5. BÖLÜM " MİSAFİR"
***
Hani olur ya, ne yapacağınızı bilemediğiniz anlar beyniniz düşünme yetkisini bile gerçekleştiremez. Nasıl hareket edeceğinizi veyahut ne diyeceğinizi kestiremediğiniz anlar. Şu an tam anlamıyla beni tarif eden de buydu. Ne yapacağını bilememek.
"Neden konuşmuyorsun?"
İkinci kez sesini duyunca kendime geldim. Az önce neler olmuştu öyle? O dönüşmüş, ve benimle konuşmuştu. Bu inanılması güç olsa da, inanmıştım. Çünkü bizzat kendim yaşıyordum bu anları.
"Sana diyorum!"
Yine o sinirli sesi..
Kafamı yavaşça kaldırdığımda tekrar çıplak ayaklarla karşı karşıya geldim. Vücuduna bakmadan hızla gözlerimi suratına çıkardım. İkinci kez..
Yutkunma isteğimi gerçekleştirip, korkuyla baktım ona. Bir adım gerilediğimde kaşlarını çatmış ve bir adım yaklaşmıştı bana. Neden üzerime üzerime geliyordu ki?
"G-git" dedim zar zor. Yüzümü yalayıp geçen rüzgâr, yaşlarla kaplı yanaklarımı dondurmuştu. Keşke dedim içimden.
Keşke hiç çıkmasaydım dışarı..
"Bak," Elini uzattığında korkuyla bir adım daha geriledim. "Sakin ol." dediğinde bu sefer kaşlarını çatan ben olmuştum.
Kim yemeğine sakin olmasını söylerdi?
İçimden geçirdiğim cümle bile boğazımı düğüm düğüm etmişti. Bir yolunu bulabilsem, arkama bakmadan kaçardım.
"Seni parçalara ayırmak isteyen kaç tane kurt var bu ormanda, biliyor musun?"
Sarf ettiği kelimeler gözlerimin aniden büyümesine neden oldu. Gerçi neden şaşırıyordum ki? Bu karşımdaki katil de beni öldürmek için buradaydı.
"Ben de seni öldürmek için buradayım, anlıyorsun değil mi?" Benim yerime kendi başını usul usul sallayıp konuşmasına devam etti. "Şimdi bana burada doğruları söyle, büyücü müsün? Neden seni öldüremiyorum?"
Bu sefer içimdeki duygu şaşkınlıktı. Bana büyücü olup olmadığımı mı sormasına şaşırmalıydım peki? Yoksa benimle bir insan gibi konuşmasına mı?
Büyücüler gerçek değildi. Bu benimle alay mı ediyordu?
İç sesim şu an onun avcı, benim de av olduğumu hatırlatınca sakinleşmem gerektiğini düşündüm. Yavaş yavaş içimde filizlenen öfke toz olup gitti. Çünkü öfkemin yapabileceği şeyler hayatıma son verebilirdi.
"Cevap ve-"
Konuşmasını yarıda kesen şey, bir uluma sesiydi. Uzaktan gelmişti ve bu bile beni tedirgin etmeye yeterdi. Ne demişti o?
Bu ormanda beni parçalamak isteyen kurtlar..
Korkuyla etrafıma bakındım. Sanki her an, ağaçların arasından fırlayıp üzerime atlayacaklar gibi hissediyordum.
Sağ kolumu saran güçlü ve sert parmaklar anîden irkilmeme sebep oldu. Daha başımı ondan yana çeviremeden beni sürüklemeye başlamıştı. Koşuyordu ve ben hem şaşkınlıktan, hem de korkudan ona yetişemiyordum.
Bu yaptığına bir anlam veremezken, gözlerimi vücuduna değdirmemek için de ayrı bir çaba göstermem gerekti.
Nereye gidiyorduk? Neden beni peşinden sürüklüyordu?
Aklıma gelen düşünceyle başımı iki yana salladım. Beni arkadaşlarının yanına götürüyor olamazdı değil mi? Lütfen olmasın..
"Nereye götürüyorsun beni?!"
Sonunda bağırma eylemini gerçekleştirebilmiştim. Son cesaret kırıntılarım ancak bu kadarına yetmişti zaten.
"Yürü."
Sadece tek kelime.. Hiç bir anlam ifade etmeyen, sorumun cevabı olmayan, ve beni haddinden fazla korkutan bir kelime.
Belki de bana yardım ediyordur?
Salak mıydım ben? Neden bana yardım etsin ki? Tek yaptığı şey, yemini diğerleriyle paylaşmamak. Başka bir açıklaması olamazdı.
