4. BÖLÜM "KARANLIK"
***
Derin bir nefes alıp gözlerimi huzurla kapattım. Ellerimi belime yerleştirip eşsiz kokuyu içime çektim. Doğa kokuyordu resmen. Mis gibi hem de!
"Elina! Alır mısın şunu elimden? Kolum koptu!"
Arkamı dönüp bu anı bozan Şebnem'e sinirle baktım. Elinden bavulu alıp benimkinin yanına koydum. Diğer bavulunu da alıp aşağı indi. Onun inmesiyle büyük beyaz otobüs hızla uzaklaşmıştı yanımızdan. Kaşlarımı çattım. Derdi neydi bunların?
"Ne bakıyorsun dik dik? Gidelim artık ne olur? Çok uykum var."
Yola çıktığımızdan beri susmak bilmeyen Şebnem'e gözümü devirdim ve bavulumu alıp sürüklemeye başladım.
"Hadi gel!" diye bağırıp yürümeye devam ettim.
Arkamdan hayıflana hayıflana yürüyüp yanıma geldi. İki eliyle de bavullarını sürüklüyordu.
"Yıllık mı aldın yanına Şebnem, Allah aşkına?!" Beni takmamıştı bile.
"Onu bunu boş ver de, biz yürüyerek mi gideceğiz?"
Kafamı ona çevirip başımla onayladım. "Korkma birazdan meydan da oluruz. Oradan da bir traktör bulduk mu tamam!"
"Traktör mü?"
Güldüm. Şebnem'i traktörün üzerinde hayâl edince gülüşüm kahkahalara dönüşmüştü. O da dayanamayıp gülünce ortamı telefon zil sesi sardı.
"Fatih arıyor,"
Telefonu kulağı ve omzu arasında sabitleyip bavullarını sürüklemeye devam etti. Şebnem yanımda Fatih ile konuşmaya başlayınca gözlerimi etrafta gezdirdim. Uzun bir yol vardı önümüzde. Neyseki yolun sonunda küçük küçük yapıtlar şimdiden gözüküyordu. Yanından geçtiğimiz tabelaya gözüm takılmıştı. Yazıyı okuyunca gülümsedim.
KİRAZDAR KÖYÜ
En son on dokuz yaşında gelmiştim buraya ve, iki sene olmuştu. Nedendir bilmem, burada çok az insan evinden çıkardı. Özellikle hava kararınca sadece meydanda bir kaç kişi kalıyordu. Onlarda gece olmadan gidiyorlardı. Anneannem burada doğup büyümüştü ve buradaki garip insanları ona her sorduğumda 'bilmiyorum' derdi. Ve bende, her seferinde ona inanmazdım..
"Geldiğimizi söyledim. Dikkatli olun dedi."
Kafamı sallayıp boşta olan elimle saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Üzerimdeki mont beni ısıtsa da, bacaklarımı saran siyah pantolon üşümemi engelleyemiyordu.
"Hızlı mı olsak ne?"
Bana soktuğu imalı laf üzerine gülerek ona baktım. Gözlerimle ayakkabılarını işaret ettim.
"Bana diyorsun ama, o topuklu çizmeleri giymek zorunda mıydın? Nasıl hızlı yürüyeceksin bu taşlı yerde?"
Somurtmuştu. Hâlbuki ben, yola çıkmadan önce bin defa uyarmıştım onu. Yine de başına buyrukluğundan ödün vermemişti.
Bir süre daha yürüdükten -ve Şebnem'in ayağındaki topuklulara saydırmasından- sonra nihayet varabilmiştik meydana. Kahvehanenin orada soluklanıp birer bardak çay ikramlarını geri çevirememiştik.
Ellili yaşlarında bir amcanın traktörünü görünce ise anneannemin ismini verip, torunu olduğumu söylemiş ve bizi oraya bırakabilir mi diye rica da bulunmuştum. Çok şükür ki kabul etmiş ve bizi traktörün iki yanına oturtmuştu. Bavulları da amcanın oğlu başka bir traktör ile arkamızdan getiriyordu. Bavullar traktöre ip ile bağlı olunca Şebnem'in çenesinden sürekli azar işitmiştim. Eğer bavulu düşerse beni kesip asacakmış.
