Akşama doğru babam yemeğini yiyip Halil amcayla kahveye gitmişti. Ben de bulaşıkları yıkamaya girişmiştim. Annem de yanımda fasulye ayıklıyordu. Bulaşıkları durularken suyun soğukluğu bile içimdeki ateşi söndüremiyordu. Porselen tabakları ve bardakları köpüklerinden arındırırken gözlerimin önüne bu sabah gölde yaşananlar geldi.
Yavuz’un kaslı vücudu arasında titreyen bedenim… Suyun altında yakınlaşan uzuvlarımız… kıyıya çıktığımızda gözlerinin bileğimden göğsüme çıkışı ve bakışı… O an yaşanan yakıcı bakış şimdi yanaklarımı kızartmıştı.
Utancımdan kıpkırmızı oldum ama kadınlığım bana hiç yardımcı olmadı. Sızlamaya başladı. Yavuz’u sadece düşünmek bile yetmişti. Kadınlığıma Yavuz’un dokunduğunu hayal ettim. Baskısını, sert dokunuşlarını…
İçimdeki arzuya engel olamıyordum. Bugün göğsümü gördüğünde bakışı… Onu görmek bile yetmişti. ‘Dikkatli ol, buralarda fazla dolaşma.’ deyip gitmişti.
Sert sesiyle söylemişti. Sanki göğsümü ağzına alıp emmek istemiş gibiydi. O sert sesi beni daha da yakıyordu. “Ah Firuze, neler düşünüyorsun?”
Düşüncelerim bile beni utandırıyordu. Annem de bu sırada konuşuyordu. Duyduklarını bana anlatmaya bayılırdı.
“Hediye abla dedi ki Hülya her gün süslenip konakta ve bahçede dolaşıyormuş. Hülya zaten küçüklüğünden bu yana ona vurgundu ama Yavuz oğlum ona yüz vermiyor.”
Benim ağzımdan sadece “Hı hı!” çıktı. Ne dediğini duymuyordum. Aklımda hala gölde yaşananlar vardı. Aklımdan bir an olsun çıkartamıyordum. En son ondan uzak duracağım için kendime söz vermişken yine onu düşünüyordum. Ben ne yapacaktım? Derin nefes aldım.
Birden dışarıdan babamın öfkeli sesi geldi. “Firuze!”
Aniden bağırdığı için irkildik. Annemin yüzü endişeli bir hal aldı. “Ne oluyor, bu adama? Neden bağırıyor?”
Ben de şaşırmıştım. Babam bana hiç bağırmaz, hatta ‘güzel kızım’ diye severdi. Şu an bu haline şaşırmıştım. Annemin arkasından ben de dışarı çıktım. Bahçeye çıktığımızda babam evin önünde öfkeyle gidip geliyordu. Yüzü kıpkırmızıydı, göğsü ise hızla inip kalkıyordu.
Annem “İsmail neden bağırıyorsun?” diye sorunca bakışları bize kaydı.
Çok şaşıracağım bir şey yaptı, üstüme doğru yürüdü. Elini havaya kaldırınca annem direkt önüme geçti. Benim kalbim hızla atarken gözlerim doldu. Babam bu zamana kadar bana bir fiske bile vurmazken şimdi neden bunu yapıyordu? Gözlerim doldu. Kalbim titredi.
Annem sert bir şekilde babama bakarken işaret parmağını ona salladı.
“İsmail Bey, elini indir! Kızıma dokunamazsın!”
Babamın gözlerinden şimşekler çıkıyordu. Çok sinirliydi. “Sen ne yaptın, ha?”
Bana bakıyordu. Annemi duymazdan ve görmezden geliyordu. Ne olduğunu anlayamamıştım. Boğazım düğümlendi. “Ne… Ne yaptım baba? Ne oldu ki?” diye sordum.
Annem de bağırdı. “İsmail, ne yapmış benim kızım? Sen ne diyorsun? Konuşsana!”
Annem, babama bağırdıkça o daha çok sinirleniyordu. O da işaret parmağını bana doğru sallamaya başladı. Babamın gözlerinde ilk defa bana karşı bu kadar öfke ve hayal kırıklığı görüyordum. Ne yaptığımı bilmiyordum ki…
“Az önce kahvedeydim. Halil’le otururken herkes bana bakarak fısıldaşmaya başladı. Aslını sormaz olaydım. Bütün köy seni konuşuyormuş!” dedi, dişlerinin arasından.