Ağlamam hıçkırıklara dönüşmüştü artık. Daha fazla içimde tutamıyordum. Bacaklarım koşmaktan ağrımaya başlamıştı. Arkamızdan bir uluma sesi daha duyunca tekrar hıçkırdım. Kolumu tutup çekiştirirken iki de bir bana bakıp anlamadığım bakışlar atıyordu.
"Şimdi ben dönüşeceğim ve sende sırtıma atlayıp sıkıca tüylerimi tutacaksın!"
"Ne?"
Ben daha ne olduğunu anlamadan o kolumu bırakıp hızlıca öne atılmıştı. Kurt formuna girince hayretle baktım ona. Böyle şeylere şahit olmaya alışık değildim. Ve keşke en başından hiç olmasaydım.
Hırladığında kendime gelip dikildiğim yerden hızla uzaklaşarak yanına gittim. Ciddi miydi yani? Sırtına mı çıkacaktım?
İkinci kez hırlayınca korkudan mıdır bilmem, kendimi onun üzerinde bulmuştum. Tüylerini sıkıca kavradığım an koşmaya başladı.
Bu anları gerçekten yaşıyor muydum?
Giydiğim gri yün hırkanın üzerinden bile sıcaklığını algılayabiliyordum. O kadar hızlı gidiyordu ki, rüzgâr gözlerimi acıtmaya başlamıştı. Gözlerimi sıkıca yumup başımı eğdim. Bu karanlıkta ağaçların arasından nasıl bu kadar çevik bir şekilde gidebiliyordu?
"Bulut!"
Ormanın içinde yankı yapan sese kulağımı verdim. Bir kız sesiydi. Cidden bir kız sesiydi! Tanrım.. Bu kız da onların arkadaşı mıydı?
Üzerinde olduğum kurt -bana göre katil- sesi duyunca yavaşlar gibi oldu. Ama ardından tekrar hızlandığını hissettim.
Belki de Bulut bu kurttur?
Ciddi anlamda şaşkınlık üzerine şaşkınlık, korku üzerine korku yaşıyordum. İnsan gibi bunların da isimleri mi vardı yani?
Ya da ben mi saçmalıyordum? Belki de Bulut başka biridir?
Yavaşladığında bende gözlerimi açtım. Geldiğimiz yeri görünce ayaklarımı atıp sırtından hemen indim. Beynimdeki soru silsilesini, sonra düşünmek üzere rafa kaldırdım.
Beni anneannemin evine getirmişti!
Şaşkın suratımla ona döndüğümde bana baktığını gördüm. Karanlıkta bile bembeyaz tüyleri ipek gibi görünüyordu. Yeşil gözü ayrı, mavi gözü ayrı bir parlaktı. Benimle göz göze gelince bakışları değişmişti.
Geri geri gidip küçük, siyah demir bahçe kapısını açtım ağır ağır. Bahçeye girip aynı yavaşlıkla demir kapıyı kapattım. Hiç bir atılımda bulunmamıştı. Sadece hareketlerimi izliyordu..
Çok uzaktan yine bir uluma sesi geldiğinde gözlerimi ileriye çevirdim. Ne yani? Beni, o uluyan kurttan mı uzaklaştırmıştı?
Ağzım açık bir şekilde tekrar kurda döndüm. Bana son bir bakış atıp arkasını döndü. Ben ise sadece, koşarak karanlıkta kayboluşunu seyrettim..
Bir kaç saniye olduğum yerde dikilmiştim. Ardından yorgun adımlarla, vücudumdaki bilinmezlikle ve beynimdeki türlü sorularla yavaşça anahtarı düşürdüğüm ağacın yanına gittim. Metal anahtar parlak bir şekilde olduğu yerde duruyordu. Eğilip onu alırken, aklıma o kahverengi kurt geldi. Sarı irisleriyle korkuyu bana derinden hissettiren kurt.
Tüylerimin ürpermesine mani olamadım. Anahtarı kaptığım gibi hızlı adımlarla eve gittim. Sessizce kapıyı açıp aynı sessizlikte de kapatırken, son kez dışarı baktım. Bu gece fazlaca şey yaşamıştım..
***
"Elina,"
"Elina,"
"Elina,"
Yüzümü buruşturup diğer tarafa döndüm.
"Elina,"
"Elina,"
"Elin-"
"Şebnem yalvarırım sus," diye mırıldandım. Dün gece rahat uyuyamamıştım ve bir de horoz sesine uyanan Şebnem'i çekmek istemiyordum.
"Siz daha kalkmadınız mı kız!"
Gözlerimi yavaşça aralayıp kapı pervazında dikilen anneanneme baktım. Ardından yanımda dizlerini büküp oturan Şebnem'e. Nasıl bu kadar dinç oluyorlardı sabahın köründe?
Ah! Tabii ya!