Sonunda anneannemin evinin önüne geldiğimizde toprağı öpmemek için kendini zor tutan Şebnem'e kısa bir bakış atıp kafamı iki yana salladım.
"Çok teşekkür ederiz," Amca ve oğluna gülümseyip indirdikleri üç bavulu da bahçe kapısının kenarına kadar çektik. "Size de zahmet oldu."
"Yok kızım ne zahmeti? Anneannen bu köyde çok sevilir. Sende onun torunusun. Yardım etmezsek ayıp olurdu valla."
Gülümsedim. Tekrar teşekkür edip, gittiklerinde ise bahçe kapısından içeri girdik yavaşça. Eve yaklaştıkça anneannemi göreceğim için heyecanlanıyordum. Ve bu da yüzümde silinmeyen bir sırıtışa sebep olmuştu.
Evin kapısını çalan Şebnem geri çekilip gülümsedi. Biz birbirimize salak salak bakarken kapının bir anda açılmasıyla oraya döndük. Benim pembiş yanaklı ponçik anneannem, bizi görünce gözlerini büyütüp üzerimize atlamıştı. Bu yaşta nasıl bu kadar dinç olabildiğine şaşırıyordum hep.
"Oyy! Benim güzellerim gelmiş."
"Anneanne, kemiklerim!"
Benden ayrılıp sinirli sinirli baktı. "Abartma kız! Şurada hasret gideriyoruz, hemen de bir laf."
Güldüm ve bu sefer Şebnem ile ben atladık üzerine. Sıkı bir sarılmanın ardından eve girip küçük salondaki alçak koltuklara kurulduk. Soba cayır cayır yanıyordu. Ve bu da beni şimdiden mayıştırmıştı.
Anneannemle hasret giderip saatlerce sohbet ettik. Özlediğim böreğinden ve çeşit çeşit şeyler yapmıştı. Yanımda oturan Şebnem aç bir aslan edasıyla yemeklere saldırırken ben börekle yetinmiştim. Çay da olunca zamanın nasıl akıp gittiğini fark edememiştik.
Hava çoktan kararmaya başlamıştı. Anneannemin tek katlı evinde bir tane oda olduğu için biz salonda yatacaktık. Bavulları kenara koyup içinden pijamalarımızı çıkardık. Ben koşarak gidip banyoyu kapınca Şebnem arkamdan bağırmıştı. Eğer anneannem burada olmasa küfürlerini işitebilirdim.
Gülerek banyodaki aynaya bakınca gülüşüm donup kaldı.
Neden böyle oluyordu?
Yutkundum.
Her aynaya baktığımda o anları hatırlamak zorunda mıydım? Özellikle de o gözler.. Neden aklımdan çıkmıyordu?
Derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirdim. Unutmamalıyım ki, buraya kafa dinlemek için gelmiştim. Düşünmek için değil...
***
"Elina," Kapattığım gözlerimi usulca geri açıp salonun penceresinden aya baktım. "Uyudun mu?"
Yavaşça diğer tarafa döndüm. Şebnem gözlerini büyük büyük açmış bana bakıyordu. Gülümseyip kafamı sağa sola salladım.
"Canım sıkılıyor." dedi.
"Benim sıkılmıyor. Uykum var."
Esneme numarası yapıp yavaşça gözlerimi yumdum. Yoksa Şebnem beni sabah ezanına kadar rahat bırakmazdı.
"Elina.."
Tekrar bana seslendiğinde gülmemek için kendimi zor tuttum.
"Hı?"
Sesimi uykulu çıkarmaya çalıştığımda, göremesem de kaşlarını çattığını hissedebiliyordum.
"İyi be, uyu!"
