BÖLÜM 14

1311 Words
HAFİZE Gül ablaların evinden çıktıktan sonra ne yapacağımı şaşırdım. Sen benim o halimi görünce “Anne ayladın mı şen” diye sordun. “Hayır annecim ağlamadım. Gözüme toz kaçtı. Çok kaşındı” diye cevap verdim. Senin yanında ağlamak istemiyordum. Senin yanında hep güçlü olmam gerekiyordu. Eve gittiğimizde sen hemen uyudun. Sen uyuduktan sonra hayatımı sorgulamaya başladım. Seher bana çok büyük kötülük yaptı ama o kötülük içinden şükrettiğim bir şey vardı. O da SENDİN. Belki hayatım başka olsaydı sen olmayacaktın. Bunun için fazla kahretmedim kendimi. O akşam Gül ablanın anlattıklarını Aslan’a yazdığım mektıpta anlattım. Uzun bir mektup olmuştu. Mektubu pantolonunun cebine koyup poşet ile birlikte sabahın ilk ışıklarıyla ağaca astım. Sabah namazını kıldıktan sonra mutfağa geçip çayı koydum. Makinemin başına geçip sana güzel bir elbise dikmeye karar verdim. Camdan dışarıya baktığımda ağaca astığım poşet gitmişti. Yaklaşık 1 saat sonra Mustafa evden çıktı. Saatler sonra seninle kahvaltımızı yaptıktan sonra evi ben evi temizlerken sen televizyonda çizgi film seyrediyordun. Ben ortalığın tozunu alıyordum. O sırada televizyonun kanalları değişmiş. Fark ettiğimde klasik müzik çalıyordu ve sen hiç kıpırdamadan seyrediyordun. Sanki transa girmiş gibiydin. Müzik gerçekten güzeldi. Kumandayı elime alıp çizgi film kanalına girince sen bana dönüp “Aç aç müziki aç” diye itiraz edince müzik kanalına geri döndüm. Sen aya kalkarak televizyonun başına gidip elinle işaret ederek bana bir kadının çaldığı enstrümanı sordun. “Anne bu nee” diye sorunca kadının çaldığı enstrümanın çello olduğunu gördüm. “O çello annecim” dedim. Sen “Bende istiyoyum” dedin ama o çello senin boyundan büyüktü. “Anne çok güsel bende istiyoyum” dedin. “Tamam güzel kızım sana ondan alalım” dedim ve seninle birlikte çarşıya gittik. Çarşıda Enstrüman satan dükkana girip senin için çello olup olmadığını sorduğumda. “Küçük hanımın yaş grubuna göre üretilen özel çellolarımız var. Göstermemi ister misiniz” diye sordu. Merak etmiştim. “Lütfen” dediğimde adam dükkanın arka tarafına gitti. Bir iki dakika içerisinde geri döndüğünde elinde ufak boylu bir çanta vardı. Çantayı açıp içindeki çelloyu çıkarttı ve sana “Gel bakalım küçük çellist” diye seni yanına çağırdı. Sen hemen adamın yanına gittin. adam seni küçük tabureye oturttu çelloyu senin eline verdi. Ama bu çello sana biraz büyük durdu. Kolların pek yetişmiyordu. Adam bana dönüp “Elimdeki en küçük boy bu ama bir iki küçük boyu daha var. Şu an elimde yok. Haftaya getirtirim. Eğer almayı düşünüyorsanız” dedi. Almayı çok istiyordum. Seni o çello ile görünce içim kıpır kıpır olmuştu. Adama fiyatını sorduğumda epey yüksek bir fiyat söyledi. “Aylık taksit yapabilirim” dediğinde senin boyun için olanı sipariş verdim. Çarşıda almamız gereken başka şeyleri alıp eve döndüğümüzde hava kararmak üzereydi. Artık havalar erken kararmaya başlamıştı. Eve gelip yemeğimizi yedikten sonra sen yine müzik istediğin için sana müzik kanalı açıp dikiş makinesinin başına geçtim. Gözüm