Dün geceyi yaşayan yalnız bendim.
Şebnem dün geceyi bilse Allah bilir ne yapardı? Muhtemelen hemen Fatih'leri arayıp, beni de tuttuğu gibi soluğu İstanbul'da alırdı.
Anneanneme olan hasretimi giderememişken bunun olmasını istemezdim. Ve kafamdaki sorulara cevap istiyordum.
"Kalktık anneanne." dedim üzerimdeki battaniyeyi kenara çekerek.
"Belli belli," deyip salonun karşısındaki mutfağa girdi. Burnuma gelen güzel kokular yüzümde küçük bir tebessüme neden olmuştu. Mutfaktan gelen bu kokuları özlemiştim.
"Bugün niye bu kadar uykucusun, Elina?"
Şebnem'e doğru dönüp yanağına sulu bir öpücük bıraktım.
"Uykumu alamadım."
Sırıtıp ayaklandı. "Banyo bu sefer bende!" dedi zafer nidasıyla.
"Hemen çık bari." dedim.
"Merak etme. Sırf senin için banyo süremi uzatacağımdan emin olabilirsin."
Gülerek pembe pijamalarıyla uzaklaştığında yanımdaki yastığı arkasından fırlattım.
"Çakal!"
Mutfağa giren yastığa dudağımı ısırarak baktım. Çok geçmeden anneannemin sesi bütün evi inletmişti.
"Elina!"
Hızla ayağa kalkıp "Anlaşıldı anneanne! Hemen o yastığı yerden kaldırıyorum!" diye seslendim.
Salondaki yer yatağını -mutfaktaki yastıkta dahil- toparlayıp anneannemin odasına bıraktım. Ardından üzerimi değiştirip elimi yüzümü yıkadım. Boğazlı hardal renginde dar bir kazak ile, siyah dar paçamı giymiştim. Çoraplarımı da ayağıma geçirip saçımı salık bıraktım. Telefonumu kontrol ettiğimde sosyal medyadan bir kaç bildirim dışında başka bir şey yoktu. Tabi bir de Alp'in attığı fotoğraf.
Ön kamerayla kendini de kadraja alarak Fatih'in bir masaya siparişi bıraktığı anı yakalamıştı. Kafe bugün sakin görünüyordu. Alp'in attığı fotoğrafa yanıt olarak 'şapşikler' yazıp gönderdim. Telefonumu arka cebime koyup anneanneme yardım için mutfağa çevirdim adımlarımı. Şebnem salonda kafasını telefona gömmüş bir şekilde dünyadan soyutlanmıştı.
Dokuza doğru kahvaltımızı etmiş ve sofrayı toparlamıştık. Saat bence çok erkendi ve buna alışmam zaman alacaktı. Köyde neden herkes erken kalkar ki?
"Ya Elina. Canım sıkılıyor!"
Bakışlarımı pencereden çekip yanımda oturan Şebnem'e baktım. Omuzlarımı ne yapayım der gibi kaldırıp indirdiğimde gözlerini devirmişti.
"Çok sıkıcısın!" diye homurdandı.
"Ne yapayım Şebnem? Köyde neler yapmayı planlıyorsun? Ayrıca anneannem nereye gitti? Bana bir şey söylemedi."
Alçak koltukta bağdaş kurup hırkasını üzerine sardı. "Bilmiyorum."
Derin bir nefes alıp ayaklandım. "Dışarı çıkalım diyeceğim ama-"
"Kabul!"
Bağırıp ayağa fırladı ve kapıya koştu. Hayretle baktım ona. Bu kadar da bunalmış olamazdı değil mi?
"Ya hadi gelsene!"
"Tamam!"
Bende peşinden gidip siyah kabanımı giyindim. Şebnem sabırsızca hazır bir şekilde beni bekliyordu. Siyah yarım botlarımı da giyip anahtarları kabanımın cebine attım.
"Nereye gideceğiz?"
Dışarı çıktığımızda kapıyı ardımdan kapattım. Saçlarımı sağ omzumda toplayıp Şebnem'e bilmem dercesine dudak büzdüm. Yine göz devirdi. İşi gücü göz devirmek zaten.
"Sen daha önce de geldin buraya Elina. Hiç mi bir yer bilmiyorsun?"
Ofladım.
"En son iki yıl önce geldim Şebnem! Pek bir şey hatırlamıyorum. Genelde meydana giderdim."
"E hadi oraya gidelim o zaman."
"İyi, peki,"
Ellerimi ceplerime koyup yürümeye başladığımda o da yanıma geldi. Beraber taşlı yola çıktıktan sonra meydana doğru ilerlemeye başladık. Yürüdükçe dün geceki görüntüler bir bir düşüyordu önüme.