Annem kaşlarını çattı. Onun kulağına gelmeyen dedikodunun ne olduğunu anlamamıştım. Kim, neden benim hakkımda konuşuyordu ve babam neden bu kadar sinirlenmişti?
Annem “Ne diye konuşuyorlar, benim kızımı?” dedi.
“Gölde… bir erkekle… fotoğraflar bile varmış. Öyle diyorlar!” dediğinde yerimde donup kaldım.
Kalbime bir hançer saplandı. Kalbime bir sürü bıçak aynı anda saplandı, sonra da geri çekildi. Gölde Yavuz’layken biri bizi görmüştü ama Yavuz’u sanırım görmemişlerdi. Ondan bahsetmiyordu. Ellerim titremeye başladı.
Ben şimdi ne yapacaktım? Nasıl bir açıklaması yapacaktım? Babama hala bana bakarken benden bir açıklama bekliyordu. “Baba, vallahi öyle bir şey yok. Yemin ederim.”
Sesim titriyordu ama yalan söylemekten başka şansım yoktu. Yavuz’laydım diyemezdim. Eğer söylersem çok büyük yanlış anlaşılma olurdu. Annem beni daha çok kendine çekti ve korudu.
“Benim kızım yapmaz, İsmail Bey. Bu zamana kadar bir kere başımızı eğdi mi? Eğmedi! Kızıma iftira atıyorlar çünkü Sultan onu Yavuz’a istiyor! Herkes Aladağ gelini olmak ister ama kızımın olacağını duydukları için kızımıza iftira atıyorlar. Zaten senelerdir bize neler yaptılar? Şimdi güçleri kızıma mı yetiyor? Asla kızımı harcatmam! Benim kızım yanlış bir şey yapmaz!”
Babama bakışı meydan okur gibiydi. Annem beni her zaman, her koşulda korurdu. “Bütün köy Firuze’yi konuşuyor. Halil de oradaydı. Sence daha isterler mi?”
Son cümleyi tükürür gibi söyledi. Beni işaret etti ve yine parmağını sallamaya başladı. “Gölde sarmaş dolaş olduğun adam kimdi? Söyle!” diye bağırdı.
Gözyaşlarımı artık saklamıyordum. Yanaklarımdan akıp duruyordu. Sesimiz bütün yola yayılmıştı. Birkaç dakika sonra kapının önünde Halil amca, Elvan ve Sultan teyze belirdi. Arkalarından Hülya ve annesi Melahat da gelmişti. Hülya merakla bakarken gülüyordu. Acaba bizi gören o muydu?
Yüzündeki ifadede meydan okuma vardı. Babam hala öfkeden delirirken Halil amca onun yanına gitti. Sultan teyze de annem gibi bana duvar ördü. “Firuze konuşsana! O adam kim? Söyle! O gelecek ve seni isteyecek! Namusunu temizleyecek!”
Ben ne yapacaktım? Daha çok ağladım. Sultan teyze hiç düşünmeden öne atıldı. “Firuze yapmaz! Yalandır, iftiradır! Ben ona kefilim, kaç senedir tanıyorum.”
Elvan da yanıma gelip gözyaşlarımı sildi. Üzgündü. O gözyaşlarımı sildikçe daha çok aktı. İç çektim. Halil amca da başını salladı. “İsmail, anlamadan dinlemeden hareket etme. Sultan haklı. Firuze öyle bir kız değil.”
Babam sakinleşmiyordu. Annem ve Sultan teyze olmasa babam kesin bana tokat atardı. Babamdan dayak yesem o tokadın acısını yıllarca hiç unutamazdım. O benim kahramanımdı. Babam dişlerini sıkarak konuşmaya devam etti.
“Benim başım ilk defa öne eğildi. Firuze! Sana soruyorum, o kimdi? Konuş yoksa iyi şeyler olmayacak!”
Ağladıkça nefesim kesiliyordu. Başımı iki yana salladım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. “Ben… ben…” dedim ama dilim dönmüyordu. ‘Yavuz’ diyemezdim. Söylediğim an her şey daha da karışırdı.
“Konuşsana kızım! Neden susuyorsun? Bu dedikodular doğru mu? Kimdi o adam? Sen sabah göle gittin mi, gitmedin mi?”
O kadar sinirliydi ki birkaç soruyu art arda sormuştu. Yutkundum, boğazım düğümleniyordu. “Gittim.” diye fısıldadım.