Gözlerimi tekrar açtığımda bana sırtını döndüğünü gördüm. Bu alıngan hâllerine alıştığım için sesimi çıkarmadan bekledim. Zaten çok geçmeden uykuya dalmıştı.
Yetimhanedeyken çok sık beraber uyurduk. Her hareketini biliyordum neredeyse. Alışmıştım.
Yattığım yerde biraz kıpırdanıp uyumaya çalıştım. Ama bir türlü uykum gelmiyordu. Pencereden parıl parıl parlayan aya bakıp doğruldum. Kendimi dirseklerime bırakıp gözlerimi karanlık salonda gezdirdim. Sobadan gelen çıtırtı sesleri hoş bir ahenk sağlıyordu.
Üzerimdeki battaniyeyi açıp ayağa kalktım. Kalın gri yün hırkamı üzerime geçirip yavaş ve sessiz adımlarla dış kapıya geldim. Usulca kapıyı açıp aynı sessizlikte kendimi dışarı attım. Son anda kenardaki anahtarı görünce onu da alıp kapıyı kapattım. Bahçedeki küçük, ahşaptan masa ve sandalyeleri görünce oraya gittim. Derin bir nefesi dışarı bırakıp sandalyelerden birine kuruldum.
Küçük bahçenin etrafı çitlerle çevriliydi. Birde tam karşımda siyah demirden küçük bir kapı vardı. Kapının ardı taşlı bir yola çıkıyordu. Burası gerçekten de ıssız bir yerdi, çünkü anneannemin evine en yakın yerin ışıkları bile çok uzaktan minicik gözüküyordu. Bu biraz ürkütücü olsa da umursamadım.
Ellerimi hırkamın cebine koyup karanlığı seyre daldım. Tabi bu, tanıdık gelen izleniyor muşum hissine kadardı. Daha önce de bu hisse kapılınca kendimi sakinleştirmiştim ama, şimdi hiç de tekin olmayan bir yerde bunu yapmak daha zor gelmişti bana.
Kalp atışlarım nedensiz bir şekilde hızını arttırdı. Uzaktan uluma sesi duyunca hızla ayağa kalktım. Oturduğum sandalye gürültülü bir şekilde yeri boylamıştı.
Hiç iyi değildim! Korkudan nabzım duracak kıvama gelmişti. Eve geri girmek için arkamı döndüğüm gibi bir hışırtı duydum. Ardından da bir hırlama..
Gözlerim benden bağımsız bir biçimde dolmuştu. Kalbim ise beni umursamadan, fütursuzca çarpıyordu. Yavaşça arkamı döndüğümde tanık olduğum şey, vücudumdaki kanın geri çekilmesini sağlamıştı. Kendimi şoka uğramış gibi hissediyordum.
Siyah, demirden olan bahçe kapının ardında, taşlı yolun tam ortasında kahverengi bir kurt!
Neden dejavu hissi vardı içimde?
Küçük dilimi yutmuş olmalıydım. Zihnim 89. Sokak'ta ki görüntüleri hızlı bir şekilde gözlerimin üzerine serdi. Ve beynim, bu sefer kurtulamayacağımı anî bir şekilde kulağıma fısıldadı. İç sesim ise, dışarı çıktığım için beni azarlıyordu..
Haklıydı da. Hangi akla hizmet, böyle ıssız bir yerde, bu saatte dışarı çıkıyordum? Hava almak için mi? Hava almak bile bana yasak olmuştu artık! Kurtulamayacaktım. Bu kurtlardan kurtulamayacaktım! Sadece bir akşam, karanlık bir sokağa girdiğim gün onlar da hayatıma girmiş oldu...
Titrek bir nefes alıp, kurdun keskin sarı gözlerine baktım. Azrail sanki ruhumu emmek için tetikte bekliyordu..
Kurt harekete geçince refleksle bir adım geriledim. Demir kapıyı başıyla usul usul ittirmeye başlayınca arkamı dönüp koşmaya başladım. Cebimdeki evin anahtarı bahçedeki ağacın dibine düşmüştü. Umursamadım.