sürekli ağaca takılıyordu. Poşet var mı diye bakıyordum. Ama ağaca asılı hiçbir şey yoktu. O gece de gözüme uyku girmedi. Mustafa her zaman ki gibi gelip senin saçını okşayıp beni yok sayarak yattı. Beni yok sayması her gün benim biraz daha kötü hissettememe neden oluyordu. Kendimi açıklamama izin vermiyordu, bazen ona dokunmak istesem elimi ittiriyordu. Bu beni daha çok kırıyordu. Ben onun düşmanı gibi olmuştum ama her gece eve gelmesi belki bugün farklı olur diye ümitlendiriyordu. Anlam veremiyordum. Benden bu kadar nefret edip benimle aynı evde yaşamaya devam etmesini anlayamıyordum. Demek ki içinde bana karşı hala bir şeyler var diye düşünüyordum. Son zamanlarda etrafımdaki insanlar bana “Bu böyle olmaz Hafize boşanın, sen zaten kocan olmadan da evini geçindiriyorsun” demeye başladılar. Ben “Bugünler geçici Mustafa tüm ailesini bir gecede kaybetti. Çok doğal. Ben kocamı bu yüzden bırakamam” diyerek geçiştiriyordum. Haklılık payları vardı ama bu onlara düşmezdi. Bana üzülmelerini anlıyordum. Onlar sadece Mustafa’nın eve alkollü gelmesini biliyorlardı. Evde beni yok saymasını, annesinin ölümünden beni sorumlu tutmasını kazandığı maaşını alkole yatırdığını bilseler daha çok üzerime gelirlerdi. Ben bunların dile düşmesini kesinlikle istemiyordum. Bu konu hakkında konuşmak bana ayıp geliyordu. Ayrıca Mustafa'nın gidebileceği bir yer yoktu. Kimsesi yoktu. Bunu ona yapamazdım. Ertesi sabah seninle ekmek almaya bakkala gittiğimizde Cemal amca “Hafize kızım. Bunu Aslan oğlum bıraktı. Arkadaşlarının üniformasıymış. Üzerlerinde ölçüler varmış.” diyerek bana poşeti uzattı. Ben poşeti alarak “Tamam cemal amca” diyerek poşeti aldım. Cemal amca “Aslan iş yerindeki arkadaşlarına anlatmış. Bana bizim mahallemizdeki terzi kazansın Cemal abi dedi. Ayrıca bu poşettekilerin parasını peşin almış.” diyerek bana zarf uzattı. “Bu ne Cemal amca” dediğimde “Poşettekilerin parası kızım. Aslan başka bir terziye sormuş. Oradan aldığı fiyata göre hesaplamış. İyide yapmış kızım. Böyle böyle müşterilerin artar. Bir çikolata parasıyla olacak iş değil” dedi. El mecbur zarfı aldım. Sen istediğin çikolatayı da alınca aldıklarımızın parasını ödeyip eve doğru yola çıktık. Tam evin sokağına girerken Aslan’la karşılaştık. Aslan sadece baş selamı vererek yanımızdan geçti. Baş selamı bile verse kalbim yarinden çıkacak gibi hissediyordum. Sanki kilometrelerce koşmuşum da kalbim çarpıyormuş gibi oldu. Eve girdikten sonra kahvaltımızı yapıp sen yine televizyon başına geçtin, ben makinanın başına geçip Aslandan gelen poşeti açıp kıyafetlerin cebindeki mektubu açıp okumaya başladım. O da benim gibi düşünmüş. “Eğer Seher böyle yapmamış olsaydı. Hayatımız bambaşka olabilirdi” demiş. Poşeti bakkala bırakması ise bir gece önce Poşeti ağaca asarken evin içerisinden ses geline Mustafa’ya yakalanmak istemediği içinmiş. Daha bir çok şey yazmış. Ama onları anlatmak istemiyorum. Bu şekilde mektuplaşmalarımız devam eti. Bazen Poşet bakkala bazen ağaca bırakılıyordu. Zarfın içerisinden gerçekten işin değeri kadar para vardı ve