Babam yeniden üstüme yürüdü. Annem ve Sultan teyze önümdeydi ve bana bir şey yapmaması için siper olmuşlardı. Halil amca kolundan tuttu. İşaret parmağını bana doğru sallayarak “Konuş! Delirtme beni!” diye bağırdı.
“Baba, ne oluyor?” diye bağıran abimin sesini duydum.
Bakışlarımız ona döndü. Abim ve Yavuz beraberdi. Yavuz’un yüzü her zamanki gibi sert ve soğuktu. Göz göze geldiğimizde ağladığımı fark etti. Ne olduğunu anlamaya çalışır gibiydi. Abim koşarak yanımıza geldi.
Babam hala bana bakarken sonra abime döndü. “Kardeşin gölde bir erkekle… Bütün köy onu konuşuyor!”
Bir anlık sessizlik oldu. Yavuz’un bedeninin kasıldığını gördüm ama yüzüne bakamadım. Başımı eğdim ve ağlamaya devam ettim. Babam aynı soruyu yine sordu. “Kimdi o? Konuş, Firuze!”
Söyleyemezdim. Ağzımı açıp ‘iftira’ diyecekken bir şey oldu. Yavuz sert sesiyle “Bendim!” dedi.
Herkesin bakışları ona dönerken ben de şaşkınlıkla ona baktım. Yavuz bendim, demişti. Hülya’nın ve annesinin gözlerinin büyüdüğünü gördüm. Yavuz bana değil, babama bakıyordu.
Sultan teyze sevinçli bir şekilde “Sen miydin?” diye sordu. Utanmasa göbek atacak gibi duruyordu. Babam kaşlarını çattı. Yavuz normal bir konu gibi, düz bir şekilde konuştu.
“Göle gittiğimde Firuze tek başına yüzüyordu. Bileğine kramp girince onu sudan çıkarttım. Olan bu.”
Babam gözlerini kıstı. “Onu kurtarmak için mi söylüyorsun, yoksa?”
Yavuz’un bakışları aynı şekilde ona bakarken “Ben yalan söylemem, İsmail amca. Beni tanımamışlardı ama sabah göle giderken Cemal beni gördü. Sadece Firuze’ye yardım ettim.”
Babamın omuzları yavaş yavaş düştü. Öfkesi biraz olsun dinmişti. Benimle göz göze geldi. Kafamı salladım. Babamın nefesi hala inip kalksa da gözlerindeki öfke azalmıştı. Abim de yanıma geldi.
“Baba, zaten Firuze yapmaz. Neden anlamadan, dinlemeden bağırıp çağırıyorsun? Bir daha bunu yapma.”
Babam pişman olmuştu ama hiçbir şey söylemedi. Gözlerini benim üstümde gezdirirken üzgün gibiydi. Ben ise yaşadıklarımdan dolayı ağlıyordum. Annem ve Sultan teyze birbirine bakarken ikisi de gülümsüyordu.
Yavuz hala tepkisizdi. Onunla göz göze geldim. Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Halil amcanın sözlerinden sonra ikimiz için de hayat değişti. Bakışını Yavuz benim aramda gezdirdi. Kesin ve net bir dille konuşmaya başladı.
“Köydeki herkes Firuze’yi ve o göldeki adamı konuşuyor. O zaman evleneceksiniz.”
Hülya’nın kafasını iki yana salladığını gördüm. Gözlerindeki o kıskançlık, haset devam ediyordu. Yavuz’un kaskatı kesildiğini fark ettim. Tam ağzını açacakken Halil amca ona sert bir bakış attı.
“Ben artık yaşlandım ve hastayım. Artık bu toprakların ağası Yavuz olacak. Onun evlenmesini istiyordum. Gönlümden geçen kişi de Firuze kızımdı. Böyle olsun istemezdim ama olan oldu. En kısa zamanda bu düğün olacak. Aladağ ailesine yakışır, bir düğün yapacağız. Herkesin de sesi kesilir.”
Annem, Elvan ve Sultan teyze sevinirken abim ve babam tepkisizdi. Yavuz’un bakışları bana kaydı. Gözlerinde yine o sert ve ne düşündüğünü anlamadığım ifade vardı. Onun bakışlarındaki sertlik bu sefer daha farklıydı. İçimde bir düğüm oluştu, zorla yutkundum.
Yavuz tek kelime etmedi ama bakışları her şeyi anlattı. O bakışlara bakılırsa beni iyi şeyler beklemiyordu.