Umursayamazdım.
Yanağımdan akan yaşların üzerine rüzgâr nüfuz edince yüzümün donduğunu hissettim. O kurt benim için geliyordu! Peşimde olduğuna emindim. Ve bu korkumu hat safhaya taşıyordu. Bahçenin arka tarafına gelince büyük bir taşın üzerine çıkıp çitin üzerinden atladım.
Korku, insana gerçekten de her şeyi yaptırabiliyordu. Normalde olsa bu çitten atlamak için çok uğraşırdım. Ama peşimdeki kan kokusuna aç olan varlık, vücudumu tetikliyordu.
Nereye gittiğimi bilmeden, büyük bir bilinmezlikle koşuyordum. Ağaçların sık olduğu yere doğru, arkama bile bakmadan..
Uluma sesini duyunca peşimden geldiğine emin oldum. Hırkam ağaç dallarına takıldığı için üzerinde birkaç yırtık açıldı. Ama şuan, onu düşünecek hâlim yoktu. Tek düşündüğüm, o kurda yem olmamaktı.
Acaba bu da diğerleri gibi mi? Gerçek bir kurt değil mi?
Beynimde türlü sorular dönüp duruyordu. Hepsine bir cevap istesem de ne yeri, ne de zamanıydı..
Burnumdan nefes alıp ağzımdan vermeye çalıştım. Lisedeyken, beden derslerinde hoca bahçeyi en az üç tur koştururdu. Bazıları koşarken konuştukları için doğru düzgün nefes alamazlardı. Ve beden hocamız ne olursa olsun, nefesimizi daima -özellikle de koşarken- burnumuzdan alıp ağzımızdan vermemizi söylerdi. Bende şuan onu yapmaya çalışıyordum. Mantıklı hareket etmem lazımdı çünkü. Tabii bu korkuyla ne kadar mantıklı olacağım meçhuldü.
Ayağımın taşa takılması sonucunda kendimi kuru yaprakların üzerinde buldum. Ellerimi yere bastırıp doğrulmaya çalıştım. Hemen ayağa kalkmazsam sonum hiç iyi olmazdı. Hem de hiç!
Ayağa kalktığımda deli gibi etrafıma bakındım. Ormandaydım ve etraf çok karanlıktı. Kurtun hangi yönden geleceğini bilemediğim için sırtımı arkamdaki ağacın gövdesine yasladım. Burada öylece bekleyemezdim. Kaçmalıydım!
Tam sağa doğru koşacaktım ki, kahverengi kurt ağaçların arasından çıkıp üzerime doğru atıldı. Nefesimi tuttuğum esnada, kurt tam havadayken bir şey üzerine atladı ve yere serildiler. Hırıltılı bir boğuşma sesi..
Bu ses tanıdıktı. O sokaktaki boğuşmalar, kanlı görüntü..
Gözlerimi onlara çevirince şaşkınlıktan ne yapacağımı bilemedim. Bembeyaz bir kurt, o kahverengi kurt ile boğuşuyordu. Dişlerini acımasızca birbirlerine geçiriyor, hırlayıp patileriyle öne atılıyorlardı.
Beyaz kurdun gözlerini görünce, yavaşça yere çömeldim. İnanamıyordum!
Yeşil ve mavi. Aynı, orman ve okyanus gibi..
Bu yaşadıklarıma inanamıyordum!
Hayatım nereye sürükleniyordu böyle?
Boğuşmaya bir başka kurt dahil olunca seri bir hareketle ayağa kalktım. Burada böyle dikileceğime kaçmalıydım!
Diğer gelen açık kahve rengindeki kurt onları ayırmak ister gibi atılıyordu aralarına. Beyaz kurt diğer kurda zarar vermek istemiyor gibi hareketlerini yavaşlatıp, ardından tamamen durmuştu. Kahverengi kurt ve açık kahve kurt son bakışlarını bana atmışlardı.
Kafamı iki yana salladım. "Siz benim gördüklerimi görmediniz. O b-beyaz kurt," Hıçkırdım. "O beyaz kurt i-insan gibi bakıyordu." Hepsinin gözlerine baktım tek tek. "Bana inanmayacaksınız, biliyorum. Ama duydum, hissettim. Benimle konuştu ve, kollarını hissettim."
Bu iki kurt da insan gibi bakıyordu. Ve bakmaya da devam ettiler. Ardından yavaşça buradan uzaklaşmaya başladılar. Seslice yutkundum.
Beyaz kurt ile baş başa kalmıştım. Bacaklarım feci derecede titriyordu. Az önce kaçacağımı söylememiş miydim? O hâlde neden hâlâ burada dikiliyordum.
Beyaz kurdun bakışları ağır bir şekilde bana döndü. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Nedense bana öldürecekmiş gibi bakıyordu. Ah! Tabii ya. Zaten beni öldürmek için buradaydı.
Bu gerçek beynime bir balyoz darbesi gibi indiği için arkamı döndüm. Amacım kaçmaktı. Ama onun uyarı barındıran hırlama sesi, beni olduğum yere çiviledi. Gözlerimi yumdum sıkıca. Ve ölümümün acısız olmasını diledim. Bir anda saldırıp boğazımı yırtarak, anîden öldürmesini istedim. En azında böyle olmalıydı.
Yanağıma akan ılık gözyaşlarımla beraber, ağzımdan minik bir hıçkırık kaçtı. Gözlerimi açıp elimi ağzıma kapattım. Önüme geçmişti.
Bana olan bakışları mı değişti? Yoksa ben mi öyle olmasını istiyordum? Kararsızdım.
Ön patilerini hafiften kaldırıp boynunu yana çevirince kemiğinin kırılma sesini duydum. Bunu hatırlıyordum! Dönüşüyordu!
Lanet olsun!
Hemen gözlerimi yumup ellerimle kulaklarımı kapattım. Ses çok kısık bir şekilde kulağıma gelmeye devam etti. Bir kaç saniye sonra ise tamamen kesildi. Derin ve titrek bir nefes alarak ellerimi çekip gözlerimi usulca geri açtım.
Göreceğim görüntüden korkuyordum.
Yere baktığımda bir çift ayak görmüştüm. Gerçek insan ayağıydı ve çıplaktı. Sanırım tamamen çıplaktı. Bu düşünceyle gözlerimi vücuduna bakmadan hızla gözlerine çıkardım.
Ben şaşkınca ona bakarken, o da kaşları çatık bir şekilde bana bakıyordu. Az önce olanları görmesem, onun gerçek bir insan olduğuna inanacağım. Ama görmüştüm işte!
"S-sen.."
Sesim o kadar kısık, o kadar aciz çıkmıştı ki, kendimden nefret ettim. Onun yüzü ifadesiz olsa da gözleri anlamlı bakıyordu. Sanki neler olduğunu anlayamadığı bir şeyler yaşarmış gibi. Saçları, çenesi, burnu, gözleri..
Okyanus ve ormanı andıran gözleri.. Ay ışığının aydınlattığı yüzünden şaşkın bakışlarımı çekip başımı yere eğdim. Aklıma kafenin camından, karşı caddede gördüğüm sima gelince dişlerimi sıktım. O, halüsinasyon falan değildi! Gerçekti!
Yanıma yaklaşan adım seslerini işitince kalbimin sesini kulaklarımda duydum. Lütfen beni hemen öldürsün diye yalvarıyordum içimden. Çünkü öldürmeden önce bana herhangi bir şey yapmasını istemiyordum. İnsan formuna neden dönüştüğünü düşünmek istemiyordum.
Dokunmadan öldürsün yalvarırım..
"Sen, ölümlü! Büyücü falan mısın? Seni öldürmek için peşine düşmeme rağmen, ne zaman gözlerine baksam vazgeçiyorum!"
Bu sinirli ses...Onun sesi miydi?
BÖLÜM SONU!
***
S.D.