve emin olduğum tüm şeylerin de tekrardan karanlığa gömülmesine sebep olmuştu.