"Niye bu kadar yavaş gidiyoruz?"
"Şebnem!"
"Tamam bir şey demedim."
Evlerin daha sık olduğu yere geldiğimizde meydana giden yola girdim. Maalesef anneannemin evi meydana epeyce uzaktı. Uzak olmasa zaten dün traktör ile gelmezdik. Bir de bavulları taşıması vardı tabii..
"Şu kahvehane dünkü kahvehane değil mi?"
Başımı yerden kaldırıp Şebnem'in parmağıyla gösterdiği yere baktım. Meydana gelmiştik. Ona başımı sallayıp ilerideki, kahvehanenin hemen yanında duran bakkala girdik. Bakkalcı amca beni görür görmez tanımıştı. Bir kaç sohbetin ardından çekirdek ve kolalarla ayrıldık bakkaldan.
Meydanın ortasındaki çeşmenin taşına oturup çekirdek paketini ortamıza koyduk. Kendi kolamı açıp bir yudum aldım.
"Ne olurdu sanki kolaları soğuk alsaydık?"
Yanımda hayıflanan şahsa bakıp başımı iki yana salladım. "Havanın ne kadar soğuk olduğunu görmüyor musun? Bu havada soğuk kola mı içilir? Elindeki ile yetinmelisin."
Oflamakla yetindi. Çekirdeklerin çöpünü bakkal poşetine atıyorduk. Kolamın yarısına kadar gelmiştim ben. Ama ılık kola Şebnem'i tatmin etmediği için arada sırada küçük yudumlar alıyordu hanımefendi. Omuz silktim. Kendi bilirdi.
"Oo hanım kızlar,"
Kafamızı kaldırıp yanımıza gelen kırklı yaşlardaki kadına baktık. Gülümseyerek bize bakıyordu. Gözlerini bana çevirip;
"Sen Zerrin teyzenin torunu musun güzel kız?" diye sordu.
Gülümsedim. Anneannemin ünü sağ olsun köy halkı beni tanıyordu.
"Evet," dedim başımı sallayarak. "Bu da manevi kardeşim Şebnem." Elimle Şebnem'i gösterdim.
Şebnem'e de gülümseyip yanağını sıktı. "Sen de pek tatlıymışsın kız! Başınız bağlı mı sizin? Deyin bakalım hele."
"Yok be abla," dedi Şebnem. "İdeal biri bulunamadı daha. Evde kalacağım bu gidişle."
"Üzülme kız, hemen bulurum ben sana birini. Bir kaç yere haber etmem bile yeter ayol."
Hepimiz seslice güldüğümüzde başka bir kadın daha geldi yanımıza. Bu seferki biraz garip bakıyordu bize.
"Gelsene Ayfer bir şey diyeceğim sana."
Yanımızda dikilen kadını da alıp biraz uzaklaştırdı. Konuşmalarını fısıltı hâlinde duyuyordum. Kaşlarımı çattım. Şebnem çoktan çekirdeklerine geri dönmüştü. Bende kolamı elime alıp bir yudum alacağım esnada, kadınlardan duyduğum kelimeler kanımı dondurmuştu.
"Kime kurt saldırmış Necla?"
***
"Soba sönmüş ya! Kim yakacak şimdi?"
Botlarımı çıkarıp kenara koydum. Kabanımı da asıp salona Şebnem'in yanına gittim. Hüzünlü bakışlarını sobaya gönderiyordu.
"Merak etme, anneannemden biliyorum ben nasıl soba yakıldığını. Bir kaç odun bulsak yeter."
Gözleri ışıldayarak baktı bana. Az önceki hüzünlü dudak büzmüş hâlinden eser kalmamıştı. Ne kadar bu hâline gülümsemek istesem de yapamadım. Meydanda ki, adının Ayfer olduğunu öğrendiğim kadının söyledikleri bir türlü çıkmıyordu aklımdan.
Birine kurt saldırmıştı. Yoksa bahsettikleri kişi ben miydim?
Dün gece yine düştü zihnime.
Sanki unuttuğum zaman mı vardı?
"Zerrin teyze geldi!"
Pencereden ayrılıp büyük bir sevinçle kapıya uçan Şebnem ile kendime gelip bende peşine takıldım.
"Anneanne sen nerelerdey-"
Sözümü kesen görüntüye şahit olmak, kalbimin de korkuyla teklemesini sağladı. Kapıda duran anneanneme ağzım aralık bir şekilde bakıyordum. Daha doğrusu, yanındaki elleri poşetlerle dolu olan kişiye.
"Kuzularım çay koyun çabuk misafirimize."
Bu oydu..
Beni dün gece kurtaran celladım..
Mavi ve yeşil gözlerin sahibi..
BÖLÜM SONU!
***
S.D.