gerçekten başkalarına ait üniformalar vardı. Bana müşteri kazandırmak istemesi hoşuma gidiyordu. Beni düşünen birinin olması mutluluk veriyordu. Mektuplarımızda kendimizden bahsediyorduk. Bu mektuplar duygusal açıdan beni ona daha çok yakınlaştırıyordu. Bir mektubunda bana “Bir gün sana kavuşacağımı bildiğim için hiç evlenmedim. Senden başka hiç bir kadına karım olur gözüyle bakmadım. hep sen vardın.” demişti. ben ilk defa birisine Mustafa'yı olduğu gibi anlattım. Beni yok saymalarını her şeyi ilk defa anlattım. O mektuplar benim yalnızlığımı alıyordu. Ona senden bahsettim. Hatta çellist olmak istediğinden bahsettim. Şu an suratının şeklini hayal edebiliyorum. Kaşlarını çatmış dudaklarını büzmüş bir şekilde içinden “Beni elalemin adamına niye anlatıyorsun ki” diye düşündüğüne adım gibi eminim. Ama o mektuplar sayesinde hayata daha fazla tutunmaya başladım. Daha mutluydum artık. Sanki bende mutluluğu hak ediyorum gibi geliyordu bana. Bana mektuplarından birinde “Artık cep telefonları var oradan da yazabiliriz. Ya da konuşabiliriz. Ama ben senin telefon numaranı bilmiyorum” demiş. Benim cep telefonum yoktu. Önceliğim o değildi. Önceliğim senin çellonu alabilmekti. Bende Aslan’a cep telefonumun olmadığını, senin çellon için para biriktirdiğimi yazdım. Mektubumda müzik dükkanında ayırttığım çellodan hiç bahsetmedim. Bir gün sen salıncağında sallanmak istedin. Havalar iyice soğumaya başlamıştı. Senin üzerini iyice giydirip dışarı çıktığımızda kapının yanına kocaman poşetin içerisinde senin için ayırttığım çello, ufak bir telefon ve bir not vardı. Notta “Küçük prensesime başarılar. Hocasını ayarladım. Bir hafta sonra derslere başlayabilir. ” diye yazmış. Telefonu elime aldığımda mesaj geldi. Mesajda “Bu benim numaram. Güle güle kullan” diye yazmış. “Ben bunları kabul edemem. Bu çok fazla” diye yanıt verince. “Oooo çabuk öğreniyorsun. Ayrıca sen daha fazlasını hak ediyorsun. Şimdilik elimden gelen bu. çello kursu için düşünme sakın öğretmen benim arkadaşım. Sana adresi yazarım” diye mesaj geldi. “Dilek ve Meryem’den öğrendim” diye cevapladım. Onların cep telefonları uzun zamandır vardı. Hiç kıskanmadım yada benimde olsa keşke diye düşünmedim. Olsa ne olacaktı ki. Kimle telefonlaşacaktım. Kimsem yoktu bir mesaj atayım yada telefon edeyim sohbet edelim diyecek. Dilek ve Meryem zaten yoğun insanlardı. O zamanlar öyle düşünüyordum. Gün içerisinde bir çok mesajlaşma oldu. Aslına bakarsan telefona çok sevinemedim. O mektupları heyecan içerisinde beklemek beni daha mutlu ediyordu. Senin ile birlikte çelloyu çıkarıp senin eline tutuşturdum. Geri çekilip sana baktığımda sen çelloyu o kadar güzel tutuyordun ki anlatamam. Sanki ilk defa değil yıllardır çello tutuyor gibiydin. o arşeyi ustaca tutuşun beni hayran bıraktı. Sen o kadar mutlu olmuştun ki anlatamam. Belki hatırlıyorsundur. Neyse mektuplaşmaların yerini mesajlar aldı. Sabahları sadece “Günaydın” yazması bile içimde kelebekler uçuşmasına sebep oluyordu. Bunu hak ettiğimi düşünüyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD